ERMENİ
MESELESİNE POLİTİK YAKLAŞIM
Doç. Dr. Mustafa TURAN*
Tarihte
yaşanan olayların etkilerini ve canlılıklarını kaybetmeleri
için belli bir sürenin geçmesi gerekmektedir. Bu süreç bazı
olaylar için çok kısa bir zaman alırken bazı olaylar politik
gelişmelere bağlı olarak kolay kolay soğumazlar veya zaman
zaman gündemi işgal ederler. Tarihte yaşanan olayların,
haklılık ve meşruiyet bağlamında gerekçe olarak ileri
sürülmeleri veya uygulanmak istenen bir politikanın zeminini
hazırlayan birer gerekçe olarak kullanılmaları her zaman söz
konusu olmuştur. Bu olgu tarihi olayların ne kadar “gerçek”
olduğu konusunda bizleri şüpheye götüren bir husustur.
Osmanlı Devleti’nin son ikiyüz yılında muhatap olduğu
devletlerin politikalarında bu husus hep var olmuştur.
Özellikle emperyalizmin ivme kazandığı bu dönemde her
bakımdan güçlenen batılı devletlerin, esasen kendi çıkarları
için Osmanlı Devleti’nde yaşayan gayrı müslim unsurlar için
bir takım haklar isterlerken ve hamilik yaparlarken de
tarihi haklılıkları (!) ileri sürdüklerini görmekteyiz.
Dolayısıyla Osmanlı Devleti’nin, Batı’nın her zaman
ikilemiyle karşı karışya olduğunu söylemek bir ön yargı
olmayacaktır. B. Croce “Her tarihi yargının altındaki pratik
gerekler bütün tarihe çağdaş tarih karakterini verir. Çünkü
böylelikle anlatılan olaylar zaman içinde her ne kadar uzak
gözükseler de tarihin, gerçekte o olayların hatırlandığı
şimdiki anın gerekleriyle ve konumuzla ilgilidir.”
demektedir. İngiliz düşünürü Collingwod’a göre de
“Tarihçinin üstünde çalıştığı geçmiş ölü bir geçmiş
değildir. Belli bir anlamda bugün hala yaşayan bir
geçmiştir.”[1]
Bu görüşlerden hareketle tarihte yaşanan olayların,
nispetleri değişse de günümüzde bizleri ilgilendiren ve hala
etkilemeye devam eden yönlerinin bulunduğu muhakkakır. Ele
alınan konuların açıklanmasında tarihçinin kimliği ve dünya
görüşüyle doğrudan bir ilgi olduğundan tarih, doğrulanmış
bir olgular kümesi olarak görülemeyeceği gibi bir dizi kabul
edilmiş yargılardan ibaret olduğu da düşünülemez.
Dolayısıyla zaman zaman gündeme getirilen Ermeni meselesi bu
bağlamda değerlendirilmelidir.
18.
yüzyıl başlarında ihtişamlı gücünü geride bırakan Osmanlı,
artık sadece dengi bulunmayan süper güç mevkiinde olmadığı
gibi hükümranlık alanını, varlığını ve menfaatlerini kendi
gücüyle koruyabilen bir devlet olarak kalabilmek imkan ve
dinamizmden de mahrum durumdadır. Bu tarihlerde Osmanlı
Devleti, Avrupa’daki topraklarını terk etmeye zorlanırken,
Fransızları Mısır’dan çıkarabilmek için İngiliz ve Rus
desteğine (1801), Çanakkale’yi zorlayıp Marmara’ya giren
İngilizlere karşı Fransız yardımına (1807) mecbur kalıyordu.
1821’de Mora’da çıkan Yunan isyanı yıllarca bastırılamadığı
gibi Navarin’de Osmanlı donanması İngiliz, Fransız ve Rus
donanmaları tarafından savaş ilan edilmeden yakılması
karşısında hiçbir şey yapılamamamıştır. 1827 yılında Rusya
karşısında yenilen Osmanlı’nın (1828-1829) bu zaafından
istifade ile Cezayir’i ele geçiren Fransa’ya karşı da bir
şey yapılamamıştır. Mısır Dayısı Kavalalı Mehmet Ali
Paşa’nın isyanı ve oğlu İbrahim Paşa marifetiyle giriştiği
hareketler karşısında Rus ordu ve donanmasını Boğaz’a davet
etme çaresizliğine düşen Osmanlı Devleti’nde Balkan
milletlerinin ayrılık hareketleri de hız kazanmıştır. Bu
arada Fransız İnkılabı da çok millet ve kültürlü bir yapıda
bulunan Osmanlı Devleti’ndeki ayrılık hareketlerine hız
kazandırmıştır.
Burada
hem fikri hem de siyasi zeminde değerlendirilmesi gereken
konu Osmanlı Devleti’nde yaşayan gayrı Türk unsurların
bağımsızlık istekleri ve bu isteklerin Batılı devletlerin
emperyalist gayeleriyle telifi meselesidir. Esasen masumane
ve insani mülậhazalarla Osmanlı’dan Hıristiyan unsurların
yaşadıkları yerlerde ıslahat talebinde bulunan bu
devletlerin asıl amaçları Osmanlı Devleti’ne toparlanma,
varlığını, hayati menfaatlerini kendi gücü ile savunma
yeterliliği ve gelişme imkanı kazandırmak değil, kendi
menfaat alanları ve sahiplenmek istedikleri bölgeler
üzerinde nüfuzlarını ve denetimlerini artırmaktır.
Bütün bu
olaylar göstermektedir ki, 19. yüzyılda Osmanlı Devleti
yabancı devletlerin siyasi müdahalelerine açık bir hale
gelmiştir. Emperyalist güçlerin Osmanlı Devleti’nde yaşayan
gayrı müslim tebaanın hamileri durumuna gelmeleri, bu
unsurların haklarını koruma iddia ve bahanesi ile
yapageldikleri müdahaleler gittikçe artacak ve devleti
yıkılmaya götürecek bir dizi olaya zemin hazırlayacaktır.
Yusuf
Akçura, Osmanlı Devleti'nin çöküşünü iki tarihi sebebe
dayandırır. Bunlardan biri devlet arazisinin harici
düşmanlar tarafından zapt ve istilâsı; diğeri de devleti
oluşturan gayrı Türk ve gayrı Müslim unsurların câmiadan
ayrılıp birer siyasi heyet teşkil etmeleridir[2].
Gayrı Türk unsurların câmiadan ayrılma gayretleri Osmanlı
dış politikasını yönlendiren bir husus olduğu gibi devletin
idari ve siyasi zaafları da bu unsurların ayrılma
isteklerini güçlendirmiştir. Fransız İnkılabı’ndan sonra
milliyetçilik ideolojisinin etkisiyle çeşitli halk
topluluklarının egemenliklerini elde etmek istemeleri
yolundaki faaliyetleri, emperyalist devletlerin Osmanlı
Devleti bünyesindeki azınlık unsurları, tahrik ve teşvik
etmek suretiyle kendi menfaatleri doğrultusunda kullanmak
amacı taşıyan faaliyetlerinden ayrı ele alınamaz. Zira böyle
bir gerekçe emperyalist devletlere Osmanlı Devleti’ne siyasi
bir müdahale için gerekli imkanı veriyordu. Amerika'da
"herkesin eşit yaratıldığının" ve Fransa'da "insan ve
vatandaş haklarının" ilanlarından sonra yayılan fikir
akımlarının Osmanlı Devleti’ndeki gayrı müslim unsuru da
etkilemiş olduğu bir gerçektir. Çocuklarını Avrupa'da okutup
Batı kültürüyle yetişmelerini sağlayan, askere
gitmemelerinden ve dil bilmelerinden kaynaklanan
üstünlüklerini iyi kullanarak, Osmanlı ekonomisinde üstün
bir yer tutan gayrı müslimler bağımsızlık isteğiyle
ayaklanmaya başlamışlardır. Büyük devletler, bu durumu kendi
çıkarları için kullanmakta gecikmemişler, gayrı müslim
tebaayı kendi himayelerine almak suretiyle Osmanlı
toprakları üzerindeki emellerini gerçekleştirmek amacıyla
zımmiler lehine reformlar yapılmasını istemeye
başlamışlardır. Osmanlı devlet adamları meseleyi salt
eşitlik kavramıyla halledebileceklerini ve böylece büyük
devletlerin baskılarının sona ereceğini düşünüyorlardı.
Aslında mesele, Batılı devletlerin gösterdikleri gibi, "bir
İslâm devletinde yaşayan zımmilerin haklarını korumak
olmayıp, büyük devletlerin siyasi çıkarlarının
gerçekleştirilebilmesiydi. Bu amaçla Osmanlı Devleti'ne
sürekli baskılar yapılmış, böylece zımmilerin hukuki
statüleri, devletin en büyük iç ve dış sorunu haline
gelmiştir[3].
19.
yüzyılın son çeyreğine kadar başta İngiltere olmak üzere
Batılı devletlerin çoğu, Osmanlı Devleti'ni güçlendirmeyi
amaçlayan modernleşme reformlarını teşvik ediyor, ama aynı
zamanda ticari çıkarlarını ve berat sistemi gereğince bir
çoğu kendi himayeleri altında olan Hırıstiyan dindaşlarının
haklarını aşırı bir dikkatle koruyorlardı. Sultanın
Hıristiyan tebaasının eşit haklarını reformların
içtenliğinin bir ölçüsü olarak alıp bu haklar için baskı
yapıyorlar, ancak Hıristiyan cemaatlerinin millet
sistemindeki geleneksel haklarından eşitlik karşılığında vaz
geçmeyi kabul etmeyişlerini ise destekliyorlardı[4].
Anlaşılacağı gibi Osmanlı Devleti'ndeki azınlıkların
durumlarıyla ilgili reformların arkasındaki en önemli
etkenlerden biri şüphesiz ki daimi dış baskı idi. Avrupalı
devletlerin klasik Osmanlı yapısı içerisinde yer alan
cemaatlerin durumlarının iyileştirilmesi yönündeki baskıları
sonucu bu cemaatler bazı haklar elde etmişlerdir. Ancak bu
onları eski millet sisteminde sahip oldukları
ayrıcalıklardan vaz geçmeye sevketmiyordu. Büyük ölçüde
himayeleri altındaki topluluklara arka çıkmak suretiyle
nüfuzlarını genişletmek isteyen Batılı devletler için bu
tutarsızlığın bir önemi yoktu[5].
Rusya
ise Osmanlı Devleti üzerindeki emellerini gerçekleştirmek
yolunda elde ettiği tavizleri çok iyi kullanarak, gerek
Balkanlardaki, gerekse Anadolu'daki gayrı müslim unsurları
devlet aleyhinde mütemadiyen tahrik ediyordu. Çar Deli
Petro'nun 1711'de Slavlara gönderdiği şu bildiri dikkate
şayandır: "Türklerin yaptıkları zulümlerin intikamını alıp
Hırıstiyanları onların elinden kurtararak Tanrı'nın
yardımını diledikten sonra, Müslümanlara yalnız karşı koymak
için değil, silah kullanarak onlara hücum etmek ve Tanrı
izin verirse Ortodoks Hırıstiyanları, putataparların
boyunduruğundan kurtarmak için savaş açmak niyetindeyiz.
Kuvvetli ordularımızla düşmana karşı yürüyeceğiz. Ortodoks
kilisesi için korku ve güçlük diye bir şey olmamalıdır.
Sadece savaşmak değil, kanının son damlasını akıtmak da
gerekiyor. "[6]
İşte Rusya’nın Osmanlı Devleti’ne karşı yürüttüğü
politikanın temelinde hep bu düşünce hakim olmuştur. Kırım
Harbi’ndan sonra Rusya ile yapılan Paris Andlaşması ile
Osmanlı toprak bütünlüğü andlaşmaya imza koyan devletlerin
kefaletiyle zapt ü rapt altına alınmış, bu kefalete karşılık
da Osmanlı Devleti’ndeki gayrı müslim tebaanın çıkarlarını
ve haklarını korumak hakkını (!) elde etmişlerdir.
Gerek
Batılı devletlerin Osmanlı Devleti hakkındaki düşüncelerini
gerekse Osmanlı Devleti’nin durumunu göstermesi bakımından
Ali Paşa’nın siyasi vasiyetnamesinde ifade ettiği sözler
dikkate değerdir. Ali Paşa vasiyetnamesinde milletlerin
güçlendiklerini, ihtiraslarının genişlediğini, nüfuzlarını
artırmak, sanayilerine pazar bulmak için çalıştıklarını
belirttikten sonra şunları söylemektedir: “ülkemize göz
dikenler anlaşmazlık içindeydiler. Bazıları topraklarımızı
ele geçirmek istiyordu; bazıları bizi sömürerek sanayi ve
ticaretlerini geliştirmek. Birinciler gizli niyetlerini
şairane sözlerle maskeliyorlardı: acı çeken insanlığı rahata
kavuşturacak, din kardeşlerini kurtaracak, ezilen kavimlerin
zincirlerini kıracaklardı. Bu kutsal emeller uğrunda
ülkemize gireceklerdi. İkinciler olmaz diyorlardı, olmaz ve
olmamalıdır! Osmanlı bütünlüğü Avrupa’nın dengesi için
şarttır. Aynı ikiyüzlülük.... Avrupa bizi bir tuzağa
itiyordu: Avrupa, bazı ütopyacılar ve bir takım kısa görüşlü
diplomatlar... Avrupa’nın her istediğini yapar gibi
görünüyorduk. Bu teklifler umumiyetle caziptiler, ama bizim
için değil, kendileri için. Bunların hepsini kabul etsek
mahvolurduk, ama bunu Avrupa’ya anlatmak güçtü ve
ihtiyatsızlık olurdu.”[7].
Anlaşılan odur ki Batılı devletlerin isteklerine ne olursa
olsun ihtiyatla ve şüpheyle bakılmakta, isteklerin
emperyalist bir amaca matuf olduğu düşünülmektedir.
Balkan
Harbi sırasında Hariciye Nazırı olan Gabriel Noradonkiyan da
Osmanlı Hükümeti olarak yaptıkları yenilikleri anlatırken 16
il valisi nezdinde 16 müsteşar isteyecek kadar ileri
gittiklerini ifade ile, "Biz yenilik yaptıkça islahat
girişimlerinde bulundukça Balkanlardaki dostlar bir kat daha
saldırgan ve küstah bir tavır içine bürünüyorlardı."
demektedir
[8].
Tanzimat
ve Islahat fermanlarının getireceği olumlu hava içinde
Avrupa devletlerinin güvencesi altında toprak bütünlüğünün
korunacağı düşüncesi hakim olmuştur. Ancak milliyetçiliğin
ve emperyalizmin her tarafı sardığı bir zamanda ülkede
yaşayan farklı milletler kendi devletlerini kurma hayali
içinde yaşarlarken özellikle Rusya ve Avusturya, Balkanlarda
kendi amaçları doğrultusunda faaliyetlerde bulunuyorlar,
burada yaşayan halkları devlete karşı tahrike devam
ediyorlardı.
20.
yüzyılın başlarında Avrupa halklarının dünya olaylarında
hakim bir rol oynamayı sürdüreceklerine inanan Winston
Churchill gibi pek çok kimse Batı’nın tarihi misyonunun
dünyanın diğer halklarının politik kaderlerini çizmek
olduğunu ve sonunda bunu tamamlayacağını düşünüyordu.
Osmanlı ülkesi de kültürel ve politik olarak Avrupa örneğine
göre yeniden biçimlendirilmesi gereken bölgeler arasındaydı[9].
Bu yapılırken de Osmanlı ülkesinde yaşayan unsurların tarihi
hakları usulünce bir baskı aracı olarak kullanılacaktı.
Yakın
tarihimizde Batılı devletlerin Osmanlı Devleti’ne karşı
Hıristiyan unsurlar ekseninde yürüttükleri bu politikaların
aynı minval üzere bugün de devam ettiğini görmekteyiz. Sözde
Ermeni Soykırımı iddiasını içerir tasarı Amerikan
Temsilciler Meclisi Uluslararası İlişkiler Komitesi’nde
03.10.2000 tarihinde kabul edildi. Kabul edilen bu tasarının
Temsilciler Meclisi’nde oylanacağı ve Fransa Senatosu’nda da
aynı konuda yasa tasarısı hazırlandığı haberlerde yer aldı.
25.10.2000 tarihinde İtalya Meclisi’nde de Ermeni Soykırım
İddiaları gündeme alındı. Ermenistan Dışişleri Bakanı
Oscanyan da Türkiye ile dostane ilişkilerden söz ederken bu
iddiaların arkasında oldukları mesajını verdi.
Bu
gelişmelerden sonra Sözde Ermeni Soykırım Tasarısı Amerika
Temsilciler Meclisi’nde askıya alındı; İtalya, Fransa ve
Vatikan meclislerinde kabul edildi; Fransa meclisinde
yasalaştırıldı; Avrupa Parlamentosu’nda Türkiye’nin üyelik
belgesine ek madde olarak ilave edildi ve kabul edildi.
Bu
tasarıyla Türkiye hem geçmişi hem bugünü ve hem de
geleceğiyle mahkum edilmek istenmektedir. Güya Türkiye
Cumhuriyeti Devleti Ermeni soykırımından sorumlu tutulmuyor.
Ancak Dünyada ileride vukubulacak herhangi bi soykırımda
Türkiye adeta sorumlu tutulmaktadır. Herhangi bir platformda
Ermenilerin soy kırıma uğramadıklarını söylemek şuç kabul
edilebilecek ve yargı yolu açılabilecektir (!) Türkiye, bu
tarihî mahkumiyet sebebiyle uluslar arası bazı yaptırımlarla
karşı karşıya kalabilecektir.
1915
yılında vuku bulan bir olayın Ermeni Soykırımı olarak tavsif
edilmesinin yanısıra Batılı devletlerin ve Amerika’nın bu
iddiaları çoğu zaman bizzat kendilerinin gündeme
getirmelerinin sebepleri nelerdir ? Bu mesele gündeme
getirilirken hep Türklerin suçlanması, Ermeniler tarafından
Türklere karşı girişilen kırımlardan hiç bahs edilmemesinin
sebepleri nelerdir ? Mesele tarihte yaşanan olayların bugün
samimiyetle yargılanması ve tarihi gerçeklerin ortaya
çıkarılması mıdır yoksa politik hesapların bir paçası mıdır
? Dolayısıyla meselenin, vuku bulduğu tarihlerdeki
gerçekliği kadar bugün bu iddiaları gündeme getiren
devletlerin politik hesapları da göz önünde bulundurularak
değerlendirilmesi gerekmektedir. Öncelikle meselenin ortaya
çıkışında olduğu gibi zaman zaman gündeme yerleşmesinde
Türkiye üzerinde birtakım hesapları olan devletlerin
politikaları asla göz ardı edilmeden tarihî süreç içerisinde
Ermeni misyonu ile bu devletlerin siyasî çıkarlarının
birlikte ele alınmasında fayda vardır.
Bugün
tekrar gündeme getirilen Ermeni meselesinin sadece 1915
tarihi ile mahdut tutulması, sebeplerin göz ardı edilmesi
anlamını taşıyacaktır. Aynı topraklar üzerinde birarada
yaşayan farklı toplumların aynı kaderi paylaşmalarına rağmen
imtizac-ı tammın oluşması her zaman beklenmediği gibi böyle
bir birlikteliğin oluşması için de uzun bir tarihi süreç
gereklidir. Uzun yıllar bir arada yaşayan iki toplumun artık
birlikte yaşamak istememeleri ve aralarına nifakın girmesi
bir anda ortaya çıkan bir olay ile de izah edilemez.
Dolayısıyla bir kopma noktası olarak alınan veya kabul
edilen bir tarihten sonra cereyan eden olayların ele
alınması iki toplum arasındaki ilişkilerin tarihi boyutunu
ortaya koymak imkanını verecektir. Milli Mücadele dönemine
ait elimize geçen herhangi bir belgede eğer Ermeni kelimesi
geçiyor ise mutlaka bir karşıklık bir huzursuzluk söz konusu
olmakta Ermeni meselesinin bir iddiadan ibaret olmadığını
göstermektedir. Mesela Milli Mücadele döneminde Milne
Hattı’nın[10]
tespiti sırasında Afyonkarahisar’a gelen General Milne’in
Erkân-ı Harbiye Kaymakamı (Kurmay Yarbay)’ın Darülmuallimin
ve Mekteb-i İdadi vesair İbtidai mektepleri ihtiva eden
binanın tamamen tahliye edilerek İngiliz kumandanının emrine
teslim edilmesini istemesi. ve tercümanı olan Ermeni
milletinden Hem adındaki şahsın Türkleri rencide edecek bir
tavır izlediği ve unsurlar arasında nifak sokmaktan geri
kalmadığından bahisle bu şahsın görevden alınmasının
istenmesiyle başlayan olaylar[11]
göstermektedir ki iki toplum arasında hiçbir şekilde
birliktelik kalmadığı gibi bir Ermeni tercümanı da İngiliz
temsilcinin de desteğiyle hasmane bir tutum takınmaktan geri
kalmamaktadır.
Ermeni
meselesi karşısında Türk makamlarının tavırları; İngiliz
temsilcisinin tercümanı olan bir Ermeni’nin iki millet
arasında nifak çıkaracağı gerekçesiyle görevinden
alınmasının istenmesinin sebepleri ve bu talep karşısında
İngiliz yetkililer ile Türk makamlarının tavırları öncelikle
değerlendirilmelidir. Bu husus genel olarak Ermeni iddiaları
karşısında Türk makamlarının tutumu ile İtilâf devletlerinin
mesele karşısında amaçlarının hangi gayeye matuf olduğunun
bilinmesine yardımcı olacaktır.
İngiliz
Siyasî temsilcisinin bir Ermeni’nin tercümanlığını tercih
etmesi ve General Milne’in olaydan iki gün sonra buraya
gelerek Ermeni tercümanının tahrikiyle söz konusu binanın
işgali için kesin emir vermesi[12]
düşündürücüdür.
Anadolu’da gerek Birinci Dünya Savaşı ve gerekse Milli
Mücadele dönemlerinde muhtelif sebep ve gerekçelerle
incelemeler yapmak üzere İtilâf devletleri temsilcileri ve
heyetleri gelmişlerdir. İtilâf devletleri yetkililerinin
Türklerle olan ilişkilerinde Osmanlı uyruklu Rum ve Ermeni
tercümanları yardımcı olarak tercih ettikleri ve bu tercihin
durumu bir kat daha güçleştirdiği görülür. İtilâf devletleri
polisinin, özellikle İngiliz yetkililerinin çalıştırdığı Rum
ve Ermeni tercüman ve yardımcılar, bu yetkililerin Türklere
karşı olan tutumlarına büyük ölçüde etki yapıyordu. Çünkü bu
yetkililer, Türklere Rum ve Ermenilerin gözüyle
bakıyorlardı.
Bu
hususu Harold Armstrong’un konuyla ilgili olarak söylediği
“Dürüst olmayan tercümanlara güvenen İngiliz askerî
makamları, sarhoş, faydasız ve yalancı bir zorba olan
Dipovan gibi canavarlara güveniyor; onlara yetki vererek iyi
adımızı lekeliyorlardı.” sözleri[13]
teyit etmektedir.
İngilizlerin bu tercihlerini o günkü ortam ve anlayış içinde
tabii saymak gerekirse de İstanbul’daki İngiliz Yüksek
Komiserliği’nde tercümanlık yapan Sir Telford Waugh’ın ifade
ettiği gibi Türkler üzerinde akla hayale sığmayacak ölçüde
kudret sahibi haline gelen bu tercümanların, yetkilerini
istedikleri gibi kullanmaktan geri kalmadıkları da göz ardı
edilemez. Bu yüzden de Türklerin, İtilâf Polis Komisyonu’nun
İngiliz şubesine büyük ölçüde kin duydukları[14]
belirtilmelidir.
İtilâf
yetkililerinin Ermeni ve Rum tercümanları tercih
etmelerindeki sebep ne olursa olsun, bu tercihin altında
yatan asıl sebebin Anadolu’ya nüfuz edebilmek ve nüfuz edişi
haklı kılabilmek niyetlerinin unutulmaması lazımdır.
18.
yüzyıl başlarından beri siyasî ve askerî gelişmeler
muvacehesinde Osmanlı Devleti’ni ilgilendiren her iç mesele
kısa zamanda uluslar arası bir meseleye dönüşmüş; Bâb-ı Âli
bu durumu önleyemediği gibi bir iç meseleyi uluslar arası
diplomasinin konusu yapabilmiştir. I. Dünya Savaşı’ndan
yenik çıkmış ve Mondros Mütarekesi’ni imzalamış olan
devletin karşılaştığı meseleler karşısında tam bir
teslimiyet ve acziyet içerisinde düvel-i muazzamanın
merhametine müracaat ettiğini görmekteyiz. Genel olarak
Ermeni meselesi ve iddiaları karşısında Türk makamlarının da
tavırlarında aynı psikolojiyi görmekteyiz. Osmanlı siyaset
ve devlet adamları ile aydınlarının bir kısmı bu halet-i
ruhiye içerisinde siyasî çekişmelerin bir malzemesi olarak
Ermeni iddiaları karşısında birbirlerini itham edici bir yol
izlemişlerdir.
Tehcirle
ilgili alınan karar uygulanmaya başlandığı bir sırada Ayan
Meclisi’nde Azaryan Efendi, Ermenilere yapıldığını iddia
ettiği mezalimi öfkeli bir dille protesto etmiş; Ahmet Rıza
Bey de büyük bir öfkeyle Azaryan Efendi’nin şikâyetlerini
desteklemiş ve hükümeti uyarmıştır. İttihat Terakki’ye
bağlılığıyla bilinen Ayan’dan bir zat[15]
da Ermenilerin Van’da İslâm ahalinin erkeklerini toptan
öldürüp, kadınları toplayarak ilerlemekte olan Ruslara fuhuş
evleri hazırladıkları ve küçük çocukların duvarlara
çivilenen cesetlerin ve organlarıyla Ermenistan armaları
çizdiklerini, bir çok yeri ateşe verdiklerini ve yerle bir
ettiklerini hiç ağıza bile almadan göç dolayısıyla hükümeti
suçladıklarını ifade ile Azaryan Efendi ile Ahmet Rıza Bey’e
çıkışmıştır. Bu tartışma üzerine Reşit Akif, Topçu Rıza,
Ahmet İzzet, Salih, Mahmut Paşalar, Abdurrahman Şeref Bey
gibi isimlerin bulunduğu bir grup Ayan azası toplanarak
meseleyi müzakere etmişlerdir. Ahmet İzzet Paşa, her iki
tarafın da isnatlarını mübalağalı bulduklarını, Türk ve
Ermeni azaların bu şekilde karşılıklı olarak tarafların
birbirine yaptıkları zulümleri açık bir şekilde saymalarının
hem Ayan arasında ayrılık ve düşmanlık meydana getireceği,
hem de İstanbul’da bile halk arasında galeyana sebep
olacağından bu konuda aleni tartışmalardan kaçınılmasına,
tehcirin imkan ölçüsünde sınırlandırılması ve uygulamanın
yumuşatılması için gayr-ı resmi temenni ve teşebbüslerde
bulunmak üzere Abdurrahman Şeref Efendi’nin başkanlığında
bir heyetin Vükelâ nezdine gönderilmesine karar verdiklerini
söylemektedir[16].
Ermeni
meselesinde Damat Ferit Paşa kabinesi üyeleri arasında bile
bir görüş birliği olmadığı anlaşılmaktadır. “Bundan sonra
Türk ve Ermeni topluluklarının birlikte yaşamaları biraz güç
olacaktır.” diyen Ermeni Patriği Yervant Efendi’ye cevaben
Nafia Nazırı Ferit Bey, “Yervant Efendi’nin fikirlerine
katılıyoruz. Ermeniler istedikleri yere gidebilecekler....
Biz de Ermeni devletindeki Türkleri getiririz. İstediğimiz
budur.” derken Adliye Nazırı Hoca Vasfi Efendi ise “Eğer
Ermenilere zulüm edenleri cezalandırırsak ve onlara geniş
siyasi haklar verirsek birlikte pekâla yaşayabiliriz.”
demiştir[17].
Sadrazam
Damat Ferid Paşa da mecliste önceki hükümet tarafından
yayınlanan kitapta Ermeni iddialarına karşı ileri sürülen
gerekçeleri tenkit ederek “Bunları ne insanlık ve uygarlık
ne de İslâmiyet kabul eder.” diyebilmiştir[18].
Sèvres
Antlaşması’ndan önce Paris’te süren görüşmelere 19 Haziran
1920’de katılan Damat Ferid Paşa, burada yaptığı konuşmada,
Türkiye’nin I. Dünya Savaşı’na girmekle suç işlediğini, bu
suçun İttihatçılara ait olduğunu ileri sürerek Ermenistan
kurulması konusunda görüşmelere hazır olduklarını
söylemiştir[19].
Fransa Başvekili Clamenceau, 25 Haziran’da verdiği cevapta
Damat Ferid Paşa’nın bu sözlerini senet kabul ederek Türkler
aleyhinde ağır isnatlarda bulunmuştur[20].
İtilâf
devletleri temsilcileri Sadrazam’ın bu tavizkâr tutumuna
rağmen barış metninde hiçbir değişiklik yapmayacaklarını
belirterek barışı imzalamak veya reddetmek için 27 Temmuz’a
kadar süre tanımışlardır. Bilindiği gibi bu gelişmelerden
sonra antlaşma imzalanacak ve özellikle antlaşmanın 88, 89,
90, 91, 92, 93. maddeleri ile doğrudan Ermenistan kurulması
kabul edilecektir. Damat Ferid Paşa ileride bütün Türk
milletini esarete sürükleyecek hükümleri içeren antlaşmayı
imzalamamanın felâket olacağı görüşünü[21]
fütursuzca savunmaktan da geri kalmayacaktır.
Damat
Ferid Paşa ve hükümetinin icraatları da Ermeni tezini teyit
eder yönde olmuştur. Mesele Ermeni yetimleri adına
düzenlenecek konserler ve eğlencelerden vergi alınmasını
kaldırmakla kalmamış Ermeni ve Rum tehcirleri sırasında
meydana geldiği ileri sürülen sözde zulümleri araştırmak
üzere heyetler kurularak ilgili yerlere gönderilmiştir.
Ayrıca Adliye Nazırı Haydar Molla tarafından 25 Aralık 1918
tarihinde Ermeni meselesinde suçlu oldukları iddia
edilenlerin Divan-ı Harb-i Örfi’de yargılanacakları ilân
edilmiş; Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey de Ermeni
katliamından suçlu bulunarak idam edilmiştir[22].
Divan-ı
Harb-i Örfi kurularak Kemal Bey gibi sözde katliamdan suçlu
bulunanların tereddüt edilmeden idam edilmesi tabii ki
meselenin kapanmasını sağlamamış, bilâkis uluslar arası bir
mesele haline dönüşmesini kolaylaştırmıştır.
İttihatçıların sözde Ermeni katliâmıyla itham edilmelerinde
olduğu gibi Divan-ı Harb-i Örfi’nin kurulması ve verdiği
kararlar, Damat Ferid Paşa hükümetinden önce görev almış
olan üst düzey yöneticilerin bir bir öldürülmelerine zemin
hazırlamıştır. Milli Mücadele döneminde dahi siyasî bir
baskı aracı olarak aynı gerekçeyle tutuklamalar ve
sürgünlerin yapılması İstanbul yönetiminin bencil, aciz ve
teslimiyetçi tavrını ortaya koymaktadır.
İstanbul’un İtilâf devletlerince işgalinden sonra İngilizler
Bâb-ı Âli’ye baskı yaparak “Ermeni katliamı” suçuyla Türk
liderlerini yargılamış, suçları sabit görülmeden
yakalananları Bekir Ağa Bölüğü’nde tutuklamış ve sonra Malta
adasına sürmüşlerdir. Ermeni vurucu timlerinin idam
listelerinde isimleri bulunan Paşalar da yurt dışına
çıktıklarından gıyaben mahkum edilmişlerdir. Onların peşini
bırakmamakta kararlı olan İngilizler Almanya’da bulundukları
yolunda haber aldıkları Enver, Talat, Cemal ve Said Halim
Paşalarla Dr. Nazım, Bahattin Şakir, Cemal Azmi Beylerin bu
ülkeden iadelerinin sağlanması için Damat Ferid Paşa’ya
baskı yapmışlardır[23].
İngiliz Gizli Servisi’nden Sir Andrew Ryan’ın bizzat takip
ettiği teşebbüslerden de bir sonuç alamayan İngilizler kendi
metotlarıyla İttihatçı avına çıkmışlardır. Yine İngiliz
entellijansından Aubert Herbert Almanya’da Talat Paşa’ya
ulaşmış ve kısa bir konuşma yapmıştır. Bu konuşmada Talat
Paşa’nın Mustafa Kemal hareketine yardımcı olmak üzere İslâm
ülkelerinden destek aradığı, yurt dışında Müttefiklere karşı
ciddi bir muhalefet hareketini örgütlediği ve kısa bir süre
içinde Ankara’ya iltihak edeceğine” dair haberler teyit
edilir. Üstelik Talat Paşa, Türkiye’ye uygun bir barış
antlaşmasına İngiltere imza koymadıkça Pan-Turan ve Pan-İslâm
hareketlerini İngiltere aleyhine atağa kaldıracağı
tehdidinde bulunmuştur. Talat Paşa’nın söz konusu ettiği
tertipleri İngilizleri olduğu kadar Rusları da tedirgin
etmiştir. Bu gelişmelerden sonra İngiliz ve Rus
istihbaratları iş bölümü yaparak Talat Paşa’nın idamını
karalaştırmışlardır. Ancak hükmün Ermeni komitecileri
tarafından infaz edilmesi kararlaştırılacak ve 5 Mart
1921’de Talat Paşa Berlin’de evinden çıktığı bir sırada
Erzurum asıllı Ermeni komiteci Sogomon Tehlerian tarafından
şehit edilecektir. Yedi yıl sonra görülen mahkemede olay
saptırılarak Ermeni meselesi sebebiyle Türklerin suçlandığı
bir mahkemeye dönüştürülmüştür. Türk tarafının temsil
edilmediği mahkemede mahkum edilen Türkler olmuştur. Bu
davadan sonra vuku bulan Ermeni suikastleri, suçlarını
meşrulaştırıcı ve dolayısıyla kâtillerinin salıverildiği
siyasî bir boyut kazanacaktır. Said Halim Paşa 6 Aralık
1921’de Roma’da, Bahattin Şakir Bey 17 Nisan 1922’de
Berlin’de, Cemal Paşa 21 Temmuz 1922’de Tiflis’te benzer
tertiplerle öldürülmüşlerdir[24].
Ermeniler konusunda Türk tarafının tutarsız görüşleri
dışarıya da aynı şekilde yansıdığını görmekteyiz. Paris
Barış Konferansında ABD Başkanı W. Wilson’un önerisiyle
teşkil olunan ve Suriye ve Filistin’de incelemeler yapacak
olan King-Crane Komisyonu[25]
3 Haziran 1919 ve 23 Temmuz 1919 tarihlerinde İstanbul’a
gelmiştir. King-Crane Komisyonu İstanbul’a ikinci gelişinde
31 Temmuz’da Amerikan Sefaretinde başlattığı çalışmalar
kapsamında muhtelif kişilerle görüşmüştür. Bu görüşmeler
sırasında Türk gruplarının ifadeleri, Ermeni meselesi
hakkında ciddi tutarsızlıkları ve fikir ayrılıklarını ortaya
koyduğu gibi komisyonun incelemeleri sonunda hazırladığı
raporuna da Türkler aleyhindeki tezleri kuvvetlendirir bir
görüşün yansımasına sebebiyet vermiştir.
Komisyon
ilk olarak Milli Ahrar Fırkası ve İzmir Müdafaa-i Hukuk
Cemiyeti’nden Cami ve Kemal Mücahit Beylerle görüşmüştür. Bu
görüşmede Cami Bey Ermenistan konusunda sorulan soruya,
Ermenistan’ın kendi milli sınırları içerisinde kurulmasını
ilke olarak kabul ettiklerini, ancak azınlıkların
çoğunlukları yönetmesinin mümkün olmadığını, barışı temin
edemeyeceğini, dolayısıyla Türklerle meskun yerlerde bir
Ermenistan kurulmasının mümkün olmadığı cevabını vermiştir.
Buna mukabil Komisyon tarafından Türklerin Ermenistan için
bir sınır çizmelerinin Türk menfaati açısından faydalı
olacağı ifade edilmiştir. Sulh ve Selâmet Fırkası’nı
temsilen Komisyonla görüşen Dahiliye Nazırı Mustafa Arif Bey
de Ermeni meselesi ile ilgili soruya muhatap olmuştur.
Mustafa Arif Bey, Wilson prensiplerine dayanacak bir ülkenin
kendi geleceğine kendisinin karar vermesi gerektiğini kabul
etmekle birlikte Osmanlı ülkesinde Ermeni çoğunluğun
bulunduğu hiçbir bölgenin olmadığını, Ermeni azınlığı
yönetiminde Türklerin ve Kürtlerin haklarının
korunamayacağını ifade etmiştir. Aynı gün komisyon
üyeleriyle görüşen Vakit gazetesi başyazarı Ahmet Emin
(Yalman) Bey ile Ermenilerin çoğunlukta oldukları yerlerde
uygun bir şekilde toprak verilebileceğini, Türk ve Kürtlerin
çoğunlukta oldukları yerlerde Ermenilere fazlaca toprak
verilmesinin doğru olmadığını ve Türklere normal
standartlarda yaşayabilecekleri toprakların verilmesi
gerektiğini savunmuştur. Hürriyet ve İtilâf Fırkası’nı
temsilen eski İşkondra Valisi Sefaaddin, Dr. Esat Halil ve
Zeynel Abidin Beylerden oluşan heyet komisyonla bir görüşme
yapmıştır. Bu görüşme sırasında Sefaaddin Bey fırkalarının,
İttihat ve Terakki’nin Ermeniler hakkında tatbik ettiği
harekâtı hiçbir zaman meşru görmediğini ve bu yolda bir çok
fedâkarlık yaparak İttihat ve Terakki’nin mezalimine maruz
kaldığını söylemiştir. Peyam gazetesi sahibi ve eski
Dahiliye Nazırı Ali Kemal Bey de komisyon üyeleriyle yaptığı
görüşmede, Bir Ermenistan kurulmasının tehlikelerinden
bahsederek Türklerle Ermenilerin uzun süre beraber
yaşadıklarını ve birbirlerinden ayrılmalarının mümkün
olmadığını, bölgede gerçekleştirilecek ekonomik düzenleme ve
iyileştirmelerin yeni bir katliama engel olacağını ifade
etmiştir. Vahdet-i Milliye Heyeti üyelerinden Ahmet Rıza Bey
de komisyonla görüşmesinde bağımsız bir Ermenistan’ın
kurulmasına karşı olduklarından bahisle Amerika’nın
Türkiye’yi yalnız bırakmayacağına inandıklarını ifade ederek
Amerikan mandasını talep ettiklerini açıkça belirtmiştir.
Milli Kongre adına komisyonla görüşen Esad Paşa ile Rüstem
Bey, Türk hükümetinin zulüm ve eziyet ettiği yönündeki
propagandalarının devamlı bir koz olarak kullanılmasını
protesto ederek dünyanın henüz Ermeni zulmü ile ilgili
gerçeği görmediğini, Ermenilerden çok Türklerin feda
edildiğini, İttihat ve Terakki’nin Türk birliğini temsil
etmediğini ve tehcirden sorumlu olmadıklarını ifade
etmişlerdir[26].
İstanbul’da Türk gruplarının içine düşüğü fikir buhranı ve
istikbale yönelik hiçbir fikir birliğinin olmaması,
Komisyonu, Türklerle Ermenilerin aynı idarî yapı altında
kalamayacakları düşüncesine yöneltmiştir.
Mustafa
Kemal Paşa, “Düşmandan nasfet (adalet) ve merhamet niyaz
etmekle devlet ve millet işleri görülmez. Nasfet ve merhamet
dilenmek gibi bir prensip yoktur.” sözü[27]
ile İstanbul yönetimini ve yukarıda örneklerini verdiğimiz
anlayışı ağır bir dille tenkit etmiş ve bu yönde ortaya
koyduğu tavrını hiçbir zaman değiştirmemiştir.
Sonuç
olarak;
1-
Osmanlı toprakları üzerinde emperyalist menfaatleri bulunan
Batılı devletler Osmanlı Devleti’nde yaşayan gayrı müslim
unsurları devlet aleyhinde tahrik ve teşvik etmiştir.
İsteklerini elde etmek için gayrı Türk unsurların hamisi
sıfatıyla talep ettikleri haklar tamamen bu devletlerin
emperyalist gayeleriyle mütenasip bir seyir izlemiştir.
2-
Ermeni meselesinin bağımsızlık vaadine dayanan bir millî
kurtuluş mücadelesi olduğu tezi tarihi gerçeklerle
bağdaşmayacağı gibi Osmanlı Devleti’ni yıkmak isteyen
devletlerin her fırsatta kullanmak istedikleri jeopolitik
bir argüman olduğunun da göz ardı edilmesi anlamına
gelecektir. Türklerin Avrupa'dan çıkarılarak Anadolu'da
kendi kontrolleri altında bırakılmaları konusunda hemfikir
olan İtilâf devletleri 30 Ekim 1918 tarihinde imzalanan
Mondros Mütarekenamesi'ni sadece Türklerin uymaya mecbur
olduğu bir belge olarak görmüşler ve stratejik noktaları
işgal yetkisi veren 7. maddeyi istedikleri gibi kullanmakta
kendilerini serbest hissetmişlerdir. Bununla da kalmayarak,
asırlarca Osmanlı Devleti hakimiyetinde yaşamanın kompleksi
içinde hırçınlaşan ve hayallerinin gerçekleşmesi zamanının
geldiğine inanarak, büyük bir kinle Türk halkına saldıran
Ermenilerin ve Rumların bu hareketleri hoşgörüyle
karşılanmış, meşru görülmüş ve hatta teşvik edilmiştir.Yeni
Türk devletinin kurulması için verilen Milli Mücadelenin
akîm bırakılması için Türk toprakları üzerinde sui emelleri
bulunan batılı devletler Ermenilerle birlikte hareket etmeyi
tercih etmişlerdir.
3-
Ermeni iddialarını gündeme getiren batılı devletlerin
Ermeniler hakkında samimi olmadıkları, Ermenilere sahip
çıkıyor görünmelerinin tamamen politik çıkarları ile
mütenasip olduğu Lozan Barış Antlaşması’ndaki tavırlarından
da hemen anlaşılabilir.
4- Kendi
iç meselelerini başka devletlere havale ederek çözmeye
çalışan aciz ve basiretsiz bir yönetimin bir milleti ileriki
yıllarda büyük sıkıntılara soktuğunun bariz bir örneği
olarak Ermeni meselesini görmekteyiz.
5-
Devlet erkanı ve Türk münevverinin Ermeni meselesi
konusundaki tutarsız politik görüşleri ileride Türkleri
ciddi sıkıntılara sokmuştur.
6- Ancak
bütün bunlar kaderine razı olarak adalete dayanan bir barış
antlaşması bekleyerek ve Wılson prensipleri gibi adlarla
ortaya atılan esasların kendileri için de uygulanacağını
ümit eden Türk halkı, Ermeni meselesinde Ermenilere ve
Rumlara arka çıkan İtilâf devletlerinin masum insanların
katledilmeleri ve memleketlerinin büyük acılarla işgal
edilmesi karşısında sessiz kaldıklarını görmüştür.
7- Milli
Mücadele döneminde ve bugün değişik hal ve şekillerde
karşımıza çıktığını görmekteyiz. Mütareke döneminde olduğu
gibi bugün de kendi amaç ve menfaatlerine uygun düşmeyen bir
siyasetle karşılaşan emperyalist devletler Ermeni meselesi
gibi tarihe mal olmuş meseleleri yeniden gündeme getirip
Türkiye’yi dünya siyasetinde güç duruma sokmak
istemektedirler. Bu kozu kullanarak Türkiye’den
istediklerini elde etmek amacında oldukları açıktır.
DİPNOTLAR
*
G.Ü. Fen-Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü
[1]
Edward Hallett Carr, Tarih Nedir, (Çev. Misket Gizem
Gürtürk), 3. bsk., İstanbul, 1991, 28.
[2]
Yusuf Akçura, Osmanlı Devletinin Dağılma Devri, (XVIII.
ve XIX. asırlarda), TTK. yay., Ankara, 1985, s.10.
[3]
Gülnihal Bozkurt, Alman-İngiliz Belgelerinin ve Siyasi
Gelişmelerin Işığı Altında Gayrimüslim Osmanlı
Vatandaşlarının Hukukî Durumu, (1839-1914), TTK yay.,
Ankara, 1989, s. 2 vd.
[4]
Erik Jan Zürcher, Modernleşen Türkiye'nin Tarihi,
İletişim yay., 3. Bsk.,İstanbul, 1998, s. 63
[5]
Zürcher, a.g.e., s. 87.
[6]
Zeki Polar, Osmanlı İmparatorluğunun Çöküş Sebepleri,
İstanbul, 1992, s. 62-63.
[7]
Cemil Meriç, Umrandan Uygarlığa, İstanbul, 1996, s.
34-35.
[8]
Stephan Lauzan,Osmanlı'nın Bozgun Yılları, (Çev.Seyfettin
Ünlü), İstanbul, ty., s.27.
[9]
Davıd Fromkın, Barışa Son Veren Barış, Modern Ortadoğu
Nasıl Yaratıldı? 1914-1922, İstanbul, 1989, s.10.
[10]
Bu konuda geniş bilgi için bkz. Mustafa Turan, “İstiklâl
Harbi’nde Milne Hattı”, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi,
C. VII, S. 21 (Temmuz 1991), s. 567 vd.
[11]
Bu olaylar için bkz. Mustafa Turan, “Karahisar-ı Sahip’te
İngiliz Temsilciliği Tercümanı Ermeni Hem’e Tepkiler ve
Ermeni Meselesine Politik Yaklaşım”, A.K.Ü. Sosyal
Bilimler Dergisi, C. III, S. 1 (Haziran 2001) s.15 vd.
[12]
BOA DH KMS 55-2/45-3.
[13]
Salahi R. Sonyel, Türk Kurtuluş Savaşı ve Dış Politika,
C. I, TTK yay. Ankara, 1987, s. 13.
[14]
Sonyel, a.g.e., s. 13.
[15]
Ayan Meclisi’nde cereyan eden bu olayı nakleden Ahmet İzzet
Paşa hatıratında bu zatın ismini vermemektedir. Bkz. Ahmet
İzze Paşa, Feryadım, C.I, Nehir yay., İstanbul
1992, s. 202-203.
[16]
Aynı yer.
[17]
İsmet Parmaksızoğlu, Ermeni Komitelerinin İhtilâl
Hareketleri ve Besledikleri Emeller, Ankara, 1981, s.
158.
[18]
Aynı yer.
[19]
Ergun Aybars, Türkiye Cumhuriyeti Tarihi, E.Ü. Yay.
İzmir, 1984, s. 233.
[20]
Yusuf Hikmet Bayur, Türkiye Devletinin Dış Siyasası,
TTK yay. Ankara, 1973, s. 37.
[21]
Salhi R. Sonyel, Türk Kurtuluş Savaşı Ve Dış Politika,
C. II, TTK yay., Ankara, 1896, s. 85.
[22]
Parmaksızoğlu, a.g.e., s. 157.
[23]
Osmanlı delegeleri 30 Haziran 1919 tarihinde Paris
Konferansı’na verdikleri takrir ile Almanya’ya iltica etmiş
olan İttihat Terakki hükümeti ricalinin muhakeme ve tecziye
edilmek üzere müttefikler tarafından oradan aldırılmasını
istemişlerdir. Bkz. Bayur, a.g.e., s. 37.
[24]
Mim Kemal Öke, Ermeni Sorunu 1914-1923, TTK yay.
Ankara, 1991, s. 242-243.
[25]
Bu komisyon hakkında geniş bilgi için bkz. E.Semih Yalçın,
“Mütareke Döneminde King-Crane Komisyonu’nun İstanbul’daki
Faaliyetleri”, Meslek Hayatının 25.Yılında
Prof. Dr. Abdülhaluk M. Çay Armağanı, C.
II, Ankara 1998, s. 1149 vd.
[26]
Yalçın, a.g.m., s.1157-1159.
[27]
Kemal Atatürk, Nutuk, (!919-1927), TTK yay.,
Ankara, 1989, s. 237.
Selçuk
Üniversitesi
Atatürk İlkeleri ve İnkılâp Tarihi Araştırma ve Uygulama
Merkezi
DÜNDEN BUGÜNE
ERMENİ MESELESİ SEMPOZYUMU
(23 Mayıs 2003) |