DÖRT ASIRLIK HUZURUN MİMARI YAVUZ'UN DOĞU VE GÜNEY POLİTİKASI

                                      Prof .Dr. Ahmet UĞUR

 

XVI. Yüzyılın başında Ortadoğu’da birbirine rakip üç devlet vardı: Osmanlılar, Mısır ve Suriye’de Memluklular ve İran’da Sâfeviler. Osmanlı devleti 1300 lerde kurulmuş, bir yönü ile Emevi Abbasi çizgisinde, bir yönü ile Karahanlı, Gazneli ve Selçuklu çizgisinde birleşip üç kıtaya hâkim bir otoriteydi. Gayesi “îlâ-i kelimetullah” olup, “Din ü Devlet” ,”Mülk ü Millet” onda ayrılmaz bir parçaydı. O, çok dinli ve çok uluslu toplulukları uzun müddet bir arada tutmuş, omlara her türlü hürriyeti tanıyan bir dünya devletiydi.
Amerika’da Türkiye’den giden valilere verilen bir konferansta konuşmacı diyor ki: ”Biz, Osmanlı devlet düzenine ait kitapları tercüme etmek istiyoruz. Çünkü o, büyük bir dünya devletiydi. Biz de öyle olmak istiyoruz.” Ama ben diyorum ki, ABD çok uluslu ve tek dinli bir devlet olma peşindedir.O devlet, Osmanlı gibi büyük olamaz. 1982 yılında Yugoslavya’dan gelmiş lise ve üniversite hocalarına Türk İslam Tarihi dersi veriyor idim. Aşırı Sırp milliyetçisi Sayın Prof. Adile Hanım dedi ki: “Hocam, siz 530 yıl bizleri idare ettiniz ; ne dilimize, ne dinimize dokundunuz. Siz gideli bir asır olmadı. Bak bize, bıraktıklarınızdan neredeyse bir şey koymadık.”
Adile Hanım, acaba bugün orada Sırp vahşetini görerek Osmanlı hakkında ne diyor, onu merak ediyorum!

Osmanlı adaleti

Geçenlerde Bosna-Hersek’te İngiliz arabulucu bizim Hariciyelilerimize şöyle demiş: ”Beş küsur asır, burada nasıl durabildiniz, hayret ediyorum.” Adaletimizle, adil kurumlarımızla ve hoşgörümüzle durduk.Kendini sultan değil, Allah’ın İnsanlara hizmet için gönderdiği bir hizmetçi olarak gören, Fatihler ve Yavuzlarla durduk.
Âlî, “O devirlerde sultanlar eğer bir haksız iş yaparlar ise, ulemâ gelip sarayın etrafını sarardı. ‘İyiliği emredip kötülüğü nehy etmez isen, buradan gitmeyiz ve bu diyarı terk ederiz’ diye sultanı ikaz ederlerdi” diyor.
İşte o koca devlet-i ebed müddet 600 yıl böyle ayakta kalmıştı.
İki sene önce bir İngiliz gazeteci “Büyük Devletim” diyenlere şöyle hitap etti (Reuven Ben- Eliezer 1775-1861 ylları arasında Osmanlı yönetiminde Filistin-doktora tezi-Ankara 1982):
“Osmanlı Orta-Doğu’nun babası idi.Babasını öldürdünüz, şimdi de onun yavrularının gırtlağına sarılıyorsunuz. Osmanlı sarayı Âlimler otağı ve düşkünler sığınağı idi. Müslümanlar değil, diğer dinler ve mezhepler bile aralarındaki çekişmelerde ondan yardım umar, onun hakemliğini isterlerdi.”
Âli’nin “Künhü’l-Ahbar”ındaki ifadeler bakalım:

Hak teâlâ bu nesl-i pâki müdâm
Saltanat birle kılsın istihdâm
Adle meyl eylesin vücutları
Kâmil olun sahâ vü cûdları
Niçesi oldı Hâdimü’l-Haremeyn
Kıldılar kâinâtı adl ile zeyn.

Allah’ın nazarı ve koruyucu kuvveti Osmanoğulları üzerine idi ve İslâm’a hizmet görevini onlara vermişti. Anadolu toprağına evliya ve alimler akıyordu.

Diyâr-ı Rûm olmazsa nazargâh-ı Hüdâ
Evliyâ anda gelip bulmazdı neşv ü nemâ
Şehriyârım sakın ol yerleri hâlî sanma
Çiğneme kendini sakın ayağın alır ejderhâ

Şii tehlikesi

İşte Yavuz, bu hanedan içinde ve bu topraklarda doğup büyüdü ve yetişti. Trabzon’da vali idi. Babası II. Bayezid’in, son dönemlerinde, Osmanlı, içte ve dışta birtakım hayati tehlikelerle karşı karşıya kaldı. Celalzâde Mustafa’nın “Selim-nâme” sindeki tespitine göre, Şii propogandası her tarafa yayılmış ve “Şeriat’dan nice taş koparak Evbaş (Kızılbaş) adalet hânesini yıkmış” idi. Meşhur Şeyhülislâm Kemal Paşazâde de durumu şöyle belirtiyordu:

Çalındı kûs-ı fitne her cihetde
Belürdi nice fetret memleketde
Memâlik yüz tutup yer yer harâba
Reâyâ düşdi havf u ızdırâba

Öte yandan,Sultan ikinci Bayezid’in oğulları Ahmet ve Korkut kendi alemlerinde idiler.doğuda Şah İsmail Kayseri’ye kadar gelmişti.memluklular da fırsat beklemekte idiler.halkın ve askerin çoğunluğunun isteği, tahta Yavuz Sultan Selim’in geçmesi idi. Halkın toplandığı yerlerde ve meclislerde ozanlar türküler çıkarıp:

Yürü Sultan Selim
Meydan senindir!
Kelimelerini zikreder oldular.

Nihayet Allah’ın takdiri ve yardımı ile 918/1512 tarihinde Selim,babasının yerine tahta geçti.Şükrü-i Bitlisi II.Bayezid’in saltanatı oğluna devreder iken ona şu öğüdü verdiğini yazar:

Kafir’in katline eyle ihtimam
Kim anunla din ü mülk nizam
Padişah oldunsa adli pîşe et
Zulmü bi-dad eyleme endişe et
Merhamet etaciz ü bî-çareye
Şefkat eyle Bî-kes ü avareye
Allah çün it ehli ilme ihtiram
Derd-mendün haturun hoş gör müdâm
Müfsidün neslini kes ger şâh isen
Adle meylet bende-i Allah isen

Şah İsmail’in melanetleri

Yukarıda da belirttiğimiz gibi,İran’da başlangıçta bir tarikat temsilcisi iken,sonradan bu siyasi birliği kurmuşlardır.Hanedan, adını Safevî tarikatı reisi Şeyh Safiyyüddin İshaktan almaktadır. Aslında Sünni bir tarikat idi.Ünü her tarafa yayılmıştı.İkinci Bayezid devrine kadar,Osmanlı sultanları bile, Erdebil ocağına “Çarağ akçesi” diye yardım gönderirlerdi.Şeyh Safiyyüddin’den sonra tarikat,aşırı Şiiliğe mütemayil bir siyaşi görüş haline geldi.Şeyh Cüneyd (1447-1488)zamanlarında,bu koyu mezhep taassubu daha da arttı. Şeyh Haydar ise müritlerine (halka) on iki dilimli Kızıl Taç giymeyi emretti. Bundan dolayı takipçilerine Kızılbaş denildi.

Şeyh Haydar’ın oğlu şah İsmail(1501-1524), Safevilerin başına geçince,durum tamamen değişti.Şah İsmail,koyu mezhep görüşünü halka zorla kabul ettirdi.Şiiliği kabul etmeyenlere olmadık işkenceler yaptırdı.Hazreti Ali sevgisinde ve diğer sahabelere buğz ve saygısızlıklarda aşırılığa kaçtı. Medreselerde İslami eğitim yapan hoca ve talebeleri dağıttı. Ehl-i sünnet alimlerinden ileri gelenlerin mezarlarını ve türbelerini yıktı ve yaktı. Şirvan’ı, Tebriz’i, Irak’ı, Bağdat’ı, Semerkant’ı,Horasan’ı yaktı ve perişan etti.
Oradan Aliüddevle ile çarpışmak için Anadolu'ya yürüdü.Diyarbakır, Mardin, Sivas, Kaysersiyi kuşattı. Ne Maraş’ı koydu ne Elbistan’ı; yıktı,yaktı… İl ve gün koymadı, her tarafı yağmaladı. Avret ü oğlan, pîr ü cevan, kavi vü nâtüvan dimedi, bulduğunu kırdı.
Güney-Doğu ve Doğu Anadolu halkı onun zulmünden inliyordu.Defalarca Memluk Sultanına ve Osmanlı Sultanı II.Bayezid’e yardım için başvurmuşlardı.Memluk Sultanı korkusundan yardım edemedi. II.Bayezid ise Batıda Modon ve Koron’la meşgul idi.Daha sonra ise Osmanlının iç gaileleri ile uğraşmak zorunda kaldı.
Kemal paşazâde,Şah İsmail’in Anadolu’da yaptıklarını şöyle dile getiriyor:

Ne şehrü ne köyü ne ilü ne boy
Komadı harap itdi ol kîne-cüy
İder şehrini nâr-ı kahr ile hark
Kılur köyünü cûyı- şimşire gark
Dil nice şerh eylesin düşmanların bî-dâdını
Yakdılar Dâru’s-selam sulhun bunyâdını
Nice akmasın gözümün ganlı yaşı Dicle-vâr
Leşker-i gâm geldi yakdı gönlüm bağdâdını


Sefer hazırlığı ve zafer


İşte Cenâb-ı Hak,Osmanlıyı tâ o zaman parçalanmaktan ve İslam alemini de Şah İsmail’in koyu mezhep taassubundan korumak için,Yavuz Sultan Selim’e tahtı nasip etti.Yavuz daha Trabzon’da Vali iken,gelişmeleri biliyordu.Babasından durmadan izin isteyip,bunlarla savaşmak istiyordu.Babası ise,ona şöyle diyordu:”Etrâf-ı vilâyetde olan düşman ile,eğer Kızılbaş ve eğer Gürci’dir, musalaha ve müdarat üzerine ol. Düşmanın çoğalmasına rızam yoktur.”
Fakat buna rağmen Yavuz,onlarla birkaç defa savaşarak kendisini göstermişti.Yavuz saltanata geçip,otoriteyi ele aldıktan sonra şu işlere girişti:
a-Durum tesbiti yaptırıp gereken tedbirlere başvurdu.
b-Kemalpaşazâde’den ”savaş gücü olan Müslümanların Safevilerle savaşmasının farz olduğuna” dair fetvayı aldı.
c-divanı toplayıp durumu değerlendirdi ve hazırlıkları başlattı.
d-Ordusuna şöyle hitap etti:
“Malumunuzdur ki,Şeyh Haydar’ın oğlu Şah İsmail,bir rezil nâmerd iken,adını şah koydu ve nice haneleri batırdı.Günden güne fitnesi artarak ,askerleri ile etrafındaki memleketleri çarpmaktadır.Bu gibi mezhebi ve meşrebi bozuk bir insanın sağa sola zarar vermesi nâmus-ı din ü devlete layık değildir.Bu zamana kadar sessiz duranlar gibi bizim de ihmal itmamiz akla uygun değildir.Evvela o müfsidin üstüne seferim vardır.Umarım ki,Allah’ın yardımı da bizimle beraber olacaktır.”

Askerinden de olumlu cevap alan Sultan,uzun ve yorucu bir yolculuktan sonra Ağustos1514’te Çaldıran’da Şah İsmail ile çetin bir bir muharebeye girişti ve İran ordusunu dağıttı.1514 yılı Eylül başında Tebriz’e girdi.Tebriz halkının sevincini, Kemalpaşazade bize şöyle açıklamaktadır:
Çıkarlar şâh-ı Ruma, karşulayu
Yolunu eşg-i çeşmile sulayı
Derilip cümle Olcay-ı latife
Döşerler at ayağına kadife
Urdular yüz sürüp pâyına baş
Döşediler yoluna bî-hadd kumaş


Doğu Anadolu kurtuluyor

Selim, Cuma namazını Uzun Hasan camiinde kılmak istedi.Fakat Kızılbaş,burayı cephanelik yapmıştı.Cami temizlendi, döşendi. Kur’anlar okundu.Hatip hutbeye çıkıp,Hulefa-ı Raşidin’in isimlerini okuduğunda ,halk her birisinin karşılığında ”Radıyallahü anh” deyip ağlamaya ve figana başladı.Çünkü uzun zamandır bu isimleri duymuyorlardı.

Naralardan titredi çarh-ı berin
Sayhalardan inledi rûy-i zemin
Her taraftan zahir oldı velvele
İrdi ol sengin binaya zelzele

Burada işi biten Selim,Amasya’ya döndü.Ertesi yıl1515’te Doğu Anadolu evlâdları olan yiğit Ahmet (hacı Yekta Ahmet)Bıyıklı Mehmet Paşa, Karaşinoğlu Ahmet Paşa ve hâsetsen doğumuzun güzide evlâdı Molla İdris-i Bitlisî’yi Güney-Doğu illerine göndererek Alauddevle’yi ve daha sonra da o illerde hâla şerrini sürdüren Şah İsmail taraftarlarını bertaraf ettirdi.Halkı temiz ve pak mezhep kimseler idi. Fakat, ”Osmanlı giderse, Şah İsmail’in adamları bizlere olmadık işkenceler yapar” korkusu ile sinmişti. Molla İdris’in yapıcı rolü büyüktü. Osmanlı sarayına gelmiş olan İdris, Doğu ve Güneydoğu halkımızı o beladan kurtarmak için çok çalıştı. O şehirler “mahall-i ihtimam ve serhedd-i memalik-i İslam” idiler. O günden beri kardeşçe et tırnak misali beraber yaşadık,inşallah ilelebed de yaşayacağız.

Sıra Memluklu’da

Osmanlı-Memluklu ilişkileri istenen seviyede gitmiyordu.Onlar zaman zaman Osmanlıyı “ehl-i İslam serhaddinin koruyucusu” olarak görüyor, Sultan vefatlarında gıyabi cenaze namazı kılıyorlardı. Bazen de “Mısır için Osmanoğullarından daha büyük tehlike yoktur” düşüncesine kapılıyorlardı. Gerçi zaman zaman bu düşünceleri haklı çıkaran durumlarda olmaktaydı.Osmanlılar açısından ise,olayları bir harbe sürükleyen sebepler şunlardır:
a-Hicaz su yollarının tahrip edilen kısımlarının beraber onarımı işinin Mısır tarafından reddi.
b-Dulkadiroğlu ve Karamanoğlunun Osmanlı’ya karşı Mısır’a sığınması.
c-Taziye ve tebrik görevlerini yerine getirmemeleri.(Fatih’in vefatı,II. Bayezid’in cülüsü.)
d-Osmanlıya Hindistan’dan gelen elçi ve hediyelerin,Mısır tarafından alıkonulması.
e-Sultan Cem ve Sultan Ahmet’in oğullarından Süleyman ve Kasım’ın (Alaaddin) ilticalarının istismarı.
f-Şah İsmail’e karşı Sultan Gavri’nin izlediği Osmanlı aleyhtarı politika.
g-Mısır Memluklularının kendi iç çekişmeleri (Burci ve Bahri Memluklar) ve idarenin halifeyi bir kukla gibi kullanmaları.
h-Haremeyn halkına ve özellikle ehl-i beyte karşı Memluk idaresinin katı tutumu.
I-Halep naibi Hayır Bey, Canberdi Gazali, Halep’de bulunan kâdî ulema ve şeyhlerin Yavuz’a mektuplar yazarak onu Mısır seferine çağırmaları.

Bu sebeplerden dolayı Yavuz hazırlıklarını tamamlayarak 1516 yılının ilkbaharında yola çıktı.”Şah İsmail’e yardımcı olduğundan Mısır üzerine yapılacak bir sava meşrudur” fetvasını almıştı.


Yavuz’un gayesi neydi?


Hoca Sadettin Efendi’nin ”Tâcü’t Tevarih”indeki kayda göre, Kapu ağası Hasan Ağa’nın gördüğü bir rüya ile,manevi alemde ,hazreti peygamber,Haremeyn hizmetini Yavuz Sultan Selim’e vermişti.Bunun üzerine Yavuz askerlerine şöyle hitap etti:
“Allah’a şükür,saltanat bana nasip oldu.Şanımız ve ismimiz âleme duyuldu.Allah şahidimdir ki,gayem Allah’ın kelamını yükseltmektir.Kimsenin memleketinde gözüm yoktur.Revâ mıdır ki,Arap memleketleri,Allah’ın en sevdiği memleket iken,onun kıymetini bilmeyen kimseler eline düşe?Hassaten Harameyn-i şerifeyn ahalisi onların rezil idarelerinde nasıl yönetilir?Yarın kıyamet gününde Hazret-i peygamber’e nasıl cevap veririm?O memleket halkını onlardan kurtarmam lazımdır.Onun için askerimi çektim.Onlarla savaşmak benim üzerime farz oldu. “Şükrü-i Bitlisî de, Devlet adamlarının bazılarının, uzak ve zorlukları dolayısıyla sefere çekingen kalmaları üzerine, onlara şöyle dediğini yazıyor: “Akdeniz’i Kızıldeniz’e bağlar karadan gidemez isem, deniz yolu ile Hindistan’a çıkar oradan Arabistan’a gelerek Harameyn’i yine onların elinden kurtarırım.”
Tarihçimiz Gelibolulu Mustafa Âli ise, Yavuz’un sırf fetih gayesi gütmediğini, bütün muradının sapıklıkları ortadan kaldırmak ve Harameyn’e hizmet etmek olduğunu açıklar.
Bu azim ve niyetle yola çıkıldı. 1516 yılı Ağustos ayında Mercidabık, ocak 1517 de de Ridaniye savaşları kazanılarak Suriye, Kudüs ve Mısır toprakları Osmanlıya ilhak edildi. Böylece cihanda en büyük devlet kuruldu.
Harameyn-i Şerifeyn şerifi Ebu’l Bereket, Selim’i tebrik için oğlu ebu Nuaym’ı Kâbe’nin anahtarları, bazı manevi emanetler ve hediyelerle Mısır’a gönderdi. Sultan, onu büyük bir merasimle karşıladı. Ebu Nuaym, Memluklulardan ve bilhassa Cidde nâibi Kürd Hüseyin’den Halkın çektiği ızdırâbları anlattı. Selim ona çok ikram ve izzette bulundu ve Haremeyn Şerifine bol hediyelerle bir de ferman gönderdi.

Nemiz kaldı bizim milk-i Arab’da
Nice biz tururuz Şam u Hâleb’de,
Cihan halkı kamu’ayş u tarabda
Gel ahi gidelim Rûm illerine

Türküsünü Yeniçeriler söylüyormuş gibi söyleyen Kemal Paşazade’nin imâsıyla, ordu Mısırdan geriye döndü Şam’da koca şeyh Muhyiddin-i Arabi’nin sırrı çözüldü. Cami ve türbesi Yavuz tarafından yaptırıldı.

En büyük saadet

Bu günkü orduların bile zor geçebileceği o çöller, askerî dehâ ve taktik ve Cenab-ı Hakk’ın yardımı ile aşıldı. Çöl sıcağı, susuzluk ve ardı arkası kesilmez Bedevi saldırılarına rağmen…
O uzun yollarda Umerâ ve Ulemâ ile sohbetler edildi, hatıralar anlatıldı, kitaplar yazıldı, kitaplar tercüme olundu.Bedeviler tarafından yağmalanan seyyâr kütüphaneler tekrar ihyâ edildi. Yine bu meyanda, harp tarihinde yer alacak pek çok hadise meydana geldi.
Bunlardan ikisini naklederek konuyu bağlamak istiyorum:
Hoca Saadeddin Efendi’nin babası Hasan Can’ın anlattığına göre Yavuz Sultan Selim, Şam’a vardığında Ümeyye camiine gider ve Şeyh Muhammed Bedahşî’yi ziyaret edip, ondan duâ rica eder. Bunun üzerine Şeyh der ki:
“Siz Allah’ın lütfü ile gözdesiniz. Müslümanların destekçisi ve koruyucususunuz . Sizin duanız kabul olur. Biz duayı sizden bekleriz.”
Fakat Yavuz muvaffakiyeti için Şeyh’ten dua rica eder ve o da dua eder.
Selim, Mısır tarafına gittikten sonra mezkûr Şeyh, Şam halkını toplayarak onlara şöyle hitâb eder:
“Ey Ehl-i Şam, bu sultanı bize göndermesi Allah’ın bir lütfüdür. Sizi zalimlerin elinden ancak o kurtarır. Ne mutlu size ki Allah onu size Sultan etti. Sakın ha sakın, onun idaresinden ayrılmayınız benim dua ve selamımı o yüce Sultan’a iletiniz.”
Şeyh, bir dua ve vasiyet-nâme yazıp Sultan’a verilmesini söyleyerek Ruhunu teslim etti. Mısır seferi dönüşünde emanet yerine ulaşmış, fakat Yavuz Şeyhin vefatına çok üzülmüştür.
Celâlzâde Mustafa’nın anlattığına göre bir gün,devlet ileri gelenleri Pîri Paşaya gelip Mekke ve Medine’ye Anadolu’dan kadı gönderelim dediler.Pîri Paşa da durumu bir mektupla sultana bildirdiğinde,Yavuz şöyle konuştu:
“İslamiyet yeryüzüne yayılalı 900 yıldan ziyade olmuştur.Mekke Allah’ın Haremi ,Hazreti peygamberin başkentidir.Bu zamana gelinceye kadar hariçten onlara kadı gönderilmiş midir?Onların idaresi Hazreti peygamber’in evlâd-ı kirâmı ellerindedir.Onlar Allah’ın ve Resülü’nün komşularıdır. Ben o memleketleri asker çekip varup almadım. Onlar getirip bana teslim ettiler. Ben sultan olduğumda, Allah’tan Mekke ve Medine’nin temizlikçiliğini istedim. Allah bana koruyuculuğunu verdi. Cum’a ve bayram günlerinde hutbelerde benim adım yâd olunur.Bu saadeti bütün dünya sultanlığına değişmem.Mekke ve Medine halkına her türlü ikram ve izzeti yap,onların işlerine karışma.”
Ruhu şâd olsun ;Allah bizleri ve evlatlarımızı da ecdâdına layık insanlar olarak yaşatsın.Amin….


Tarih ve Medeniyet Dergisi, Mart 1994, sayı 1, sayfa 11-15