|
93 HARBİ
SIRASINDA SULTAN 2. ABDÜLHAMİD’İN VALİLERE GÖNDERDİĞİ BİR
EMRİ: GAYR-İ MÜSLİMLERE, ÖZELLİKLE ERMENİLERE YÖNELİK BAZI
MESAJLAR
Prof. Dr. Nuri KÖSTÜKLÜ
Türk
tarihi için çok önemli dönüm noktalarından biri olan 93
Harbi henüz bütün yönleriyle incelenmiş ve
değerlendirilmiş değildir. Halbuki günümüze kadar uzayan
ve günümüz Türk dış politikasını ve diğer sosyal meseleleri
de yakından ilgilendiren pekçok problemin tohumlarının 93
Harbi ve sonrasındaki siyasi gelişmelerde aranması
gerektiği kanaatindeyiz. Batılılarca Şark Meselesi
çerçevesinde palazlandırılan ve Türk dış politikasını uzun
yıllar meşgul eden ve hâlâ da etmeğe devam eden sözde bir
Ermeni meselesinin siyasi tohumları harp sonrası imzalanan
Ayastefanos ve Berlin Antlaşmalarında atıldı. Öteyandan
Ermeni meselesi kadar Türk dış politikasını ilgilendiren
bir Kıbrıs Meselesi de 93 Harbinin siyasi sonuçlarından
biridir. Bunun ötesinde Anadolu’daki Türk siyasi
hakimiyetinin nefes boruları konumunda olan Kafkasya ve
Balkanlar’daki istikrarsızlık ve çalkantılarda 93 Harbi
sonrasındaki oluşumların rolü inkar edilemez. Balkanlardan
ve Kafkaslardan Anadolu’ya yapılan göçler ise 93
harbinin sosyal ve iktisadi boyutlarından biridir.
Türk tarihinde bu derece derin izler bırakan 93
harbi, şüphesiz dönemin Osmanlı yönetimini fevkalâde
sıkıntılara sevketmiş idi. Dönemin Padişahı 2. Abdülhamid,
devletin ve ülkenin fazla zarar görmemesi için bazı
tedbirler aldı. Bu cümleden olmak üzere Padişah, 18
Rebiülahir 1294 (R.20 Nisan 1293- M.2 Mayıs 1877)
tarihinde Valilere gönderdiği bir Emrinde; Harbin
sebepleri ve Rusya’nın niyetlerini ortaya koyarak, gayr-i
müslim vatandaşlara ve özellikle Ermeniler’e yönelik bazı
hatırlatmalarda bulunarak, savaşın gidişatı sırasında
Valilerin bölgelerinde alması gereken tedbirleri bildirdi.
Şimdiye kadar yayınlandığını tahmin etmediğimiz
ve bizce dönemin siyasî gelişmelerini ve Devletin gayr-i
müslimlere, özellikle Ermenilere yönelik endişelerini ortaya
koyan, ve 93 Harbi sonrasında doğabilecek çalkantılara
işaret eden bu fevkalade önemli Emri
önce tam metin halinde verip, daha sonra bunun üzerinde bazı
tahlillere girişeceğiz.
Şimdi, Sultan Abdülhamid’in Vilayetlere
gönderdiği sözkonusu Emr-i ali’yi veriyoruz;
“Bi'l-cümle Vilâyet Vâlilerine Hitâben Tastîr Buyurulan
Emr-i âlî Suretidir.
Ba'del Hitâb
Rusya devleti bu def'a devletimizle kat'-ı
münâsebet ederek ilân-ı harb eylemiş ve her tarafdan
orduları hududumuzu tecavüz etmiş olduğundan Cenâb-ı hayrü'n-nâsırînin
avn ü inâyetine i'timad ve ruhâniyet-i celile-i Hazret-i
Peygamberîye istinad ile bizim dahi silaha sarılmamız lâzım
gelmiştir. Büyük ve küçük kâffe-i teb'amızın malumları
olduğu vechle Rusyalular ötedenberu nazar-ı hırs ve
tama'larını memleketimize dikmiş ve üzerimize gelmeğe
vesile aramaktan bir an ve zaman hâli kalmamış oldukları
misüllü iki sene evvel ektikleri tohum-ı fesadın semeresi
olarak Hersek'de zuhur iden şekâveti garazlarına âlet idüb
Tuna ve Edirne vilâyetlerinin Bulgar sâkin olan mahallerinde
ve Sırbistan ve Karadağ'da fesad ve isyan ocağına ateşler
vererek büyük büyük gâileler çıkarmağa ve dürlü iftira ile
âlemin efkârını aleyhimize çevirmeğe çalışdılar. Maa hâzâ
devlet ve memleketimizin sulh ve âsayişden başka arzusu
olmadığı cihetle muhibbimiz olan devletlerin nasihatlerini
dinlemekden hiçbir zaman geru durmadığımız ma'lum u ılmdir.
Lâkin düşmanın meramı istiklal ve hukukumuzu ve
memleketimizi mahv etmek olduğundan bunlar fedâ olunmadıkça
arzusunu istihsal mümkün olmadığını meydana koydu ve
nihayet hiçbir sebeb-i meşrû' yoğiken üzerimize hücum etti.
Cenab-ı ahkâmü'l-Hâkimîn hakk u adlin câmisi olmasıyla zafer
ve selametimiz takdir-i ilâhîye mazhar olmak me'muldür.
Tarihler isbat eder ki düşmanın bu hareketi devletimizin
şimdiye kadar tesâdüf eylediği müşkilatın hiçbirine kıyas ve
nisbet kabul etmez. Binâenaleyh kâffe-i evlâd-ı vatan hırbet-i
tâmme ile bu mülkün üzerinde olan hukuk-ı müşterekelerini
elyevm nice akvâmı lisan u dîn ü mezheblerini bozarak taht-ı
tahakkum ve esaretinde tutan bir düşman-ı harîsin
tasallutundan sakınmak farizasıyla mükellef olduklarından
kendilerini hilâfet ve metbuiyet nâmına olarak bu yolda
maddî ve manevî ittifak ve ittihada davet eylerim. Ve çünki
taht-ı saltanata cülûsumuzdan beru zikr ve fikrim bütün
Osmanîlerin saâdet ve hürriyet ile yaşaması ve hukuk u
istiklâlimizin muhâfazası kaziyyeleri olub şu maksadımıza
te'sisine muvaffak olduğum Kânun-i Esâsî(yi) en büyük şâhid-i
âdil addederim. Bunun mukâbilinde cümlenizden beklediğim
şey, vazîfe-i tâbiiyyetde sadâkat ve vatanın hukuk u
istiklâlini muhâfazada ittifak etmenizden ibâretdir. İmdi,
sizlere düşen Osmanlıların nâmus ve hukukunu düşmanın
ta'dîsinden hıfz eylemek içün fedâ-yı can etmekde olan asker
karındaşlarınızın gayret ve hamiyyetlerine bakub ve
padişahınızın her şeyde sizinle beraber olduğunu tefekkür
edüb mülkümüzün ve hukukumuzun selâmet ve saâdeti uğrunda
elbirliğiyle fedâkarlık etmek ve cümleniz bir vatanın evlâdı
olduğunuzdan herbiriniz diğer hemşehrilerinizin mal ve can
ve ırz ve namusunu kendü mal ve can ve ırz ve namusu gibi
bilüb ona göre hareket eylemekdir. Şurasını dahi ilâve
eylerim ki insan içün dünyada vatanını sevmekden ve ona
lâzım olan vazifeyi ödemekden büyük şeref ve şan
olmadığından âbâ ve ecdâdınız bu vatanın hukuk ve
istiklâlini nasıl muhâfaza ve vikâye itmişler ise sizlerin
de şimdi o esere hizmet ve vatan-ı umumîde Osmanlılığın şan
ve şerefini âlemin gözü önünde isbat edeceğinizi ve
düşmanımızın nâ-hakk olarak dökmeye sebeb olacağı
kanlarımızın her katresini namusumuzun siyâneti yolunda en
kıymetli bir nişân-ı iftihar bileceğinizi me'mul eylerim. Ve
bir de düşmanımız İslam hemşehrilerinin edyân ve mezâhib-i
sâirede bulunan vatandaşları haklarında kâin su-i kasdleri
olduğu zann-ı bâtılıyla onların ihlâl-i emniyetlerini mucib
olacak harekâtdan Devlet-i Aliyyemizi mes'ul tutmak gibi
umûm hakkında bir nevi himâyet-i münhasıra iddiâsında
bulunmuş olduğundan bi'l-cümle teb'a-i sâdıkamızın
birbirleriyle vatandaşca ve karındaşca hüsn-i muâşeret
halinde devam ve sebat ile şu zann-ı bâtılı her suretle
tekzib edeceklerinde asla şübhe etmem. Ve bu muhârebe
Devlet-i Aliyyemizin hukuk ve istiklâline dokunmak istemiş
olan bir devlet hakkında olub bundan dolayı hayr-hah ve
muhibbimiz olan sâir devletlerle muâmelât-ı dostanemize asla
halel gelmeye(ce)ğinden onların ticâret ve seyahate
memâlikimizde bulunan tüccar ve teb'ası haklarında bir
tarafdan zerre kadar taarruz ve su-i muâmele vukûa
getirilmeyerek her halde mazhar-ı emniyet ve rahat
olmalarına dikkat olunmasını emr ve tavsiye ederim. Sen ki
vâlî-i müşârün ileyhsin vüsûl-i emr-i şerifimde keyfiyet
irâde-i seniyyemi zîr-i idârende kâin elviye ve kazâlar
mutasarrıf ve kâimmakâm ve müdirân ve erkân-ı vilâyet ve
bi'l-cümle ehâliye i'lan ve işâatle mûcib ve muktezâsı üzre
amel ve harekete sarf-ı ru'yet eyliyesin. Tahriren fi'l
yevmi's-sâmin aşer min şehri rebîü'l âhir li seneti erbaa ve
tis'în ve mieteyn ve elf.”
Sultan, Valilere gönderdiği bu emirde, önce 93
Harbinin sebeplerine değiniyor, sonra mevcut gelişmeler ve
muhtemel gelişmeler üzerinde durarak, alınması gereken
tedbirlere işaret ediyor. Bu mantık içinde sözkonusu Emiri
tahlil ettiğimizde şu hükümleri çıkarmak mümkündür;
1- Rusya politikasını Osmanlı’yı parçalamak
üzereni kurmuş ve bu maksatla Ortodoksların hamiliğine
soyunarak, Osmanlı tebası Ortodoksları, Osmanlı yönetimi
aleyhine kışkırtmaya başlamış idi. Sultan, burada
özellikle Hersek, Sırbistan ve Karadağ’da başgösteren
isyan ve karışıklıklarda Rusya’nın rolüne şu ifadelerle
dikkat çekiyor; “Rusyalular ötedenberu nazar-ı hırs ve
tama'larını memleketimize dikmiş ve üzerimize gelmeğe
vesile aramaktan bir an ve zaman hâli kalmamış oldukları
misüllü iki sene evvel ektikleri tohum-ı fesadın semeresi
olarak Hersek'de zuhur iden şekâveti garazlarına âlet idüb
Tuna ve Edirne vilâyetlerinin Bulgar sâkin olan mahallerinde
ve Sırbistan ve Karadağ'da fesad ve isyan ocağına ateşler
vererek büyük büyük gâileler çıkarmağa ve dürlü iftira ile
âlemin efkârını aleyhimize çevirmeğe çalışdılar”.
Hatırlanacağı üzere, Sultan Abdülhamid’in tahta
geçtiği günlerde Aralık 1876’da toplanan İstanbul (Tersane)
Konferansı’nın görünmeyen amacı da, Hersek isyanları
bahanesiyle Osmanlı’nın Batı sınırlarından başlamak üzere
Balkanlar’da siyasi hakimiyetini daraltmak ve bilahare
kaldırmak idi. Nitekim, Kanun-i Esasînin ilanı bile
Konferansı tertip edenleri tatmin etmemiş idi.
Çünkü, Padişah’ın ifadesiyle, “düşmanın
meramı istiklal ve hukukumuzu ve memleketimizi mahv etmek
olduğundan bunlar feda olunmadıkça arzusunu istihsal mümkün”
değildi. 93 Harbi’nin arefesinde Rusya’nın Osmanlı’ya
yönelik niyetleri böyle idi.
2- Tabiiki 93 Harbi’nin sebepleri de bu
niyetlerle doğru orantılıydı. Niyet böyle olunca Padişah’ın
ifadelerinde yerini bulduğu üzere, Rusya,, “hiçbir sebeb-i
meşru yoğuken üzerimize hücum etti”.
Bu günlerdeki siyasi gelişmeleri hatırlayacak
olursak, tersane konferansına katılmış olan devletler 31
Mart’ta Londra’da bir protokol imzalamışlardı. Bu
protokolün ana fikri, “Osmanlı Devleti’nin Hristiyan halk
için vadetmiş olduğu ıslahatı yerine getirmesi ve bu suretle
Avrupa barışının korunması” idi. Bu protokolde, Bosna-
Hersek ile Bulgaristan ve Karadağ’ın Osmanlıdan
koparılmasının ince hesapları saklı idi. Babıâli’nin bu
protokolü reddetmesi, Osmanlı’ya saldırma niyetinde olan
Rusya için iyi bir bahane olmuş ve 19 Nisan 1877’de Rusya
Osmanlı Devletine savaş ilan ettiğini Avrupalı devletlere
beyan etti. Savaş beyannamesinde sebepler şöyle
belirtilmişti;
“Babıâli, Avrupa’nın nasihatlerine saygı
göstermemiştir. Hristiyanların durumunu düzenlemek hususunda
kendisine tavsiye edilmiş olan tedbirleri yerine
getireceğine dair artık kendisine emniyet ve itimat
gösterilemez. Balkanlardaki devamlı kargaşalık güvenliği
bozmuş ve Rusya’nın menfaatlerini sarsmıştır. Bu sebeple
Rusya, Avrupa tarafından da takdir edileceğine âmin olarak
Babıâli’ye karşı savaş açmıştır”.
23 Nisan’da ise, Rus elçiliği, Hariciye Nezaretine resmen
harp notasını verdi.
3- Sultan, daha savaşın ilk günlerinde, yani
Rusya’nın, Osmanlı ile siyasi ve dipmlomatik ilişkileri
kestiğini bildirdiği 23 Nisan’dan tarihinden 9 gün sonra,
savaşın vehametini ve doğuracağı sonuçları daha o günden
görmüş gibidir. Sözkonusu emirde savaşın gidişatı ve
muhtemel gelişmeler hakkında şöyle diyor;
“Tarihler
isbat eder ki düşmanın bu hareketi devletimizin şimdiye
kadar tesâdüf eylediği müşkilatın hiçbirine kıyas ve nisbet
kabul etmez”.
Bu
ifadeler, bu savaşın Osmanlı Devletine ve Türk milletine
neye mal olacağını adeta önceden haber verir gibidir.
4-
Sultan’ın kaygısı, savaş sırasında alınacak tedbirlerde ve
gayr-i müslimlerin takınacağı tavırlardadır. Gayr-i
müslimler içinde ise öncelikle Ermeni faaliyetlerinden
endişe duyulmaktadır. Çünkü, savaşa tekaddüm eden günlerde,
İstanbul konferansı sırasında Patrik Nerses, İstanbul’daki
İngiliz sefiri Henri Elliot’u ziyaret ederek, Bosna
Hersek’in yanısıra “kendilerinin de problemlerinin olduğunu,
Ermenilerin Ermenistan’da haksızlığa uğradığını, bu vesile
ile yapılacak konferansta Ermeniler’in de himaye edilmesini”
isteyerek niyetlerini ortaya koymuşlardı.
Ermeni
kilisesi’nin faaliyetleri ve Rusya’nın tahriklerinden
dolayı Padişah endişelenmektedir. Gönderdiği emirde, “
Bütün vatan evlatlarından, düşmanın tasallutundan korunmakla
mükellef olduklarından, kendilerini hilafet ve metbuiyet
namına olarak bu yolda maddî ve manevî ittifak ve ittihada
davet” etmektedir.
Bu
davetin muhatabını doğru anlayabilmek için sözkonusu
ifadede geçen “hilafet” ve “metbuiyet” kavramlarına dikkat
çekmek istiyoruz. Burada Hilafet kavramıyla muhatap alınan
kitlenin Müslümanlar olduğu açıktır. Dolayısıyla metbuiyet
kavramıyla da geri kalan kitleye gayr-i müslimlere hitap
edilmektedir. Emr’in takip eden cümlelerinde, Padişah’ın
Savaşın devamı sürecinde gayr-i müslimler ve özellikle
Ermeniler’in tutum ve davranışları hususunda endişeye
düştüğü anlaşılıyor. Bu endişelerini şu cümlelerinde
yakalamamız mümkündür;
“taht-ı
saltanata cülûsumuzdan beru zikr ve fikrim bütün Osmanîlerin
saâdet ve hürriyet ile yaşaması ve hukuk u istiklâlimizin
muhâfazası kaziyyeleri olub şu maksadımıza te'sisine
muvaffak olduğum Kânun-i Esâsî(yi) en büyük şâhid-i âdil
addederim. Bunun mukâbilinde cümlenizden beklediğim şey,
vazîfe-i tâbiiyyetde sadâkat ve vatanın hukuk u istiklâlini
muhâfazada ittifak etmenizden ibâretdir.”
Padişah’ın endişesi, Rusların ve diğer bazı
Avrupa devletlerinin hamilik iddiasıyla Osmanlı tebaası
gayr-i müslimleri tahrik etmelerine yönelik duyumların
varlığı idi. Sözkonusu Emirde;
“Düşmanımız İslam hemşehrilerinin edyân ve
mezâhib-i sâirede bulunan vatandaşları haklarında kâin su-i
kasdleri olduğu zann-ı bâtılıyla onların ihlâl-i
emniyetlerini mucib olacak harekâtdan Devlet-i Aliyyemizi
mes'ul tutmak gibi umûm hakkında bir nevi himâyet-i
münhasıra iddiâsında bulunmuş olduğundan bi'l-cümle teb'a-i
sâdıkamızın birbirleriyle vatandaşca ve karındaşca hüsn-i
muâşeret halinde devam ve sebat ile şu zann-ı bâtılı her
suretle tekzib edeceklerinde asla şübhe etmem”
şeklindeki ifadeler, padişahın bu savaş sürecinde kaygıların
hangi noktalarda toplandığını gözler önüne seriyor.
Buradaki “teb’a-i sadıka” ifadesi de zihinlerde
“millet-i sadıka” kavramını çağrıştırmaktadır.
Emrin sonunda da ilgili valilerden işaret edilen
noktalara dikkat etmeleri ve buna göre hareket etmeleri
emredilmektedir.
Bilindiği üzere, 93 Harbi Osmanlı açısından
Sultan’ın “devletimizin şimdiye kadar tesâdüf eylediği
müşkilatın hiçbirine kıyas ve nisbet kabul etmez”
şeklindeki daha savaşın ilk 10 günü içindeki
tespitlerini tamamen doğrular şekilde hezimetle
sonuçlandı. Ayastefanos ve arkasından Berlin antlaşmalarının
getirdiği siyasi ortam ve Balkanlar ve Kafkaslardaki göç
dalgaları, bugün Türkiye Cumhuriyeti’nin dış politikasını
meşgul eden sözde Ermeni meselesi, Kıbrıs meselesi vb.temel
problemleri de doğurmuş oldu. Sultan Abdülhamid’in 93
Harbinin ilanının daha ilk 10 günü içinde savaşın sebebi,
gidişatı ve sonuçları noktasında yaptığı bu
değerlendirmeler, ve özellikle Ermeniler’in tutum ve
davranışlarına yönelik kaygı ve endişeler bir bir
gerçekleşti. Ayastefanos Antlaşmasının 16. ve Berlin
Antlaşmasının 61. maddelerine Ermenilerle ilgili hükümler
girerek ilk kez sözde bir ermeni meselesi Uluslararası
hukuka getirilmiş oldu.
DİPNOTLAR
Atatürk İlkeleri ve İnkılâp Tarihi Araştırma ve Uygulama
Merkezi
DÜNDEN BUGÜNE
ERMENİ MESELESİ SEMPOZYUMU
(23 Mayıs 2003)
Konya-2003
Sayfa: 69-75.
|