DEVŞİRMELERİN HUKUKİ DURUMLARI ÜZERİNE
Doç. Dr.
Gümeç KARAMUK*
Türkçe
özet
Toynbee'nin "A Study of History" adlı ünlü kültür
morfolojisinde Osmanlı İmparatorluğu'nun uzun ömürlülüğünü
irdelerken geliştirdiği göçebe devlet tezinde Devşirme
kurumuna uyguladığı köle kuramı, bu makalenin çıkış
noktasıdır. Bu makalede üstünde durulmak istenen husus,
Devşirmelerin, bilim adamları tarafından görüş birliğiyle
şeriat kapsamındaki kölelik olarak algılanan hukukî
durumlarıdır. Köle tezini desteklemek için şimdiye kadar
ileri sürülen gerekçelerin ikna edici bulunamamasından
hareketle, bir öneri olarak - 1975'te bir doktora tezi
çerçevesinde yayımlanmış ve konunun tartışılmasının hâlâ
gerektiği görüşüyle şimdi kısa bir Giriş'ten sonra
değiştirilmeden Türkçesi - aktarılan bu satırlarda,
Devşirmenin, kendi tebasının düzenli ve kurumlaştırılmış bir
toplama olarak özgün bir Osmanlı uygulaması olmakla ve
dolaysız bir öncel tanımamakla kalmayıp, devşirilenleri
artık klasik İslâm askerî ve yönetim köleleri kategorisine
sokmaya uygun olmayan bir toplumsal ve siyasal ortam üzerine
kurulmuş, tek ve tarihsel bakımdan atipik bir olay olduğu
görüşü savunulmaktadır.
Anahtar
sözcükler: Osmanlı İmparatorluğu, Devşirme, Yeniçeri, Askerî
kölelik, İslâmî kölelik.
English
Abstract
The
starting-point of this article is the theory of slave,
applied to the Devşirme-institution by Toynbee in
connection with the thesis that he developed whilst he
researched the longevity of the Ottoman Empire in his famous
morphology of civilization called "A Study of History". The
matter of this article is the legal state of the levied
subjects, considered by the scholars unanimously as slavery
according to the Islamic law. As the arguments presented
hitherto to support the theory of slave are not found
convincing, the standpoint of the following text - published,
except the introduction, 1975 as a short excursus in a
dissertation and now, while regarding the discussion of the
matter as still necessary, appears in Turkish - defends, as
a proposal, the opinion that the Devşirme, as the
regular and institutionalized levy of the own subjects is
not only an original Ottoman practice without an immediate
forerunner, but is also a unique and non-typical phenomenon
based on a social and political environment which no longer
allows to classify the levied persons in the category of the
classical Islamic military and administrative slaves.
Keywords:
Ottoman Empire, Tribute of blood, Janissaries, Military
slavery, Islamic slavery.
Giriş
Aşağıdaki
yazı 1975 yılında yayımlanan doktora tezimde
bir arasöz olarak yer almıştı.
Yazılış nedeni ise, Osmanlı egemenliğinin Hıristiyan
Ortodoks dünyada uzun süre varlık göstermesini açıklamaya
çalışan Toynbee'nin göçebe devlet tezinin
özetle şu tartışması olmuştu
:
Bu
egemenliğin uzun ömürlülüğünü araştırırken, Toynbee Osmanlı
sistemini peşinen göçebe imparatorluklarından biri olarak
algılıyor ve onlarla karşılaştırıyor. Bozkırdaki toplum
yapısının, göçebelerle onların "insan olmayan sürüleri"nin
bileşimi olduğunu varsayıyor. Bu ortamda göçebenin,
sürüsünün sırtından geçinen bir parazit olmadığını
belirtiyor, çünkü her iki taraf birbirine muhtaçtır: Göçebe,
sürüsünün ürünlerini kullanırken, onu geçindirmek
zorundadır; bu işi de özel olarak eğittiği evcil hayvanların
yardımıyle yapıyor. Ancak, göçebeler uygarlaşmış bir ortamda
yerleşik düzene geçtikleri zaman, bu toplum yapısı "yurtsuz
kalmış göçebeler" ile "yerli insan sürüsü" bileşimine
dönüşüyor. Bu yeni yapıda eski göçebe artık "sürüyü"
geçindirmek zorunda kalmadığı gibi, üstelik "üretmeyen bir
egemen sınıf olarak ... üretken bir halkın emeğinden"
geçinerek ekonomik bakımdan gereksiz hale geldiğinden,
"sürü"nün paraziti oluyor.
Göçebe
devlet kuruluşlarının kısa ömürlü olmasını Toynbee işte bu
çoban sürü ilişkisindeki karşılıklı işlev bozulmasıyle
açıklıyor. Göçebe kuruluşu olarak dolaysız biçimde göçebe
düzenine bağlandığını varsaydığı Osmanlı İmparatorluğu'nun
yanı sıra uzun ömürlü olabilmiş ve yine göçebe
imparatorluklarından saydığı Part Devleti ile Abbasî
Halifeliği'nin başarısını da, "yüksek göçebe sanatı" olarak
adlandırdığı yardımcı hayvan eğitimini "yerleşikliğin
şartları"na uygulamış olmalarında görüyor: Yardımcı
hayvanların yerini, çobana (Padişaha) "insan sürüsünü"
(Reayayı) geçindirme ve yönetmede destek veren yardımcı
insanlar (köleler) almıştır. "Reaya" sözcüğünün dar
anlamıyle "sürü" demek olması, bu tezin ilham kaynağıdır.
Osmanlıların, kendilerinden önce de sonra da başka örnekleri
olduğu gibi, kavimlerüstü bir imparatorluk fikrini
işleyerek, fethedilmiş bölgelerin halkına devlet yönetimi ve
savunmasına katılma imkânını vermelerini ilke olarak doğru
değerlendiren Toynbee'nin, Osmanlılardaki memur ve asker
edinme biçimini, göçebe uygulamalarını yerleşik düzenin
şartlarına aktarma olarak görmesi ilgi çekici olsa da, ufak
bir fatihler tabakasının yönettiği imparatorlukların
çözümlenmesinde, köle kadrolarına dayanan Doğu yönetim
tipinin en gelişmiş örneği olarak gördüğü Devşirme kurumunun
oluşumunu açıklamaya yaramıyor. Bunun ötesinde birçok
araştırmacı tarafından yine dar sözcük anlamıyle "köle"yi
ifade eden, fakat sadece Devşirmeleri değil, doğuştan
Müslüman Türkleri de tanımlayabilen "kul"un Türkçe'deki
geniş anlamı göz ardı edilerek, Osmanlı sivil ve askerî
yapısında "Kapıkulu" olarak adlandırılan ulûfeliler de
hukuken Memlûklar gibi eski köle kadrolarıyle bir
tutulmuştur.
Neredeyse
otuz yıl önce Osmanlı yapılanmasıyle ve bu arada Devşirme
sistemiyle ilgili kaynak ve araştırmalara başvururken
karşılaştığım işte bu köle kuramının doyurucu olmadığı gibi,
çelişkiler de yarattığı kanısına vararak kaleme aldığım ve
tartışmalara ne ilâhiyatçı ne de hukukçu olan ve alanın
dışından bir kişi olarak bir soru işareti katmanın ötesinde
bir iddiası olmayan görüşlerime, yabancı literatürde hem
olumlu, hem ikna edemeyen olumsuz atıfta bulunulduysa da,
alanın Türkiye'deki uzmanlarına ulaşmamışa benziyor. Bundan
dolayı söz konusu satırlarımı değiştirmeden ve yazılışından
bu yana çıkan Devşirme araştırmalarını içine işlemeksizin
Türkçe'ye aktarıyorum. Çeviride kaçınılmaz sözcük
eklemeleri, yabancı dildeki alıntıların Türkçe karşılığı,
Almanca orijinal metnin sonundaki başvuru malzemesinde yer
alan, fakat metin içinde gönderme yapılmamış olan bir eserin
dipnot olarak gösterilmesi (dn. 24), yine Almanca orijinal
metinde bu sefer metin içinde gönderme yapılmış, fakat
arasözün çıktığı tezde yer aldığı için başvuru malzemesine
katılmamış olan bir eserin dipnot olarak gösterilmesi (dn.13),
26. dipnottaki referanslardan vaktiyle tarafımdan
kullanılamamış olan ilk eserin bu dipnotta ve kaynakçada
gösterilmesi ve nihayet bir bilim adamıyle ilgili yeni bir
dipnot (dn.8) gibi az sayıda ve içeriğin kaleme alındığı
zamanki bilgi aşamasını yükseltmeden yapılan eklemeler -
dipnot teknikleri arasındaki farklardan kaynaklanan iki
dipnot sunuş değişikliği (dn. 5, 6) ile Almanca orijinal
metinde gönderme yapılmış ve arasözün çıktığı tezin
bibliyografyasında yer almış, fakat kullanımları sadece
arasöze sınırlı olmadığından, başvuru malzemesine katılmamış
olan kaynak ve araştırmaların dışında - köşeli ayraçlar
arasında bulunacaktır. Buna karşılık Almanca orijinal
metinde yer alan Türkçe teknik terimlerin açıklamalarına bu
çeviride yer verilmeyecektir.
Arasözün
çevirisi
Yeniçerilerin ve bütün öteki Kapıkullarının, en küçüğünden
en yüksek devlet memuruna kadar, istisnasız Padişahın
köleleri olduğu görüşünün savunucuları o kadar çok sayıda ki
- bu arasözün sonunda değinilen yazarlardan Devşirmelerin
statüsüne dair açıklama yapanlar arasında bulunanlar da
dahil - burada tek tek adlandırılmaları imkânsız. Köle tezi
herşeyden önce çağdaş Batı raporlarına dayanır ve o ölçüde
eskidir. Bilimsel bir tez olarak ise, bildiğim kadarıyle,
ancak Lybyer tarafından 1913 yılında geliştirilmiştir.
Papoulia'nın uzman araştırması
bu eski açıklamayı yeniden gözden geçirip Devşirmenin
işleyiş ve görüntüsünü, önemli kaynakları dikkate alarak
titizlikle araştırmış ve isabetli bir biçimde betimlemiştir.
Devşirmenin, Yeniçeri ocağının ve Pençik'in başlatılması
zamanı üzerinde durmayacağım. Bu konuyla ilgili başka
araştırmacıların yanı sıra Vryonis ve Ménage görüş
bildirdiler.
Papoulia'da Osmanlı İmparatorluğu'nda Hıristiyan çocukların
toplanmasına dair yer alan en eski işaretlere bir tamamlama
olarak sadece sayın Profesör Dr. Ludwig Forrer[]'in
bana aktardığı bir başka kaynağa değinmek isterim: Bu,
hümanist ve Floransa Devlet Şansölyesi Coluccio Salutati'nin
Moravya Markgraf'ı Jost'a gönderdiği 20 Ağustos 1397 tarihli
mektuptur. Burada, Türklerin (Teucri - Türkleri Troiani'ye
[Truvalılara] bağlayan eski rivayete göre) askerlerini
şaşırtıcı biçimde savaşa eğittikleri, av ve işlerle
dayanıklı kıldıkları ve koşma, atlama ve gündelik derslerle
güçlendirdikleri anlatılıyor. Devşirilen kişilerin
zikredilişi özellikle ilgi çekici: "Decem vel duodecim
annorum pueros ad militiam rapiunt, venationibus et
laboribus assuefaciunt atque durant, ad currendum
exsiliendumque quotidiana doctrina et experientia strenuos
reddunt"
["On veya on iki yaşındaki oğlanları askere kaçırıyorlar, av
ve işlere alıştırdıkları gibi, dayanıklı da kılıyorlar,
koşup atlamaları için gündelik ders ve deneyimle
güçlendiriyorlar"]. Bu açıklama da başlangıçta herhangi bir
çocukluk yaşına bağlı olmayan Pençik vergisine değil,
hedefli bir toplama olarak özellikle Devşirmeye işaret edişe
benziyor. "Kaçırma" kavramı gerçi toplama hakkında şüphe
uyandırabilir, ancak, olayların şaşmaz bir belgesi olarak
değerlendirilmesi gerekmez; o zamanlarda yeni ve henüz
eksiksiz düzenlenmemiş bir kurum olan Devşirmenin Batı'da
çocuk kaçırma olarak algılandığı düşünülebilir.
Bu
arasözde üstünde durmak istediğim tek husus, Devşirmelerin,
bilim adamları tarafından görüş birliğiyle şeriat
kapsamındaki kölelik olarak algılanan hukukî durumlarıdır.
Köle tezini desteklemek için şimdiye kadar ileri sürülen
gerekçelerden benim görebildiklerimin arasında tamamen ikna
edici olanını bulamadım. Bunun ötesinde, Devşirmenin, kendi
tebasının düzenli ve kurumlaştırılmış bir toplama olarak
özgün bir Osmanlı uygulaması olmakla ve dolaysız bir öncel
tanımamakla - Claude Cahen haklı olarak bu açıklamaya
eğilimlidir
- kalmayıp, devşirilenleri artık klasik İslâm askerî ve
yönetim köleleri kategorisine sokmaya uygun olmayan bir
toplumsal ve siyasal ortam üzerine kurulmuş olduğu görüşüne
vardım. Bundan dolayı konunun derinliğine inen çalışmaların
en yenisi olan Papoulia'nın araştırmasının bazı noktalarına
değinmek zorundayım.
Papoulia
gelecekteki saray, devlet ve ordu hizmetleri için
devşirilmiş çocuklara İslâm hukukuna göre kölelik durumunu
atfetmektedir; çalışmanın sonuna kadar mantık ve
tutarlılıkla yapılandırılan işte bu varsayımda yazardan
ayrılıyorum. Papoulia, Lybyer'in tezini düzelterek, "kapıya
çıkmayı" azat edilmek olarak kabul ediyor. Böylece Devşirme
daha baştan toplumsal bir görüngü olarak askerî köleliğin
tarihine yerleştirilmekte ve efendi uşak ilişkisi üzerine
kurulmuş olduğu gerekçesiyle buna uygun tipik bir olay
olarak ele alınmaktadır (Papoulia: 1, 24, 33 dn. 25, 42-49,
56). Önsel olarak bu ilişkiye bir kişinin mal mülk sayıldığı
köleliğin sosyolojik tanımı uygulanmakta ve bundan dolayı da
Kapıkullarının Padişah ile olan ilişkisi bağımlılık ve
velâyet ilişkisinin hukukî kalıbında irdelenmektedir (Papoulia:
4-10, 24-29). Bu türetme, gelişmesi ilk Arap Halifesi'nden
beri dikkate alınması gereken tipik, sosyolojik bakımdan
açıklanabilir bir görüngünün söz konusu olduğu varsayımından
çıkıyor (Papoulia: 12-23). Böylece dönüp dolaşıp tekrar
çıkış noktasına varılıyor, o da "Osmanlı İmparatorluğu'nun
köle kurumunun İslâm dünyasının öteki köle kurumlarınınkine
benzer şartlar altında ortaya çıktığı" (Papoulia: 36v.d.) ve
zaman içinde kabile yapısının dağılması sonucu böyle bir
kurumun oluşumuna yol açacak toplumsal yapının bulunduğu (Papoulia:
24, 36). Ancak buna karşılık, Osmanlılarda bu kurumu
yaratacak somut gereksinimlerin öncelikle var olduğu
hatırlanmalıdır. Dolayısıyle, Papoulia'nın yönteminden
ayrılmamak üzere, kurumun işlevini devindirici, yapısını ise
sonuç belirtisi olarak görmekteyim. Bu yapının öteki İslâmî
köle kurumlarınınkine görünüşte yakın olmasının anlaşılması
güç değildir. Toplanılan oğlanlar, o zamana kadar
kullanılan, gerçek anlamda savaş esiri olan ve
yetiştirilmeleri için özel bir eğitim düzeni kurulmuş olan
Pençik oğlanları ile aynı eğitim yolundan geçiriliyorlardı.
İşte yeni asker toplama biçimine, Devşirmeye geçişin
kendisi, Gulam sisteminin hukukî niteliğinin devrimci bir
değişimi olarak anlaşılmamalı mı? Orhan'ın Yaya denemesi,
var olan ve doldurulması gereken bir yapının değil, zaman ve
mekâna bağlı, yani benzersiz bir gereksinimin Devşirme için
belirleyici olduğuna dair önemli bir ipucu gibi geliyor.
Orhan'ın zamanında yönetici tabaka artık epeyce Selçuklu
geleneği doğrultusunda bilginleşmişti; eğer sorun, gerçekten
var olan bir yapıya uygun çözüm bulmak olsaydı, [Orhan] Yaya
denemesine hiç girişmez ve böylece İslâm dünyasında
alışılmış bir uygulamanın yerine bir yenisini koymazdı. Bu
bile yeni anlayışı açığa vuruyor. Sürekli paralı ordu
birliği aranıyor, ve bu arayış ardı ardına üç değişik çözüme
varıyor; bunlardan ikincisi, Pençik, I. Murad zamanında
ilkece Selçuklu İslâm geleneğini sürdürüyor. Diğer İslâmî
siyasal örgütlenmelerdeki gibi köle kurumunu gerektiren bir
yapı olsaydı, yeni bir denemeye girişmeksizin, ordu ve
yönetim aygıtını savaş esiri ganimeti ve köle satın alma
veya kaçırma yoluyle ayakta tutmak, daha kolay olurdu.
Devşirmeden gelen Yeniçerilerde, klasik askerî köle kolcu
kıtalarında görülen hükümdardan kopma eğilimi yoktur (Papoulia'ya
göre: 33). Bu Yeniçeriler yükseliş devrinde de isyan
ettiler, fakat gayeleri, olsa olsa işlerine gelmeyen bir
taht adayını veya hükümdarı bir başkasının lehine
reddetmekti; o başkasını da hiç hanedanın dışında, örneğin
kendi çevrelerinde, aramadılar ve desteklemediler ki bunu
Papoulia da vurguluyor (Papoulia: 18-20, 22). Bu, İslâm
dünyasının klasik köle ordularının bizzat hükümdarlığı
hedefleyen eğiliminden ilkece farklıdır. Başka bir fark da,
o köle muhafız kıtalarının, Papoulia'nın belirttiğine göre,
"başlangıçta dış düşmana karşı askerî güç olarak
düşünülmemiş" (Papoulia: 35) olmalarıydı; Yeniçeriler ise
kuruldukları dönemde yabancı toprakların planlı zaptı için
öngörülmüşlerdi; halbuki I. Murad kendi güç alanında
otoriteye sadık bir sipahiler çevresine sahipti ve, fetihler
zoraki bir durdurulmaya uğramadıkça, zaptedilmeleri için bir
köle ordusu kurmak zorunda kalabileceği kimi Türkmen
akıncılarının başkaldırmalarını da beklemiyordu. İşin püf
noktası bence, Devşirme düşüncesinin esas çekirdeğini
oluşturan ve bunun ötesinde daha derinine giden bir
değişimin asıl kaynağı olan Balkan fetihleridir.
Egemenliğin yayılmasının ve yabancı bir kültür çemberinin
sürekli zaptının yarattığı sorunlar, özellikle Fetret
Devrinden önce kanımca sadece alışılmış İslâmî geçmişe
yönelmeyen, hatırı sayılır ölçüde de deneysel-yaratıcı
güçten kaynaklanan tedbirlerle çözüldü.
Papoulia
da Reayanın köleleştirilmesinin ve zoraki
Müslümanlaştırılmasının şeriat ile bağdaşamazlığı
olan sıkıntılı noktaya eğiliyor (s. 42-49, 109 dn.1); bu
sorunu Wittek Şafiî öğretisi ile çözmeye çalışmıştı.
Bilindiği gibi, Boşnaklar zaptedilmelerinden hemen sonra
gönüllü olarak İslâmı kabul ettiler ve özel bir lütuf
göstergesi olarak II. Mehmed'den yine de devşirilme hakkını
aldılar. Dolayısıyle bu, Osmanlı açısından kölelik ve azat
edilmişlik durumuna yerleştirmek olarak değil, hukuken
özgür, Padişaha tamamen amade Kapıkullarının ayrıcalıklı
zümresine kabul etme olarak düşünülmüştür. Gerçi Papoulia
haklı olarak dinin bir tedbirin tek ölçütü olmadığını,
devlet çıkarının önemli bir rol oynadığını söylüyor; ancak
bundan, Devşirmenin şeriata ve devlet çıkarına rağmen köle
edinmeye hizmet ettiği sonucunu çıkarıyor. Şeriata ters
düşen, fakat dünyevî kaygılara dayanan bir tedbir örneği
olarak "kardeş katli yasası"nı anıyor. Ancak, Dilger[]
kardeş
katlinin bir "yasası"ndan söz edilemeyeceğini inandırıcı bir
biçimde kanıtlamıştır (Karamuk: 61 dn. 1).
Ménage ise, bu gerçekten düşündürücü uygulamayı tuhaf bir
biçimde şeriatla bağdaştırarak gerekçelendiren hukuk
bilginlerinden Sadeddin ve İbn Kemal'i zikretmektedir.
Madem ki devlet çıkarının teokratik devletlerde de "hep
biçimlendirici bir rol oynadı"ğı (Papoulia: 47)
tartışmasızdır, o zaman hele de mutlak hükümdar ve tahakküm
siyasetçisinin ta kendisi olan Osmanlı Padişahının,
otoritesine dayanarak, köle değil, özgür tebadan olan
itaatli asker ve devlet hizmetlileri tutabildiği açıklaması
kendiliğinden akla gelmez mi? Padişahın başkalarının
çocuklarını kullanma yetkisi, şeriat tarafından
sınırlandırılan istibdadından kaynaklanmaktaydı. Zimmîleri
köleleştirmek, şeriata aykırıydı; fakat mutlak hükümdar
olarak, özgür olsun, olmasın, her bir teba mensubunu
hizmetine yerleştirmeyi, şeriat yasaklamıyordu. Nitekim bu
imkânı Osmanlı Padişahları kullanmışlardır - onlardan hiç
birinin İslâmın buyrukları karşısında aldırışsız kalmadığı,
şüphe götürmez. Çağdaş Batılı gözlemciler, toplanan
çocukları köle olarak algılamış olabilirler (krşl. Papoulia:
3 dn.7, 6, 62-66). Dış görünüşe bakıldığında, fiilen bir
efendi uşak ilişkisi söz konusuydu, ancak onlar hukukî bir
değerlendirmeyi yapabilecek durumda değillerdi. Papoulia da
Batılı gezginlerin ve tanıkların yüzeysel bilgilerinden söz
ediyor (Papoulia: 79). Ayrıca akılları karıştıran bir durum
daha vardı; Acemî Oğlanların ve özellikle İç Oğlanların
arasında Padişahın köleleri de bulunmaktaydı - Devşirme
olmayan, fakat kendilerine, efendileri olan Padişah
tarafından Devşirmelerin sahip olduğu devlet hizmetinde
yükselme fırsatı verilmiş olan oğlanlar. Başka bir deyişle,
Padişahın mutlak devlet başkanı ve kuramca başkumandan
olarak tasarrufunda bulunan bir alanda köleler ve
Devşirmeler buluşmaktaydılar.
Bundan dolayı eski bir İç Oğlan olarak Alberto Bobovio'nun
bile "kapıya çıkma"yı, yani saray okulundan veya askerî
kışladan saray hizmetine veya asker ocaklarına terfi
ettirilmeyi, azat edilme olarak algılamış olması (Papoulia:
5 dn. 15), şaşırtıcı değildir. Son derece sıkı tutulan
eğitim döneminin bitmesini fiilen azat edilme olarak
algılamış olabilir; üstelik her "çıkma" Padişahın yazılı
iznine tabiydi. Devşirmelerin hukukî kölelik durumu üzerine
bir Müslüman gözlemciye ait tek açık deyişe gelince, son
zamanlarda Ménage yeniden İdrîs Bitlîsî'deki tarih
aykırılıklarına işaret etmiştir;
İdrîs Bitlîsî Akkoyunluların eski bir yüksek memuru olarak
Osmanlı geleneklerine yabancıydı ve klasik yüksek İslâm
mirasının taşıyıcısı olarak köle ordularını sıradan bir şey
olarak görüyordu. Bundan dolayı Devşirmenin şeriata aykırı
olmadığı, aksine hayırlı bir iş ve saray hizmetinin onuru
itibarıyle de cömertçe bir iltimas
olduğuna dair "haklı çıkarma denemesi" (Papoulia: 48), boşa
harcanmış bir emektir. Papoulia bu açıklamayı, kurumun gayri
meşruluğunu kavramanın şüphe uyandırıcı bir örtbas edilişi
olarak yorumlamakta (Papoulia: 48 v.d. dn.15, 58 dn. 43).
Yine de kanımca ağır basan devlet çıkarı, şeriatı
zedelemeyen, fakat devlet hukuku ve yönetimle ilgili mevcut
çerçeve modelini yeni kategorilerle genişleten dürtüydü.
Zimmîlik durumuna geçmenin olağan yolu olan Cizye
ödemesinden yalnız Devşirme yakınları değil, sınır
bölgelerinin yöresel şartlara bağlı özel görevler yüklenen
halk kesimleri de bağışıktı. Demek ki Ehl'i Kitab'a Zimmî
durumunu devlete yarayacak değişik, hem de kendisi
tarafından belirlenmiş itaat sergileme biçimleri
karşılığında bahşetmek, Padişahın elindeydi. Devşirme bence
devletin halka, çocuklarını Müslümanlar tarafından verilecek
sivil ve askerî hizmet için toplatmak ile buyruğa karşı
gelmenin cezasını göze almak arasında seçim yaptıran bir
hizmet istemiydi. Hanımevlâdı kentlilerin veya işe yaramaz
serserilerin ocağa girmeleri gibi, Devşirmenin hiçe
sayılması karşısında Osmanlı tarafından sert suçlamalar
yöneltilmiştir; ancak, bu sesler, doğuştan Müslüman
olanların ocağa girmelerinden yakınırken, şeriatın
zedelenmesinden söz etmiyorlar. Bu ocak bir köle ve
azatlılar kıtası olsaydı, böyle bir protesto yüzyıllar
boyunca bir defadan fazla duyulurdu.
Papoulia'nın görüşünün aksine,
"çıkma"nın azat edilme anlamına gelmediğini, Ménage ve Repp
açıklamışlardır, fakat Devşirmelerin köle olarak
kaldıklarını göstermek için. Repp bir olayın çağdaş bir
anlatısını aktarıyor; buna göre Sadrazam İbrahim Paşa'nın
(1523-1536) Divan toplantısındaki tanıklığı Rumeli Kazaskeri
Molla Fenârî tarafından, İbrahim'in bir "abd-ı gayri matuk"
("unmanumitted slave" [azat edilmemiş köle]) olduğu
gerekçesiyle, onaylanmamış. Ertesi gün Molla Fenârî
Sadrazamı, kendisine Padişahtan alınmış itaknameyi vermekle,
toplanmış Divanın huzurunda ikinci defa mahçup etmiş.
Repp'in aslında ilgi çekici katkısı, Ménage'a, bir
Devşirme'nin "çıkma"dan sonra da köle olarak kaldığı
hususunda katılmak isteyişinde boşa harcanıyor, çünkü
İbrahim bir Devşirme değil, satın alınmış köleydi. Bunun
karşılığında Kazasker'in tavrıyle İbrahim'in mahçup
edilişini anlatan yer ise çok aydınlatıcı. Divanda bir kaç
Ulemanın yanı sıra, çoğunluğu Devşirme kökenli Kapıkulu olan
makam sahipleri de oturuyordu. Kapıkulları gerçekten köle
olsalardı, İbrahim kökeninden utanmak zorunda kalmazdı.
Bunun ötesinde ama Repp'in şu tahmininin doğruluğuna
inanıyorum: "that Ottoman legists of this period tended
normally to overlook the technically servile status of such
men" ["alışılagelmiş olarak bu dönemin Osmanlı
hukukçularının, bu gibi adamların kölelik durumunu
görmemezlikten gelme eğiliminde oldukları..."] (Repp: 139).
Ne olursa olsun, Molla Fenârî'nin sergilediği gibi kılı kırk
yarma tavrı, kuraldan değildi ve [böyle bir duruma] herhangi
bir Devşirme bağlamında rastlamadım.
Ménage'ın, "çıkma"nın bir
azatlık olmadığını açıklamak amacıyle sunduğu örnekler de
kanımca Devşirmelerin özgür statülerine işaret etmektedir,
çünkü II. Murad'ın her iki İtaknamesinden aktardığı
yerlerde, azat edilecek olanların, bütünün içinde sınırlı
bir grup oluşturdukları, yani Kapıkulları arasına kabul
edilmiş, satın alınmış köleler oldukları yorumunu engelleyen
açık bir işaret yoktur.
Ménage'ın üçüncü örneği II. Mehmed ile ilgili. Fatih Tercan
Otlukbeli savaşında (1473) Akkoyunlu Türkmen Beyi Uzun
Hasan'ı yenilgiye uğrattığında, şükran ifadesi ve hayırlı
bir iş olarak, sefere katılmış olan bütün kölelerinin azat
edilmesini buyurmuştur. Bu açıklama, konuya değinen en eski
Osmanlı kaynağının metninden ortaya çıkmaktadır.
Köle kıtalarıyle ilgili kendi anlayışına uygun biçimde
askerî birliklerinin kitle halinde azat edilmelerini
varsayarak bu haberi kendine göre biçimlendiren, yine İdrîs
Bitlîsî'dir. Azatlılar için gerçekte olabilecek bir ordunun
büyüklüğünde ve ayrıca İslâm dünyasında şüpheli ölçüde
klasik bir sayı veriyor: 40'000.
[Bu sefere Şehzade Mustafa'nın kölesi olarak katılan]
Angiolello'nun [aynı olayla ilgili] açıklaması ise, "...&
fece anche liberi tutti li suoi schiaui, che si trouauano in
campo, con questa conditione, che niuno fusse in libertà di
abbandonarlo, ma fussero huomini del Signore, come gli altri
stipendarij, che non sono schiaui, & posson fare della lor
robba quel che lor piace..."
[yazım aynı] ["... ve ayrıca karargâhta bulunan bütün
kölelerini azat etti, şu şartla ki, hiç biri orayı terketme
özgürlüğüne sahip olmayacak, aynen köle olmayan ve
istedikleri gibi hareket edebilen öteki ulûfeleliler gibi,
Padışah'ın adamları sayılacaklardı, ..."], kölelerle
Padişahın hizmetinde bulunan ve dolayısıyle özgür olmalarına
rağmen kendisine tamamen bağımlı olan Kapıkulları arasında
bir ayrım içermektedir; Angiolello'nun "stipendarij" ile
Timarlı Sipahileri kastetmiş olması düşünülemez. Mehmed'in
azat ettiği öteki köleler, anlaşılan İstanbul'dan
beraberinde götürdüğü, hangi işlevleri olduysa, kişisel
köleleri
ve savaş esirleriydi.
Papoulia'nın, Devşirmeleri köle
ve "çıkma"dan sonra da azatlılar olarak görmesi, Padişahın
onları idam ettirebildiği, mallarını müsadere edebildiği
veya, ardılları olmaksızın öldüklerinde, onların mirasına
sahip olabildiği gerçeğine dayanmaktadır (Papoulia: 5, 8
v.d., 28). Miras hakkına sahip yakınları olmadan ölen bir
Yeniçerinin kalıtı ocağına kaldığı için, araştırmacı,
"Padişahın, dolaysız ardılları olmadan öldüklerinde, öteki
sabık kölelerinin, yani yüksek makam sahiplerinin, genel
vârisi olduğuna" (Papoulia: 5) dayanarak, hakkından
vazgeçtiğini varsayıyor. Yeniçeriler gerçekten eski köleler,
yani azatlı olsalardı, o zaman elbette vârisler
sıralamasında "yapay yoldan geri kalan vâris" [‘asabat as-sababiya][]
kimliğiyle
devlet hazinesi bünyesinde algılanacak olan ocağa göre
önceliğe sahip olan Padişahın bir feragatı gerekirdi. Ancak
burada köle sahibinin mirasından vazgeçmesi değil, Acemî
Oğlanlar için de geçerli olan miras hukukuna dayalı bir
süreç söz konusudur.
Vâris bırakmadan ölen makam sahiplerinin durumu da farklı
değil. Onların da mirası, vârissiz ölen her Reayanınki gibi,
devlet hazinesine kalıyordu. Mülkleri gerçi "Dış hazine"nin
fazlasından tamamlanan "İç hazine"ye sokuluyordu; fakat bu,
[başka kaynakların yanı sıra] Mısır eyaletinin gelirlerinden
oluşan Padişahın özel kasasına [ceb-i hümayun] akmıyordu.
Bunalım dönemlerinde "Dış hazine" sıkça "İç hazine"den
beslenirdi. Her ikisini de, Osmanlı Padişahı gibi
"yeryüzünde Tanrı'nın gölgesi" sayılan bir devlet başkanı
şeriat çerçevesinde ilkece kullanabilirdi. İdamlar ve
müsaderelere gelince, Padişahın böyle talimatları her şeyden
önce "efendi ve mevlâ olarak değil, mutlak hükümdar olarak"
(Papoulia: 9 dn. 24) verdiğini ve bu gibi devlet erkânının
[hukukî] durumunun belirleyici olmadığını Papoulia kendisi
söylemektedir. Bu görüşü doğrulamak için II. Mehmed'in
Devşirme bile değil, eski bir Türk soyundan olan Halil Paşa
ve onunla birlikte bütün Çandarlızade ailesine karşı aldığı
sert tedbirler hatırlanabilir. Ayrıca idamlar köle kuramına
bir dayanak oluşturmuyor, çünkü bir köle sadece eşya
hukukuna değil, kişi hukukuna da bağlıydı; dolayısıyle
efendisinin katında hayat, onur ve ad gibi maddî olmayan
haklara sahipti ve hayatta kalıp kalmama konularında ilkece
efendisinin keyfîliğine mahkûm değildi. Ayrıca idam edilen
az sayıda Osmanlı Şeyhülislâmı Kapıkulu bile olmayan Ulema
olarak tartışmasız özgür durumlarına rağmen idamdan
kurtulamamıştır.
Devşirmelerin hukuken köle durumunda sayılmaları başka
hususlarda da çelişkiler yaratmaktadır; bağlamları doğru
görüyorsam, bu çelişkiler de hukukî kategorilerle
açıklanamazlar, dolayısıyle hukukî Devşirme köleliği
varsayımını sarsmaktalar. Örnek olarak, değişik
Kapıkullarının bağlı olduğu birçok hükmü velâyet ilişkisi
temelinde açıklamaya çalışmak, düşündürücüdür. Devşirmelerin
köle olduklarını ve "çıkma"dan sonra - Yeniçeri olsun,
sarayda görevli olsun - azatlı sayıldıklarını kabul eden
Papoulia, bu durumu derecelendirmekte (Papoulia: 4-10) ve
Yeniçerilerde azatlığın "gerçekte tam olarak yerine
getirilmediğini (Papoulia: 4), dolayısıyle Yeniçerilerin
"daha bağımlı azatlılar" olarak ele alınmaları gerektiğini
söylemektedir. Nedeni: Hizmetteyken ne evlenebilir, ne de
sakal bırakabilirlerdi; ünvanları da "kul" idi.
Buna karşılık devlet yönetiminde görevlendirilen
Devşirmelerde bağımlılık ilişkisi [“Klientelverhältnis”] çok
daha belirginmiş. Nedeni: Evlenebilir, sakal bırakabilir ve
kendi hizmetinde İç Oğlan tutabilir, İbrahim'in örneğinde
görüldüğü gibi. Askerî birlik olarak Yeniçeriler ve diğer
ulûfeli topluluklar gerçi "Kapıkulu" olarak
adlandırılmaktaydılar, fakat bunun ötesinde "kul" ünvanı,
yukarda (Karamuk: 39 v.d.) belirtildiği gibi, onlara sınırlı
değildi. Bağımlılık ilişkisinin göreceleştirilmesiyle,
Fıkıh'ta her azat etme türüne göre gayet ayrıntılı biçimde
belirlenen azatlı kavramı - Devşirmeler, köle kuramına göre
mantıken "bölüştürülmüş olanlar" sayılamayacaklarına göre -
haklı olmayan müanslara parçalanıyor. Aslında Yeniçeriler
gerçekten sivil görevlilerden daha sıkı biçimde
denetleniyorlardı, fakat kısmen azat edilmiş olmalarından
dolayı değil, askerî disipline uymak zorunda oldukları için.
Ayrıca bir azatlı, izin almadan da evlenebilir ve sakal
bırakabilirdi; Devşirmeler gerçekten azatlı haklarına sahip
eski köleler olsaydılar, Yeniçerilere sivil memurların
haklarının aynısı tanınmalıydı. Yükseliş döneminde bu
olmadıysa, nedeni, hukuken tartışmasız özgür ve fiilen
mutlak hükümdara bütünüyle bağımlı olan ilgili kişilerin
statüsü değil, askerî disiplindi. Bizim çağımızda bile her
orduda askerler saç boyu ve sakal konusunda seçme
özgürlüğüne sahip değiller; bir zamanların demir gibi
disiplinleriyle bilinen Yeniçerileri için bunu düşünmek,
daha da güç olsa gerek. İç Oğlanları bağlayan sakal yasağı
da, rahatlıkla üniformalılar için geçerli olan giyim kuşam
kurallarıyle açıklanabilir. Önceleri sadece emekliye
ayrılmış Yeniçerilerin muaf olduğu evlenme yasağı (Papoulia:
39 v.d.) için de aynı şey söz konusu. Burada da ilgili
kişilerin hukukî durumları değil - eğer konu hukuken
temellendirilseydi, azatlılar hizmet döneminde bile
Padişahın evlenme iznine bağlı olmazlardı - bir askerî
birliğin hiç bir güç tarafından zihni dağıtılmayacak
mensupları olarak gerçek işlevleri belirleyicidir; aynı
temel düşünce, sistemin kökenlerine kadar uzanmaktadır:
Mutlak hükümdara gözü kapalı sadık, hiç bir aile bağı ve
meslekî eğilim tarafından alıkonulmayan güçler yaratması
amaçlanan tek ve tarihsel bakımdan atipik olan Devşirme
olayına.
Osmanlı
devlet yapısının, Ortaçağ teokratik niteliğinin yanı sıra,
özellikle apaçık bir devletçi bilince sahip erk yapılarına
özgü, tuhaf bir yenilikçi damga sergilediği, bir gerçek.
Geçmiş zamanların belirtilerini uygunsuz andırışlarla
değerlendirmekten kaçınmakla birlikte, Devşirmenin, Roma'da
veya Yeniçağ Avrupası'nın mutlakıyetçi devletinde de eskiden
devralınanın yanı sıra özgün ifade biçimlerini bulmuş olan
mutlak erkin ortaya konuş tarzlarından biri olduğunu
sanıyorum. Sınır bölgesi toplumunun, daha sonra bir yüksek
İslâm devletinin efendilerine dönüşen Osmanlıların çehresine
kazınan nice öz niteliği gibi, Reayasını düzenli ve
kurumlaştırılmış biçimde toplama düşüncesi bile, dolaysız ve
kayıtsız şartsız göreneksel kurumlara bağlanamayacak kadar
özgündür.
Kaynak ve
Araştırmalar
(Anonymus
GieseII): Friedrich Giese (çev., yay.), Die
altosmanischen anonymen Chroniken in Text und Uebersetzung,
II: Uebersetzung, Leipzig 1925 (Abhandlungen für die
Kunde des Morgenlandes: XVII/1).
(Aşıkpaşazâde-Kreutel):
Kreutel, Richard F. (çev., haz., yay.), Vom Hirtenzelt
zur Hohen Pforte. Frühzeit und Aufstieg des Osmanenreiches
nach der Chronik "Denkwürdigkeiten und Zeitläufe des Hauses
Osman" vom Derwisch Ahmed, genannt ‘Aşık-Paşa-Sohn, 2.
bası, Graz, Wien, Köln 1959 (Osmanische Geschichtsschreiber:
III).
Cahen,
Claude, "Note sur l'esclavage musulman et le devshirme
ottoman, à propos de travaux récents", Journal of the
Economic and Social History of the Orient (=JESHO) XIII
(1970), 211-218.
(Coluccio
Salutati): Epistolario di Coluccio Salutati, III,
yay. Francesco Novati, Roma 1896.
[Dilger,
Konrad, Untersuchungen zur Geschichte des osmanischen
Hofzeremoniells im 15. und 16. Jahrhundert. Diss.
München 1967. (Beiträge zur Kenntnis Südosteuropas und des
Nahen Orients:IV).]
Encyclopédie de l'Islam (=EI2),
Nouv. Éd., haz. E. Lévi-Provençal, J. Schacht v.b.
Başvurulan maddeler: "Abd" (R. Brunschvig, I/25-41); "Devshirme"
(V.L. Ménage, II/217-219); "Dhimma" (Cl. Cahen, II/234-238);
"Djizya" (C. Cahen - H. İnalcık - P. Hardy, II/573-581); "Fıkh"
(J. Schacht - J. Goldziher, II/906-912); "Ghulam" (D.
Sourdel - C.E. Bosworth - P. Hardy - H. İnalcık, II/1104-1117);
"Idhn" (Y. Linant de Bellefonds, III/1041-1042).
Enzyklopädie des Islam (=EI1),
yay. M.Th. Houtsma, T.W. Arnold v.b. Başvurulan maddeler: "Abd"
(Th.W. Juynboll, I/17-20); "Dewshirme" (J.H. Mordtmann,
I/992 v.d.); "Fıkh" (J. Goldziher, II/106-111); "Mirath"
(J. Schacht, III/584-591); "Sharia" (J. Schacht, IV/344-349).
Hammer,
Joseph von, Des Osmanischen Reichs Staatsverfassung und
Staatsverwaltung, dargestellt aus den Quellen seiner
Grundgesetze, 2 c., 1815 Viyana baskısının tıpkıbasımı,
Hildesheim 1963.
Hammer,
Joseph von, Geschichte des Osmanischen Reiches,
grossentheils aus bisher unbenützten Handschriften und
Archiven, 1. bs, 10 c., Pesth 1827-35.
(İbn
Bîbî): Duda, Herbert von [çev., yay.], Die
Seltschukengeschichte des Ibn Bîbî, Kopenhagen 1959.
Karamuk,
Gümeç, Ahmed Azmi Efendis Gesandtschaftsbericht als
Zeugnis des osmanischen Machtverfalls und der beginnenden
Reformära unter Selim III., Bern, Frankfurt/M. 1975 (Geist
und Werk der Zeiten: 44).
(Koçi
Bey): Behrnauer, W.F.A. [çev., haz.], "Kogabeg's Abhandlung
über den Verfall des osmanischen Staatsgebäudes seit Sultan
Suleiman dem Grossen. Nach Wiener und St. Petersburger
Handschriften", Zeitschrift der Deutschen
Morgenländischen Gesellschaft (=ZDMG) XV, 272-332,
Leipzig 1861.
(Koçi
Bey): Risâle-i Koçi Bey, Leyden 1277/1861.
Koran, Der,
çev. Rudi Paret, Stuttgart 1966.
Lybyer,
Albert Howe, The Government of the Ottoman Empire in the
Time of Suleiman the Magnificent, Cambridge/Mass. 1913
(Harvard Historical Studies: XVIII).
Ménage,
V.L. "Sidelights on the Devshirme from Idrîs and Sa‘duddîn",
Bulletin of the School of Oriental and African Studies (=BSOAS)
XVIII (1956), 181-183.
Ménage,
V.L., "Some Notes on the Devshirme", Bulletin of
the School of Oriental and African Studies (=BSOAS) XXIX
(1966), 64-78.
Mufassal
Osmanlı Tarihi, Resimli, Haritalı,
yay. Server R. İskit, Zarif Orgun v.b., 6 c., İstanbul
1957-63.
(Nasihatname):
Behrnauer, W.F.A. [çev., haz.], "Das Nasîhatnâme. Dritter
Beitrag zur osmanischen Finanzgeschichte", Zeitschrift
der Deutschen Morgenländischen Gesellschaft (=ZDMG)
XVIII b, 699-740.
Papoulia,
Basilike D., Ursprung und Wesen der "Knabenlese" im
Osmanischen Reich, München 1963 (Südosteuropäische
Arbeiten: 59).
Repp, R.C.
"A Further Note on the Devshirme", Bulletin of the
School of Oriental and African Studies (=BSOAS) XXX/I
(1968), 137-139.
Sava Paşa,
İslâm Hukuku Nazariyatı Hakkında Bir Etüd (Fransızca
orijinalinden <Méthode de droit musulman, Paris 1892>
Türkçe'ye çev.: Baha Arıkan), II, Ankara 1956.
Schacht,
Joseph, An Introduction to Islamic Law, tıpkıbasım,
Oxford 1966.
Spies,
Otto - E.Pritsch, "Klassisches Islamisches Recht",
Handbuch der Orientalistik, yay. Bertold Spuler, 1. Bl.,
Ek c. III, 220-343, Leiden, Köln 1964.
Toynbee,
Arnold J., A Study of History, III, 2. bası, London,
New York, Toronto 1951.
[Uzunçarşılı,
İsmail Hakkı, Osmanlı Devletinin Saray Teşkilâtı,
Ankara 1945].
Uzunçarşılı, İsmail Hakkı, Osmanlı Devleti teşkilâtından
Kapukulu Ocakları, 2 c., Ankara 1943-44.
Vryonis,
Speros (Jr.), "Isidore Glabas and the Turkish Devshirme",
Speculum XXXI/3 (1956), 433-443.
Vryonis,
Speros (Jr.), "Review Article: Basilike D. Papoulia,
Ursprung und Wesen der "Knabenlese" im Osmanischen Reich.
Südosteuropäische Arbeiten 59 (Munich, 1963)", Balkan
Studies (=BS) V (1964), 145-153.
Vryonis,
Speros (Jr.), "Seljuk Gulams and Ottoman Devshirmes", Der
Islam XLI (1965), 224-252.
Wittek,
Paul, "Devshirme and Shari‘a", Bulletin of
the School of Oriental and African Studies (=BSOAS) XVII
(1955), 271-278.
|