|
DEĞİŞEN TÜRK KİMLİĞİ VE DIŞ POLİTİKA: NEO-OSMANLICILIĞIN
YÜKSELİŞİ
Yrd. Doç. Dr.Hakan YAVUZ
Modern
dönemde pek az ülkenin kimliği Türkiye Cumhuriyeti’ninki
kadar uç kutuplarda tartışılmış ve değişik yorumlanmıştır.
Türkiye’nin modern ulusal kimliği ile ilgili yorumlar, onu
temelde ya Batıya ya da İslama yönelik olarak anlayanlardan,
çok önemli bir devlet veya ‘parçalanmış ülke’ olarak
görenlere kadar (belki iki uygarlığın da çelişen noktalarını
içine katarak) değişiklik göstermektedir (1). Ancak, günümüz
Türk ulusal kimliği ve onun dış politikadaki etkilerini konu
alan bu tip tartışmaların çoğu Türk ulusçuluğunun süregelen
Osmanlı-İslam kaynaklı mirasını doğru bir şekilde
değerlendirememektedir. Oysa, Türkiye’nin ulusal kimliği ve
dış politikası birbirine bağlıdır; buna rağmen bu bağın
doğası ve politik İslam'ın onun üzerindeki etkisi yeteri
kadar anlaşılamamış ve pek az incelenmiştir.
Yüksek eğitim, kitle iletişim ve haberleşmenin yaygınlaşması
ve burjuvazinin gelişmesi yeni bir İslamcı kimlik söyleminin
siyasal düzeyde ortaya çıkışında önemli bir rol oynamıştır.
Bu kimlik, demokratikleşme süreci ve Anavatan Partisi’nden
Merhum Turgut Özal’ın, Doğru Yol Partisi’nden Tansu
Çiller’in ve Refah Partisi’nden Necmettin Erbakan’ın
eşzamanlı başarı süreçlerine bağlı olarak oluşan yeni siyasi
elitlerin oluşumuyla siyasa yapımı düzeyinde güçlenmiş ve
teşvik görmüştür. Demokratikleşme ve kapitalist gelişme
süreçleri, geleneksel Osmanlı-İslamcı dünya görüşünü ve Türk
Anadolu kültürünü siyasi yapının periferisinden merkezine
taşımıştır. Örneğin 24 Aralık 1995 genel seçimlerinde Refah
Partisi tüm oyların % 21.1’ni ve 550 sandalyeli Türk
parlamentosunda 158 sandalye kazanarak Millet Meclisindeki
en büyük siyasi parti olmuş ve 28 Haziran 1996’da Doğru Yol
Partisi lideri Çiller ile bir koalisyon hükümeti kurmuştur.
Böylece, Türkiye Cumhuriyeti, ilk kez kimliği ve siyasi
felsefesi açıkça Osmanlı-İslam mirasına dayanan bir
başbakana sahip olmuştur.
Bu makale, kimlik ve çıkar arasında varsayılan nedensellik
ilişkisini, bölgesel ve ‘küresel’ alanlar arasındaki
etkileşimin içinde bulundukları bağlama özel ve karşılıklı
olduklarını öne sürerek çürütmeyi amaçlamaktadır. Neo-realist
okulun aksine, ulusal kimlik ve dış politika yönelimi
üzerine yapılan tartışmaların devletlerin arası ilişkilerde
önemli bir rol oynadığını ve uluslararası ilişkilerin sadece
önceden belirlenmiş güç kavgaları, güvenlik ikilemi ve
çoğunlukla aynı yapıdaki ulus-devlet aktörlerin hakim olduğu
iddia edilen anarşik uluslararası sistemden oluşmadığını öne
sürüyorum. Aksine, ulusal çıkar kavramının ulusal kimlik
söylemlerinin içinde toplumsal müzakerelerle yapılandığını
savunuyorum. Bu, ulusal ve uluslararası güçlerin
şekillenmesiyle ortaya çıkar. “Kimlikler çıkarın temelleri
olduğu” (2) için ulusal çıkarın belirlenmesi kimlik
politikalarıyla doğrudan ilgilidir. Bu nokta, 1995’den beri
Türkiye’deki gelişmelerle resimlenmiştir. Örneğin, ulusal
güvenlik konularında politika oluşturan en yüksek kurum olan
MGK, Şubat 1997’de, askeri hiyerarşinin savunmak üzere
indoktrine edildiği laik-Kemalist kimlik ve dış politikadaki
sapmaları önlemek için hükümeti 18 maddelik önlemler
paketini kabule zorlamıştır.
Ordu, MGK’daki konumunu kullanarak Refah Partisi
liderliğindeki koalisyonun kararlarını veto ederek, sonunda
hükümeti 1997’de istifaya zorlamış olsa da liberalleşme
sürecini geri çevirmeyi başaramamıştır. Ekonomik
liberalleşme ve Özal dönemindeki (19831991) büyüme, dinamik
bir Anadolu müteşebbis sınıfı yaratmış ve talepleri, siyasi
alanın genişletilmesi olan ve bir türlü kontrol edilemeyen
bağımsız gazeteler ve televizyon kanalları gibi çok sayıda
söylemsel alanlar yaratmıştır. Bu söylemsel alanlar, sosyal
ve siyasi konuların taslağının çıkarıldığı, günlük
bilinçlenmenin şekillendirildiği ana caddeler olmuştur. 16
Ocak 1998’de Anayasa Mahkemesinin, ordu hakimiyetindeki MGK
doğrultusunda ülkenin önde gelen bir siyasi partisini “laik
düzene” bir tehdit olduğu için kapatmasına ve aynı zamanda
parti başkanı Erbakan da dahil yedi Refah milletvekilini
siyasi faaliyetlerden beş yıllığına yasaklamasına rağmen
yeni söylem alanları önemlerini korudular (3).
İslamcı kimliğin politizasyonu hiçbir şekilde Türkiye’ye
özgü olmasa da, çok yönlü ve çatışan kimlikleri, güçlü orta
sınıfı, belirsiz laisizmi ve sosyokültürel İslamî siyasi
sisteme dahil edebilmedeki yeteneği yüzünden Türkiye örneği
özel bir önem taşımaktadır. Görece başarılı pazar deneyimi,
Türkiye’yi kimlik ve çıkar oluşumunun dinamiklerini
incelemede özellikle ilginç hale getirmiştir. Kimlik
söylemlerinin rolünü vurgulayarak kimlik ve çıkar
oluşumlarının teorik bir analizini yapmak, ortaya çıkan yeni
elitler ve siyasi kimlik arasındaki diyalektik ilişkiyi
gösterebilir. Bu yeni siyasi kimlik, neo-Osmanlı
(Türk-İslamcı) siyasi söylem olarak adlandırılabilinecek bu
kimlik , Türk Ulusal çıkarını oluşturan unsurları
şekillendirmektedir. Bu neo-Osmanlı söylemin ana teması,
çoğu Müslüman ülkelerce ulaşılamayan bir ekonomik ve sosyal
gelişme seviyesine gelmiş bir devletin sorunlarının
üstesinden gelmeye çalışan çoğullaştırıcı ve popülist bir
İslamcı ideolojidir.
Kimlik ve Ulusal Çıkar
Kimlik, içinde sosyal ve siyasi çevrelerin hem tanınabilir
hem de ayırt edilebilir olduğu bir başvuru çerçevesidir.
Ulusal çıkarlar benliği korumak ve yükseltmek isteyen siyasi
ve kültürel sınıfın, kimliğin bilimsel haritasından
çıkarttığı kaygılar ve vaatler olarak tanımlanabilir.
Kimlikler, çıkarları doğrudan şekillendirmez, ancak dost ve
düşman ayrımını ortaya koyarak ulusal çıkarın içeriğini ve
siyasi siyasetin temelini oluşturan kavramı belirlemede
yardımcı olurlar. Alman teorisyen Cart Schmitt, şunu
savunmaktadır: “siyasi alanda insanlar var oldukları sürece,
en uç örneklerde bile, dost ve düşman arasındaki farkı
kendileri belirlemek zorundadırlar.” (4). Gerçek veya hayali
düşmanlara karşı devleti güçlendirmek için siyasi, askeri ve
ekonomik kaynakları idare etmektedirler. Gerçekten,
Türkiye’nin Sovyetler Birliği görünüşü altındaki Rusya’yı
önemli bir “öteki” olarak görmesi soğuk savaş sonrasındaki
Türkiye’nin ‘batı’nın bir parçası olma isteğini güçlendirdi
ve Türkiye’nin NATO’ya girişini kolaylaştırdı. NATO içindeki
rolü ise ulusal çıkar ve daha geniş ulusal kimlik
algılamalarını şekillendirdi.
Ulusal kimlik, toplum ve devlet arasında bilinçsel bir köprü
sağladığı için siyasi kimlik, toplum ve devletin farklı
görüntülerinin birleştiği, aynı zamanda çeşitli grupların
ayrıldığı ve güçlendiği akıcı bir kesişme noktasında
bulunmaktadır. Türkiye’de İslamcı, Balkan, Anadolu, Kürt ve
Türk siyasi kimlikleri devlet-toplum ilişkilerinin
haritasında önemli bir rol oynamaktadır.
Ancak, son yıllarda, Türk Ulusçuluğunun özellikle
Osmanlı-İslamcı kaynakları toplumun ‘ben’lik anlayışı ve
devlet politikalarının şekillenmesinde daha iddiacı ve
etkili hale gelmiştir. Örneğin, tanınmış Fransız diplomatı,
Eric Rouleau Türk dış politikasının son yıllarda belirli bir
İslamlaşmadan geçtiğini savunmaktadır (5). Bu süreç, Refah
liderliğindeki koalisyon hükümeti ile açıklık kazanmıştır.
Refah Partisinin hükümetten zorla çıkarılmasına rağmen,
İslamcı gruplar merkez-sağ partilerin içinde önemli bir rol
oynamaya devam etmişlerdir. Özellikle, popüler sufi
tarikatları -Nakşibendi, Süleymancı ve Kadirive Nurcu
gruplar merkez-sağ siyasi partilerini desteklemiş ve devleti
kendi dünya görüşlerine göre şekillendirmeye çalışmışlardır
(6). İslamcı siyasi kimlik oluşturma süreci, bu yüzden,
farklı pek çok sufi tarikatın, İslamcı entellektüel
çevrelerin ve kurumların yarıştığı bir alan haline
gelmiştir.
Çıkar oluşumu, ancak bu oluşumun ulusal ve uluslararası
belirleyicileri çerçevesi içinde anlaşılabilir. Bunun için,
yeni siyasi seçkin sınıfın “ülke üstü” (Türk-İslamcı) bir
kimlik tanımının dış politikaya yönelik etkileri vardır. Neo-Osmanlıcılığın
güncel söylemlerinin açıkça ortaya konulmasının arkasındaki
ana katalizatörler birbirleriyle ilişkili iki önemli
gelişmeden oluşmaktadır :
a) Yeni liberal siyasi ve ekonomik güçlerin ortaya çıkmasına
bağlı olarak eleştirel düşünme için alternatif söylem
alanları yaratan içsel toplumsal değişmeler,
b) İki-kutuplu sistemin çöküşü, Kıbrıs krizi, Türkiye’nin
tam üyelik talebinin Avrupa Birliği tarafında reddi,
Avrupa'nın Bosna’daki etnik-katliama tepkisiz kalması ve
güneydoğu’da Kürt etnik-milliyetçiliği gibi önemli
uluslararası gelişmeler ile Balkanlarda ve Orta Asya’da yeni
bağımsız Müslüman devletlerin ortaya çıkması “kimlik”in
tekrar tasarlanmasında rol oynamıştır. Ancak, Türk ulusal
kimliği, Kafkaslar ya da Orta Asya’daki olaylardan çok
Türkiye’nin Batı sınırlarındaki gelişmelerden
etkilenmektedir.
Bu güncel kimlik tartışması, Sultan II. Abdülhamid’in
(1876-1909) tarihli rolü, eğitim, kıyafet kanunları ve
Batıya ya da İslam dünyasına yönelişi hakkındaki çekişen
iddialar çerçevesinde ifade edilmektedir. Türkiye
bağlamındaki İslamcı gelenek, süregelen sosyal ve siyasal
değişmelere ve “ulusal çıkarlar” karşı engellere ilişkin
olarak kendini yenilemeyi başardı. Bu siyasal kimlik, bir
sonuç ya da ‘varoluş” olarak değil, Martin Heidegger’in
(1889-1976) isimlendirdiği gibi görülmelidir. Bu, sürekli
olarak oluşum ve tekrar-oluşum içindedir.7 Bu, kimliği, etno-tarihsel
bilinç ve dünyevi hedeflere bağlı olarak siyasi İslamcılık
yerine neo-Osmanlıcılık (ya da Türk-İslamcı) olarak
isimlendirmek daha doğru olacaktır (8).
Neo-Osmanlıcılık: Ekonomik ve Kültürel Bir Alan Arayışı
Ulusal çıkar ve Türk dış politikasının yönü hakkındaki yeni
tanımlamanın ardında yatan neo-Osmanlıcılığın iki yüzü
vardır: Bir yüzü Türklerin egemen olduğu dönem olarak,
kurgulanan bir Osmanlı-İslam tarihin yeniden bakar. Diğer
yüzü ise, bölgesel olarak egemen, kalkınmış, ama demokratik
olması gerekmeyen bir Türkiye hayaline bakmaktadır. Neo-Osmanlıcılar,
tekrar hayal edilen Osmanlı imparatorluk projesini ve
kültürünü Türklükle bir tutarak, Osmanlı devletini Müslüman
Türklerin muhteşem başarısı olarak etnikleştirmeye
çabalamaktadırlar. Örneğin, Refah Partisi’nin 1997’deki 5.
Kurultay toplantısında, Erbakan, partisinin dış politika
hedefini ‘Osmanlıların yapmış oldukları gibi daha büyük bir
Türkiye yaratmak’ (9) olarak ilan etmişti. Tanıl Bora bunu,
Özalcı bir neo-Osmanlıcılığın devamı (10) olarak yorumladı.
Diğer bir siyaset bilimci Ahmet İnsel, Refah’ın Türk-Osmanlı
tarihsel özellikleri vurgulayarak İslamcı kimliğinin
kapsayıcı niteliklerini (parametrelerini) daralttığını öne
sürülmektedir (11). Neo-Osmanlıcılık, İslam dünyasına
liderlik yapılacak yeni imparatorluk projesinin merkezine
Türkiye’yi yerleştirerek etnik Türklük öğesini öne
çıkarmaktadır. Bu etnik-dinsel (Türk-İslamcı) neo-Osmanlıcılık,
Osmanlı devletinin resmen teşvik ettiği Osmanlıcılıktan
farklıdır. 19. Yüzyılda ortaya çıkan bu politika, teorik
olarak Hıristiyan tebanın imparatorluğu bağlılığını
sağlayacak laik bir devlet-merkezli sadakati güçlendirmeyi
amaçlamıştı (12).
Neo-Osmanlıcılık, Osmanlı yönetimi uygulamalarını çoğulculuk
olarak değerlendiren seçici bir yorumun temeli üzerine
kurulu bir dünya görüşüdür. Modern bir gözlemci tarafından,
din, kültür ve etnik kimlik konularına çoğulcu ve faydacı
bir yaklaşıma tamamlayıcı görülebilecek özelliklerini ön
plana çıkarmayı hedeflemektedir. Cumhurbaşkanı Özal
(1989-1993), açıkça, devlet-merkezli Türk kimliğine karşı
çıkmış ve yeni kimliğin parametrelerini koymuştur :
Türkiye liderliğindeki Adriyatik Denizinden Orta Asya’ya
kadarki jeopolitik alana baktığımız zaman, bu alanın
Osmanlı-Müslüman ve Türk nüfusu tarafından
şekillendirildiğini ve hakim olunduğunu anlarız...
Osmanlı-Müslüman nüfus Anadolu Türklerinin kaderini ve aynı
tarihsel mirası paylaşmakta, kendilerini hala,
dinsel-kültürel anlamda Türk olarak saymaktadırlar. Bu
gruplar Bosna, Arnavutluk, Kosova, Makedonya ve Batı
Trakya’da yaşamaktadırlar (13).
Neo-Osmanlıcılar, sadakatin ırksal ve dinsel karakterlerin
dışlayıcı herhangi bir formuyla değil, ortak Osmanlı tarihi
tecrübeleri ve İslam'a geniş bir bağlılıkla belirlendiği bir
Türkiye kurmayı ümit etmektedirler. Neo-Osmanlıcılık,
biliçsel bir çerçevenin işareti olarak, somut bir kimliği ya
da ülkeyi belirtmekten çok olanı hatırlatan bir anlatıdır.
Özal, Türk kimliği ve onun dış politika üzerindeki etkileri
hakkında bir tartışma açarken şunları söylemiştir :
Osmanlı imparatorluğu zamanında olduğu gibi, bugün de etnik
farklılıkları İslami bir kimlik yoluyla aşmak mümkündür. Bu
toplumun en güçlü kimlik öğesinin İslam olduğuna inanıyorum.
Anadolu’daki Müslümanları ve Balkanları birleştiren dindir.
Bu yüzden, İslam, farklı Müslüman grupların bir arada
yaşamaları ve yardımlaşmaları için güçlü bir
birleştiricidir. Zaten, eski Osmanlı’da Türk olmak Müslüman
olmak demektir veya tam tersidir (14).
Neo-Osmanlıcılar için bu hayal edilen kültürel ve ekonomik
alanın batı sınırları, Velka-Kladusa (Kuzeybatı Bosna)
tepelerinden başlar, Bar (Montenegro) ve Durres
(Arnavutluk)’a uzanır (15). Neo-Osmanlıcılık Osmanlı
varlığının tarihsel batı sınırlarına göre kurulmuştur ve
bugüne kadar hayatta kalmayı başaran Osmanlı Müslüman
nüfusunun yaşadığı yerlerle ilgilenir.
Türkiye’nin tarihsel dış sınır çizgisindeki yakın zamanda
meydana gelen üzücü olaylar ve uluslararası sistemdeki
kapsamlı değişiklikler kimlik tartışması üzerinde doğrudan
bir etki yaptı ve bu da Türk dış politikasına yansıdı.
Kimliğin ve dolayısıyla çıkarın diyalektiği, dışsal ve içsel
gelişmelerin arasındaki karşılıklı ilişkinin içinde
yatmaktadır.
Türkiye’nin ulusal kimliğinde çeşitli yönelim alanları
vardır: Türk, İslam, Balkanlar, Kafkasya. Türkiye’nin
İslamcı ya da Balkan kimliğini vurgulaması, duruma ve siyasi
seçkinlerin yapısına bağlıdır. Diğer bir deyişle, bir
devletin kimliği, o devletin diğer uluslararası
oyuncularıyla ilişkilerinden çıkartılamaz; içsel kimlik
söylemleri bağlamında incelenmelidir. Örneğin, Türkiye’nin
NATO üyeliği gerektirdiği halde, iç baskılar ve İslam
Konferansı Örgütü kararları Türkiye’nin Bosna’ya gizlice
silah göndermesine yol açtı (16). Ancak Türkiye, izlediği
politikalarda, NATO üyeliğinin getirdiği sınırlamalardan
dolayı kamuoyunun istediği kadar açık olamadı.
Cumhuriyet Türkiye’sinde Ulusal Kimliğin Oluşumu
Ulusal kimliğin Osmanlı-İslamcı temelini vurgulayan kültürel
hareket, egemen cumhuriyetçi kimlik ve dış politikanın arka
planına karşı oluşturulmuştur. Cumhuriyetçi sınıf ve
kurumlar, geçmişi yıkmaya yönelik radikal bir denemeyle,
ulusal kimlik ve ulusal çıkarın Avrupalı olduğunu ilan
etmişlerdir. Devlet seçkinleri, yedi yıllık Birinci Dünya
Savaşı ve Ulusal Bağımsızlık Savaşı dönemini (19151922)
takiben, imparatorluğa ait / İslama yönelik kimlikten Batılı
bir devlet kimliğine geçişi sağlamak için kurumsal yollara
başvurmuşlardır. Bu gelişme, büyük ölçüde, Türk dış
politikasının yönünü belirlemiştir. Cumhuriyetçi seçkin
sınıf, laikleşme ve ulus-devlet oluşturma gibi uluslararası
standartlara ulaşmak için toplumu yeniden yapılandırmaya
çalışmıştır. Bu laik devlet kimliği toplumun yeniden
yapılanmasına yol açmıştır. Ancak, devletçe zorlanan kimlik
bu kimlik engellerle karşılaşmıştır.
Ulusal kimliğin belirlenmesi, özellikle 1925 sonrasında, tam
manasıyla devletçi Cumhuriyet seçkinleri tarafından
yapılmış, toplumun çoğunluğu bunun dışında bırakılmıştır.
Kemalist doktrin Türk ‘benliğinin kültürel’ kaynaklarını
Osmanlı mirasından çıkarmaktan çok Hitit ve Sümerlerden yeni
bir Türk kimliği yaratmak uğraşısındaydı.
1925’den sonra, Osmanlı döneminde egemen olan çoğul
kimlikler laik Türk Milliyetçiliği içinde birleştirildi.
Kemalist dönemin tarihçileri ve resmi Türk Tarih ve Dil
Kurumu, kimliği, etnik ve dil açısından yeniden tanımladı.
Tarihçiler ordu, eğitim, medya ve sanat yoluyla Türk ulusal
kimliğini güçlendirmeye ve İslam-Osmanlı mirasından kopuşu
sağlamaya çalıştılar. Örneğin, Osmanlı geçmişinden bu kopuşu
ifade etmek için mimariyi somut bir şekilde uyguladılar.
TBMM ve Ankara’daki diğer önemli kamu binalarıyla yeni Türk
kimliğinin seçkinler tarafından yaratılan Hitit kaynağı
vurgulandı. Yine de Kemalist dönemde (1922-1950),
milliyetçiliğin iki formu yarıştı: laik-dilsel milliyetçilik
ve etnik-dinsel milliyetçilik.
I.Dünya Savaşı sonrasındaki milli mücadele, Anadolu’da halk
tarafından, inancı korumaya yönelik bir savaş olarak görüldü
ve kitleler İslam-merkezli kaldılar. T.C.’nin temel kurucu
belgeleri ile Erzurum (Temmuz 1919) ve Sivas (Eylül 1919)
Kongrelerinin kararları halka “ulusu oluşturan Müslümanlar”
veya “nüfusun tüm İslamî unsurları” olarak atıfta
bulunmaktaydı. Bu ilk dönemde “Türk Ulusu”na çok az
değinmekteydi ve her zaman “Türk”ün yanına “Kürt”ü de
içermekteydi (17). Ancak Kemalist milliyetçi entellektüeller
Türk kimliğinin İslami ögelerine karşı ironik bir karşı
çıkma içindeydiler. Laik Türk milliyetçiliğinin bir
savunucusu olan Ali Haydar; Arnavutların, Bosnalıların,
Kürtlerin ve Kafkasyalıların Türkçe konuşmaları gerektiğini,
geleneksel kıyafetlerini kullanmalarına ve aynı mahallelerde
toplu olarak yaşamalarına izin verilmemesini savunuyordu.
Gayri-müslüm azınlıklardan samimi Türk vatandaşları
oluşturmanın imkânsız olduğunu söylüyordu. Ancak, en azından
Türklere saygı duymaları sağlanabilirdi (18). Buna rağmen,
Haydar, İslamı Türklüğün olmazsa olmaz şartı olarak
görüyordu. Ayrıca, göç ve uyrukluğa geçişe yönelik
Cumhuriyet kanunları İslam ve Cumhuriyetçi ulusal kimlik
arasındaki yakın bağı yansıtmaktaydı. Örneğin, İskan
Kanununun 4. Maddesi sadece Türk etnik kökenine ve kültürüne
ait olanların Türkiye’de sürekli yerleşmelerine izin
verilebileceğini şart koşmaktaydı. Hükümet, Arnavut,
Bosnalı, Pomak ve Montenegrolu müslümanları kültürel açıdan
Türk olarak değerlendiriyordu ve onların Türkiye’ye
yerleşmelerine yardım etti. Diğer taraftan, Ortadoks
Hıristiyanlığa geçmiş olan moldovalı Gagovuz Türkler etnik
ve kültürel açıdan Türk olarak görülmedi. Esas olarak, o
zaman, Türk kimliği, Cumhuriyetçi dönemde bile, dinsel
altyapısından kaçamadı.
Türkiye’de, 1926’dan beri devlet, ulusal kimliğin kendi
versiyonunu yarattı ve bunu eğitim sistemi ve medya
aracılığıyla yaydı (19). Devletçi seçkinler modernliği,
Osmanlı-İslam geleneğinden kendini kurtararak
gerçekleştirmeyi denedi. İslamcı dünya görüşünden ayrılma
amacı kitleler ve seçkinler arasındaki mesafeyi büyük ölçüde
genişletti :
Çevredekilerle olan bu büyük (İslami) bağ devlet tarafından
zayıflatıldığında, gerginlik arttı ve merkezdeki seçkinler
ile çevrecil dini gruplar arasındaki mesafe daha da açıldı
(20).
Siyasi sebeplerle yeni bir içsel ve dışsal “öteki”
yaratılması Türk kimlik oluşumunun merkezindeydi. Bu kimlik,
sonradan, devlet çıkarı kavramını şekillendirdi. Türk
seçkinleri İslamcı bu içsel farklılığı, Arapların, dışsal
farklılığına da uyguladı (21). Gerçekten Ankara’daki yeni
Cumhuriyetçi hükümet dış ilişkilerinde Müslüman ulusları
gözardı etti.
Kendi Başına Avrupalılar: Devletçi Seçkinler ve
Medenileştirme Misyonu
1947’den 1974’e kadar, Türk dış politikası büyük ölçüde ikiz
unsurlar, Cumhuriyetçi seçkinlerin Türk ‘ben’liğini Avrupalı
olarak görmesi ve uluslararası sistemin iki kutuplu yapısı,
tarafından belirlenmişti. Ankara’nın NATO, OECD ve Avrupa
Konseyi üyelikleri devletçi seçkinlere iç politikanın Avrupa
standartlarına göre yeniden yapılandırılmasında gerekli
kurumsal zemini sağladı. Türkiye’nin farklı Avrupa
kurumlarına dahil edilmesi, seçkinler için, Türkiye’nin
Batılı oluşunun göstergesi, Avrupa ile daha yakın ortaklık
ise, her şeyin üstünde, bir uygarlaşma misyonu idi (22). Bu
duygu, Türk ekonomisinin pratikte Avrupa pazarına dahil
olmasıyla daha da güçlendi. Bu yüzden, Avrupa Birliği ile
siyasi bütünleşme ekonomik ve kültürel sebeplerle
Cumhuriyetçi ideolojinin kutsal hedefi oldu ve devletçi
seçkinler kutsal ve kendiliğinden belirlenmiş
Avrupalılaştırma amacını başarmak için Avrupa’nın bir
parçası olmayı arzuluyorlardı.
Türkiye, raison da’etat esasına dayanarak NATO’nun bir
parçası olmasına rağmen, Türkiye’nin Avrupa’nın “öteki”si
olarak tanımlamasından dolayı Avrupa Birliğinin bir parçası
değildir (23). Avrupa kendini sadece ne olduğuna göre değil
ne olmadığına göre de tanımlamıştır:
Avrupa’ya bir bütünlük duygusu verebilecek bir ortak
deneyimin eksikliğinde, Avrupalılar İslamı (ve daha az
olmakla birlikte Museviliği) sadece Hıristiyan olmayan
olarak değil aynı zamanda Avrupalı olmayan şeklinde
tanımlayarak güvensizlik ve düşmanlık duygularını yeniden
canlandırdılar (24).
Avrupalı aydınlar ve politikacılar, her zaman Türkiye’nin
Avrupalı bir devlet olabilmesi için İslam'dan vazgeçmesini
tavsiye etmişlerdir ve bu ‘giriş şartı’(yani İslam'dan
vazgeçme) Avrupa toplumu için bugüne kadar sürmüştür (25).
1997’de, Avrupa Parlamentosundaki Hıristiyan Demokratlar
“A.B.’nin, içinde Türkiye’nin yeri olmayan bir uygarlığın
yapılanma sürecinde olduğunu” açıkladılar (26). Avrupalılar,
genellikle Türkleri yüzyıllardan beri tarihsel ve kültürel
‘öteki’ olarak görmüşlerdir. Bu ‘öteki’ Türk Avrupa’ya
hiçbir zaman dahil edilmemiştir. Çünkü bu, Avrupa’nın
‘ben’lik oluşumunda gerekli bir karşıtlık olmuştur (27).
Yine de, devletçi seçkin sınıf Avrupa’ya yönelik belirlenmiş
pozisyonundan caydırılamamıştır ve Avrupa kurallarına göre
kendini ‘evcilleştirmeye” çalışmıştır. Soğuk savaş,
Türkiye’nin Rusya’ya yönelik ‘öteki’ algılamasını
canlandırması, Türk kıyılarının kontrolünü ve Kars, Ardahan
vilayetlerinin ilhakını isteyen Sovyetler Birliğinden tehdit
algılamasıyla, Türkiye’de yoğun bir kimlik tartışmasının
önüne geçmiştir. İki ana siyasi parti, Cumhuriyet Halkı
Parti (CHP) ve Adalet Partisi (AP), Sovyet/Rus tehditlerini,
etkili bir şekilde iç zorluklara karşı kullanmışlardır.
1970’lerin sonlarına kadar, CHP ve AP, tüm Avrupa
forumlarına aktif katılımı hedefleyerek, dış politikayı da
Avrupalılaşmayı güçlendirecek bir araç olarak kullanmıştır.
Bu, kendini ulusun kültürel yapısından bağımsız kalabilme
ümidini koruyan Kemalist sınıfın uygarlaşma misyonunun esası
olarak görülmüştür.
İçsel Değişim ve Seçkinlerin Dönüşümü
1970’lerin sonlarından itibaren devlet destekli Türk-İslam
sentezi, pro-İslamcı burjuvanın yükselişi, medya ve dini
eğitimin genişlemesi, ekonomik liberalleşme ve sosyo-politik
muhafazakarlıkla tanımlanan yeni bir seçkin sınıfın
oluşumuna tanık olduk. Bu da Türk devlet ve toplumunun iç ve
dış tavırlarını ve algılamalarını yavaş yavaş şekillendirdi.
Neo-Osmanlıcılık bölgesel değişiklikler ve bu yeni
seçkinlerin doğuşu sonucu oluştu.
Ekonomik ve siyasi liberalleşme ve yeni bir sosyo-politik
Anadolu sınıfı ve iş adamlarının çıkışı, zamanla, devleti
İslam'a yönelik açık düşmanlığını reforme etmeye ve Osmanlı
geçmişi ile barışmaya zorladı. Dahası, bazı Cumhuriyetçi
seçkinler, yavaş yavaş, İslamı, ya solcu aykırılıklara karşı
yararlı bir araç ya da sosyal uyumu sağlayacak bir vasıta
olarak görmeye başladılar (28). Soğuk savaş sonrası dönemin
daha demokratik siyasi sistemi içinde oy arayan siyasi
partiler, şehirli Sufi tarikatları ve İslamcı kimliğin yeni
yorumlarını oluşturan ve yayan Müslüman entellektüeller
devletin dinin toplumdaki rolü konusundaki anlayışını
değiştirmesine katkıda bulundular (29). Bazı modernist-İslamcı
liderler parlamentoya seçilmeyi, içinde bulunarak devlet
politika ve algılamalarını etkiledikleri Diyanet İşleri
Başkanlığı, TRT, Milli Eğitim ve Kültür Bakanlıkları, DPT,
Silahlı Kuvvetler gibi anahtar devlet kurumlarına girmeyi
başardılar (30). DPT, 1980 darbesi liderlerine, ulusal
birliği sağlamlaştırmak için İslamcı ahlâkın kamu eğitimine
yeniden sokulmasını öneren bir rapor hazırladı (31).
Devletin resmi kimliği ile bürokratik sınıfın arasındaki
Kemalist denklem, demokratikleşme sonucunda oluşan siyasi
boşluğun genişlemesine bağlı olarak daha da zayıfladı. Bu,
devlet alanı dışında yeni bir dinamik girişimci sınıfın ve
entellektüellerin çıkışıyla daha da belirginleşti ve
Kemalist seçkin sınıfın parçalanmasına yol açtı. Daha büyük
bir çeşitliliği barındıran bu seçkin sınıf, Türk ulusal
kimliği ve dış politikası üzerine kurulan söylemleri yeniden
şekillendirmektedir. Kemalist laik bloğun parçalanması ve
Türk ulusal kimliğinin yeniden İslamlaştırılması, toplu
iletişimin ve yüksek eğitimin yaygınlaşması gibi olgular ve
süreçler Türk toplumunu depolize etmek ve yeni bir toplumsal
fikir birliğini sağlamak için Türk-İslam sentezinin
devlet-teşvikli yeni bir resmi ideoloji olarak yükseltilmesi
ile eş zamanlı olmaktadır (32). Artan mezhepsel, ideolojik
ve etnik farklılıklarla karşı karşıya gelen Türk toplumunu
birleştirmek için yeni bir ideolojik fikir birliği yaratma
denemesi sadece 1980 askeri darbesinin bir sonucu olarak
değil, toplumsal düzeyde kitlelerin ‘kendini bulma süreci’
olarak görülmelidir. Cumhuriyetçi laiklerin ve devletçi
ideolojinin başarısızlığı sonucu doğan bu süreçte, Türk
milliyetçiliğini güçlendirmek için tarihi olaylara ve
kurumlara İslami anlamlar yüklendi. Diğer bir deyişle, İslam
yeniden yorumlandı ve resmi Türk milliyetçiliğine yavaşça ve
kurnazca yeniden dahil edildi (33). Bu süreç, sadece Türk
milliyetçiliğinin İslamlaştırılması olarak değil, aynı
zamanda İslam geleneğinin Türkleştirilmesi olarak
görülebilir.
1980 askeri darbesiyle, Kemalizmin prensiplerinden birisi
olan milliyetçilik ve İslamın uyuşmaz olduğu düşüncesi
değiştirildi. Bülent Ulusu hükümeti (198083) Türk-İslam
sentezini yeni devlet ideolojisi olarak kucaklayarak, siyasi
kimliğin dini boyutunu daha da vurguladı. Askeri yönetim,
askeri öğrencilere İslam konusunda dersler verilmesini
sağladı. Bu amaçla kullanılan ders kitabı Sünni İslam ve
milliyetçilik ile Peygamber ve Atatürk arasındaki yakın
ilişkiyi göstermeyi amaçlıyordu (34).
Türkiye, 1980’lerin ortasında, ekonomik, kültürel ve sosyal
alanlarda önemli zorluklar yaşadı. Bu dönüşümde, yeni ortaya
çıkan özel ekonomik güç merkezleri belirli kültürel ve
ideolojik grupları desteklerken, laikliğin ekonomik tabanı
daha da zayıfladı. MÜSİAD olarak bilinen Müstakil İşadamları
Derneği, pro-İslamcı küçük ve orta ölçekli endüstri ve iş
gruplarının fikirlerini ifade etmektedir (35). Ekonomik
reformların daha büyük adaletsizliklerle sonuçlanacağı
iddiasının aksine, pro-İslamcı tüccarlar sanayiciler ve
sendikalar (Hak-İş) ekonomik liberalleşme ve özelleştirmeyi,
üst sınıfların ve devletin tekelini zayıflattığı için
desteklemektedirler. Anadoludaki özel sektör, siyasette bir
rol oynayabilecekleri bağımsız bir ekonomik taban yaratmak
için siyasi süreçleri kullanmayı başardılar. İstanbul
merkezli sanayiciler (TÜSİAD), aksine, Avrupa ile açık
ideolojik özdeşleştirmeyi tercih etmekte, ama, ekonomik
bütünleşmeye karşı daha temkinli davranmaktadırlar.
Özal, Türkiye’nin ekonomik açıdan yeniden yapılanmasının
arkasındaki asıl güçtü. Türk ürünlerine yeni pazarlar bulmak
için Özal, Karadeniz Ekonomik İşbirliği forumunun oluşumunda
anahtar rol oynadı. Türkiye’nin toplam ihracatı 1980’de 2.9
Milyar dolardan 1997’de 27 Milyar dolara çıktı; ürünlerin %
53’ü Avrupa pazarına gitmekteydi (36). Bu ekonomik gelişme,
taşra tabanlı ekonomik sınıfların siyasi sürece girmesiyle
sonuçlandı ve siyasi güç dengelerini değiştirdi, çünkü bu
gruplar büyük kuruluşların laik pozisyonunu dengelemek için
daha İslamcı sesleri destekleme eğilimindeydiler. 1980’ler
ve 90’lar, çoğu dini gruplar tarafından kurulan, ihtiyaç
içinde olanları korumaya yönelik sosyal, ekonomik, kültürel
kuruluşların doğuşuna tanık oldu. Diğer bir deyişle, sadece
siyasi değil ekonomik alan da Türkiye’nin Batıya ya da İslam
dünyasına yönelişine değin tartışmalara sahne oldu.
Örgütlenme süreci ve taşranın artan siyasi gücüne ek olarak,
medya ve yaygın eğitim de bürokratik seçkinlerin
farklılaşmasında önemli bir rol oynadı. İslamcı gruplar
kendi fikirlerini yaymak ve devlet politikalarına karşı
çıkmak için medyayı kullandılar. 1980’den önce İslamcı dergi
ve gazetelerin pazar payı sadece % 7 iken (37); 1996
itibariyle bu sayı yayınlanan 110 haftalık ve aylık İslamcı
dergi ile % 47’ye çıktı. Buna ek olarak, 16 ulusal, 15
bölgesel ve 300 yerel televizyon, istasyonu çalışmaktadır.
Radyo konusundaki sayılar daha da fazladır; 35 ulusal
istasyon, 109 bölgesel ve neredeyse 1000 yerel radyo (38).
Yeni iletişim araçları kuran, vatandaşlara yeni seçenekler
ve kamu söylemini şekillendiren yeni araçlar sunan yeni
basın toplumsal hayata girdi. Bu yüksek tirajın önemli
sonuçlarından biri de devlet kontrolü dışında entellektüel
bir grup oluşturmak için bağımsız bir parasal taban
yaratılmasıdır. Böylece, Türk hükümeti, geçmişte yaptığı
gibi siyasi gündemi kendi yaratamamakta ve kamu söylemini
şekillendirememektedir.
1980 askeri darbesinin liderleri, sadece, İmam Hatip
Liseleri olarak bilinen, tek tip din okulu açmaktan sorumlu
tutulmalarına rağmen, bu liderler, ulusal kimliğin daha
uyumlu kültür çerçevesini çizmek ve devlete bağlılığı
sağlamak için din derslerini kamu okullarında mecbur hale
getirdiler. Dahası, 1980 darbesi sonucunda çoğunlukla sol
görüşlü 1000 üniversite öğretim üyesinin işine son verildi.
Taşralı ve geleneksel İslamcı altyapıdan gelen yeni bir
akademisyen kuşağı Anadolu üniversitelerindeki boşluklara
yerleştirildi (39). Böylece, sadece ilkokullar değil, yüksek
eğitim de köklü İslamlaşmaya tanık oldu (40). Gerçekte,
ordu, Refah’ın yükselişinin tohumlarını attı.
1997 itibariyle, sadece 37’sini devletin kurduğu 492.809
öğrencisi olan 561 İmam Hatip Okulu vardı. 1990’larda
devlet, özel sektör tarafından kurulan ek 200 dini okulun
açılmasına izin vermedi (41). Özal, Mesut Yılmaz, Çiller ve
Erbakan orta ve alt sınıf ailelerden gelen İmam Hatip
mezunlarının bürokratik kadroları doldurmalarına izin verdi.
Bu yeni mezunların girişi sonucunda, laik Türk seçkinleri
siyasi alanlardaki önceki üstünlüğünü ve bütünlüğünü
kaybetti ve Özal’a ve Ö-zal’ın reformlarına karşı bir
mücadeleye girişti. Gerçekten Özal’lı yıllar boyunca Türk
hükümeti, ilk kez, ulusun bir bütün olarak farklılıklarını
ve kültürel çeşitliliğini yansıttı. Bu yeni şeçkinler, daha
geleneksel kültürel değerleriyle, Kemalist seçkinlerin
siyasi konumunu ve kültürel değerlerini tehdit etti. Onlar
da Özal hükümetlerini ve Erbakan-Çiller koalisyonunu
Atatürk’ün laik mirasına karşı çıkmak ve İslamcı unsurlara
serbesti vermekle eleştirerek karşılık verdiler.
Bu pro-İslamcı seçkinler, ekonominin, kültürel alanın ve
bürokrasinin yüksek kademelerinde yavaşça ilerlemeye devam
ettikçe, devlet politikalarını etkileyecektir. Bu grup,
Cumhuriyetçi mirasın tekrar incelenmesinde ve yeni bir
Osmanlı-İslamî kimliğin yapılanmasında merkezi bir
konumdadır. Her ne kadar, bu kimliği tanımlamaya ve
geliştirmeye yönelik teorik girişimler dağınık ve uyumsuz
olsa da; neo-Osmanlıcılık, etnik-ötesi üniter bir devleti
desteklemek için değişik etnik altyapılardan gelen Türk
vatandaşları için etnik-ötesi bir kimliğin olabilirliğini
sunmaktadır.
Osmanlı-İslamî kimlik politikası devlet-toplum ilişkilerini
yeniden yapılandırmak için bir çeşit milliyetçilik olarak
işlemektedir. Eşitlik ve sosyal adalet arzusuyla motive olan
bu yine İslamcılık, devlet ve toplum arazındaki ilişkileri
yeniden yapılandırmak ve böylelikle marjinalleşmiş kitlesel
grupların kendilerini ifadeleri için yeni alanlar açmak,
modern-popülist bir sosyal uzlaşma için mücadele etmektedir.
Diğer bir deyişle, modern Türkiye içerisinde eleştirel
söylemler ve rekabetçi kuruluşlar için alternatif alanlar
yaratılması bakımından İslamcı gruplar siyasi liberalleşmeyi
nitelemektedir. İslamcı entellektüeller (İsmet Özel, Ali
Bulaç, Rasim Özdenören ve Ersin Gürdoğan), gazeteciler
(Fehmi Koru, Ahmet Taşgetiren ve Abdurrahman Dilipak) ve
gruplar (İskender Paşa ve Altınoluk Nakşıbendi tarikatları
ve Nurcu dernekler) devlet, toplum, kimlik ve tarihe yönelik
önemli sorular sorarak kamu oyunu şekillendirmeyi
başarmışlardır. Bunlar, siyasallaşmış bir İslamcı kimliğin
öncüleri olarak da görülebilirler. Bu öncüler, kimliğin
İslamcı anlayışını siyasallaştırmakta olan uluslararası
gelişmelerin, İslamcı bir lensten geçirilmesine yardım
etmektedirler. Onların görüşüne göre, ‘ulusal çıkar’ ve Türk
dış politikasının yönelimi İslamcı olmalıdır. Türk İslamcı
entellektüelleri, ikili bir yorumlama içine girmişlerdir.
Onlar, uluslararası olayları İslama göre şekillenmiş
kültürel çerçevelerinde anlamaktadırlar ve sosyal, ekonomik
ve siyasi bağlamlarda İslamcı mesaj ve sembolleri yeniden
yorumlamaktadırlar. İlginçtir ki; İslamcı söylemler,
BosnaHersek, Çeçenistan, Kıbrıs ve Türkiye’ye yönelik
belirli Avrupa tutumlarını eleştirmek için İslamcıların
dilini kullanmaya başlayan devlet seçkinleri tarafından da
benimsenmiştir.
İçsel Değişiklikler ve Kimlik/Çıkar Oluşumunun Diyalektiği
Neo-Osmanlıcılık, iç ve uluslararası güçlerin arasındaki
etkileşimin kesişme noktasında diyalektik bir sonuç olarak
ortaya çıkmış; ulusal kimlik ve çıkar oluşumları üzerine
yapılan tartışmalar için verimli bir zemin hazırlamıştır.
Her ne kadar kimliğin tekrar tanımlanmasında en önemli rolü
iç dönüşümler oynamış olsa da; dış olaylar, mesela
Bulgaristan’ın 1985’de Müslümanları sınırdışı etmesi, Orta
Asya devletlerinin bağımsızlığı ve Yugoslavya’nın
parçalanması da dar laik ulusal ideolojinin yıkılmasında
belirleyici rol oynamıştır. Türk toplumu, Türk kimliğinin
tanımının Anadolu ve Avrupa-merkezli batılılaşmadan daha
fazlasını içerdiğini giderek daha çok fark etti. Müslüman
toplulukların Balkanlarda siyasi çıkışı ve Bosna Hersek’ten
Batı Çin’e uzanan daha geniş ‘Türk dünyası’ yeni bir
Osmanlı/Türk kimliği anlayışını özendirdi. Bu kimlik,
Türkiye’nin Avrupa ile ilişkilerinin yeniden incelemesine de
katkıda bulunmaktadır.
Uluslararası ve iç değişiklikler bastırılmış çeşitli
kimliklerin ortaya çıkmasına neden oldu: İslamcı (Nurcu ve
Nakşibendi), Balkan (Arnavut, Boşnak, Pomak), Anadolu (Alevi
ve Kürt), Orta Asya ve Kafkas. Laikliğin kurumsal tabanı
çatladığında önceden marjinalleşmiş gruplar, devlet içine
girerek kendilerine bir yer buldular. Fethullar Gülen gibi
İslamcı Nurcu aydınlar siyasi boşluğu doldurmada, geçmişi
kendilerine göre düzenleyerek ve yığınları hareketlendirerek
yeni kimlik tartışmasının niteliğini belirlemede başarılı
oldular (42). Onlar, kitlelerin ortak kavramlarını
inandırıcı olarak kullanabildikleri ve geleneksel
bağlantılarını dinamik bir şekilde yeniden yorumladıkları
için laik entellektüelerden daha başarılıydılar.
İslamcı ve neo-muhafazakar entellektüeller, kimlik
tartışmasını, Türk kimliğini Osmanlı-İslamî geçmişe göre
tekrar ele alarak Türkiye’nin yeniden konumlandırılması ve
siyasi ortamın yeniden şekillendirilmesi için bir yol olarak
görmektedirler. Geçmiş, kültür oluşumunun ham maddesi ve
bugünün altyapısı olduğu için, entellektüeller tarafından
sunulan ve kullanılan geçmiş, elbette, Osmanlı ve
İslamî’dir. Her ne kadar Cumhuriyetçi seçkinler, Osmanlı
devlet ve toplumunu İslamı, çökmüş ve geri olarak ilan etmiş
olsa da, Türk İslamcılar, kitlelere karşı kendi popülist
çekimleriyle, muhteşem olduğuna inandıkları Osmanlı-Türk
geçmişinin etnik-dinsel mirasının diriltmeyi amaçladılar. Bu
etnikleştirilmiş Osmanlı geleneği, sembolik gücüne bağlı
olarak, kitleler üzerinde Kemalist-Cumhuriyetçi oluşumdan
daha etkili olmaya devam etmektedir (43).
Osmanlı tarihine, özellikle de II.Abdülhamid devrine
(1876-1908) artan ilgi, Türkiye’-nin kültürel çeşitliliğiyle
başa çıkmak için bir yol olarak çok kültürlülük üzerine
yapılan tartışma ve Nakşıbendi, Nurcu eğitimin
canlandırılması, Türk-İslamcı kimliğin entellektüel
kaynaklarına katkıda bulunmaktadır. Türk-İslamcı
entellektüeller genellikle , İslamın klasik devrinden daha
çok Osmanlı geçmişini temel referans modeli olarak
görmektedirler; bu anlamda, onların yükselişi de bir içsel
laikleşmedir. Osmanlı politikası ve toplumu, Gülen’ in Nurcu
ve Esad Coşan’ın Nakşıbendi hareketleri için ulusal kimliğin
yeniden betimlenmesindeki kavramsal çerçeveyi
oluşturmaktadır (44). Ayrıca, pro-İslamcı grupların medya
pazarı ve Diyanet İşleri Başkanlığının etkinlikleri bu neo-Osmanlı
düşüncenin yayılmasını ve içselleşmesini kolaylaştırmıştır.
Türkiye şu anda, devlet kuruluşları seviyesinde ve kamu
kültürü açısından köklü bir ulusal kimlik dönüşümü
yaşamaktadır; bu kimlik dönüşümü, kültürel, ekonomik ve
siyasi aktörlerin ulusal çıkar ve dış eğiliminin bilimsel
haritasını da şekillendirmektedir. Rouleau şunu
savunmaktadır: “Türkiye’nin Balkanlarla, özellikle de
Anadolu’ya etnik ve kültür açısından yabancı olan
Boşnaklarla aktif olarak ilgilenmesi yalnızca İslamcı
çekimden dolayıdır.” (45). Ayrıca, Refahyol döneminin
başbakanı Erbakan, İran ve Libya görüşmeleriyle NATO
müttefiklerini kızdırdı ve ilk defa Türkiye NATO
müttefiklerinden bağımsız bir çizgi izledi (46) Örneğin, 12
Temmuz 1996’da, Irak’ı Türkiye’nin en büyük ticaret partneri
yapan ekonomik işbirliği anlaşması Ankara ve Bağdat arasında
imzalandı (47). Dahası, Erbakan 23 Milyar dolarlık doğalgaz
alımı ve iki ülke arasında bir boru hattının kurulmasıyla
ilgili olarak İran’la da bir anlaşma imzaladı (48)
Neo-Osmanlıcılığın Katalizatörü: Avrupa Birliğinin Reddi
Avrupa’nın Türkiye’ye yönelik dışlayıcı politikaları ulusal
kimlik üzerine yapılan iç tartışmalara doğrudan yansımakta
ve bu da ülkenin uluslararası sistemdeki pozisyonunun
algılanmasını belirlemektedir. Bu yüzden, Türkiye’deki
kimlik ve ulusal çıkar politikaları, Orta Doğu veya Orta
Asya’daki gelişmelerden çok Türkiye’nin Avrupa ve Balkan
ülkeleri ile ilişkilerince yönlendirilmektedir. Örneğin,
Özal, Nisan 1987’de Avrupa Birliğine tam üyelik için
başvuruda bulundu. Otuz aylık bir çalışmadan sonra, Avrupa
Birliği Aralık 1989’da dört sebep belirterek Türkiye’nin
başvurusunu geri çevirdi; Türk ekonomisi kötü durumdaydı;
Türkiye’nin artan nüfusu AB’nin içine alınamazdı; demokratik
ve sivil haklar düzgün işlememekteydi; ve son olarak,
Türkiye ve AB arasındaki kültürel farklar büyüktü (49).
AB’nin kararında ilk üç sebebin çok büyük önemi olsa da,
sonuncu unsur diğer üçü için biliçsel bir taban
oluşturmaktadır: Türkiye’nin, kıtanın kurallarına
uyumlaştırılma çabaları yetersiz görülmüştü. Türklerin
“doğulu Müslümanlar” olarak algılanması devam etmekteydi.
Avrupa ve Türkiye arasındaki ilişki, temelde, 500 yıl
düşmanca olmuştur. Bunu hatırlamak önemlidir. Çünkü burada,
Avrupa’nın Türkleri “düşman yabancı” -barbar ve kesinlikle
Avrupa’ya ait olmayan bir unsur olarak görmesinin kaynakları
yatmaktadır (50).
Türkiye’nin üyelik başvurusunun reddi, surata atılan bir
tokat olarak algılandı ve Ankara’daki Avrupa taraftarı
seçkinler için utandırıcı bir durum yarattı. A.B., Türkiye
ile yeni tip bir ilişkinin yaratılması için Haziran 1990’ da
başka bir çalışma yayımlayarak, Avrupa taraftarı kesimlerin
umutlarını ve meşruluğunu korumaya çalıştı (51). Bu plana
uygun olarak, Türkiye, tam üyeliğin siyasi haklarını
kullanamadan, A.B.’de Gümrük Birliği statüsünü elde etti
(52). Gümrük Birliği, Avrupa Parlamentosu’ndaki Kürt konusu
ve insan hakları ihlalleri iddiaları üzerine yoğunlaşan
muhalefete rağmen, 1 Ocak 1996’da yürürlüğe girdi (53).
Ancak, bu anlaşma, Avrupa eğilimli seçkinlerin ulusal kimlik
krizine geçici bir rahatlık getirdi. Gümrük Birliği
anlaşmasını eleştirenler, Türk pazarının, siyasal üyeliğin
faydaları ve korumalarına sahip olmadan, daha güçlü bir
konumda olan Avrupa’nın ekonomik etkisine açılacağına işaret
ediyorlardı.
İslamcı siyasi kimliğin etkisi, Çiller’in Gümrük Birliği’ni
sunuşundaki tavrıyla açıklık kazandı. Avrupalılaştırıcı
seçkinlerin orijinal seçim kampanyası stratejisinden radikal
bir şekilde ayrılan Çiller, Türkiye’nin Gümrük Birliği
vasıtasıyla A.B. ile ekonomik birleşmesini “Kur’an’ı, ezanı
ve camiyi Avrupa’ya taşımak” olarak sundu. Açıklaması,
Avrupa medeniyetini Türkiye’ye taşımanın orijinal dili ile
inanılmaz bir tezat oluşturuyordu. Gümrük Birliği taraftarı,
İslamcı Nurcu gruplar, Avrupa’da yeni bir İslamcı varoluşu
ilerletmek için Avrupa ile birliği, kültürel ve ekonomik
fırsat olarak haklı çıkardılar.
Pek çok Türk, Gümrük Birliği Anlaşması’nı Türkiye’nin “boyun
eğici” bir konumu kabullenmesi olarak görmektedir. Bu
anlaşma, pek çok açıdan, Türk seçkinlerinin kendi kimlik ve
varoluşunun varlık sebebinden dışlanması biçimindeki
toplumsal algılamaları güçlendirdi. Gerçekten, Avrupa
Hıristiyan Demokratlarının Mart 1997’de Brüksel’deki
konferansında, Loilfried Martens, “A.B.’nin, Türkiye’nin
yerinin olmadığı bir medeniyet projesi” olduğunu söyleyerek,
Kemalist seçkinleri şoke etti. Bunu, A.B’nin Doğu Avrupa’nın
eski Varşova Paktı ülkelerinin hemen hepsini içeren üyelik
adaylığı kararı izledi. Böylece, 1967’den beri böyle bir
fırsat için sırada bekleyen Türkiye’nin yokluğu
vurgulanıyordu. Bu gelişmeler ve yeni eleştirel söylem laik
karar mekanizmalarını şunu farketmeye zorladı: Türkiye’nin
Avrupa’dan dışlanmasını anlamak için ekonomi, Kıbrıs ve
insan hakları soruları yerine, Türkiye’nin kültürel ve
tarihi kimliği önemlidir. “Medenileştirme” mücadelesinden 70
sene sonra, pek çok Türk Avrupa için “öteki” olduğu
gerçeğinin, Avrupa’nın Türkiye’nin tam üyelik başvurusunun
reddi kadar düzeltilemez olduğunun farkına vardı. Sonuç
olarak, yeni siyasi gruplar kimlik ve ulusal yönetim
konusundaki popüler söylemlere daha çok uydular. Örneğin,
Avrupa’nın Türkiye’yi reddinden sonra, Mesut Yılmaz A.B.’nin
“yeni bir Berlin duvarı, kültürel bir Berlin duvarı
ördüğünü” ve “Türkiye’ye Müslüman kimliğinden dolayı ayırım
yaptığını” söyledi (54).
Neo-Osmanlıcılık ve Balkanlar Krizi
Türkiye’nin kimlik tartışmasının, dış politikada önemli rol
oynadığı ikinci alan da Balkanlardır. Neo-Osmanlıcı
entellektüeller Balkanlarla daha yakın ilişkileri Kemalist
projeyi geri çevirmenin ve Türk kimliğinin İslamcı unsurunu
yeniden kazanmanın bir yolu olarak değerlendirmekteler.
Balkan unsuru bu yüzden Türk kimlik ve dış politikasının
aktif bir parçasıdır. Bulgaristan, Yunanistan ve Sırbistan
(Sancak ve Kosova) daki Müslüman nüfus ve onların Türkiye
ile tarihi ve ailevi bağları günümüz Türk Balkan
politikasının oluşumunda önemli bir rol oynamaktadır (55).
İç baskı yüzünden, Türkiye, giderek daha fazla, kendini
baskıya hatta soykırıma maruz kalan Balkan Müslümanlarının
koruyucusu olarak görmektedir. Bu bağlamda, Türkiye bölgede
ikili ve çok taraflı kompleks bir ilişkiler serisi
geliştirmiştir (56) Kosova’daki Mart 1998 olaylarından
sonra, Türk Dışişleri Bakanı İsmail Cem Belgrad’ı ziyaret
etmiş ve Balkanlar için bir askeri gücün kurulmasını
önermiştir (57).
Bosna-Hersek’te Sırp güçleri tarafından yapılan etnik
temizlik Türkiye için ciddi problemler yaratmıştır. Sırp
milliyetçi ideolojisinin tüm Müslümanları, Arnavut, Boşnak,
Pomak veya Çingene olsalar da, “Türk” olarak tanımlaması,
Türk toplumunun Bosnalı Müslümanların önceden planlanmış
yıkımına daha da duyarlı olmasını sağladı. Özal ile yakın
bağları olan Cengiz Çandar ve Nur Vergin gibi Neo-Osmanlıcılar,
bunu kullanarak, Türklüğün bir etnik kategori değil,
Anadolu, Balkan ve Kafkas Müslüman nüfuslarının ortak
Osmanlı tecrübesi üzerinde bir yapım olduğunu öne sürdüler.
Böylece, iç ve dış baskıların sonucunda Türkiye, Balkanların
Osmanlı Müslümanlarıyla ittifak yapmaya itilmektedir.
Bosnalı Müslümanlar davasında, Türkiye Cumhuriyet tarihinde
ilk kez, Ankara, kendi sınırları dışındaki Müslümanları
korumayı, dış politikasının bütünsel bir görevi olarak
görmüştür (58). Örneğin, Türk hükümeti Ağustos 1992’de NATO’
ya askeri bir ortak hareket planı önerdi; Bosna üzerinde
uçuş yasağı getirilmesini istedi ve sınırlı askeri
müdahaleyi ve silah ambargosunun kaldırılmasını teklif etti.
Uçuş yasağı bölgesinin uygulanmasına yardım için 18 tane F16
ve Bosna’daki barış gücüne 2700 asker gönderdi. Türkiye,
ayrıca, Birleşmiş Milletler’de, Bosna amacına yönelik
mücadelede bir temas grubunun oluşturulması için İslam
Konferansı Örgütü’nün harekete geçirilmesinde etkili oldu.
1718 Haziran 1992’de İslam Konferansı Örgütü’nün Dışişleri
Bakanlarının İstanbul toplantısı, BM askeri müdahaleye
çağırdı ve örgütün BM yönetimindeki askeri müdahalesine
dahil olmaya hazır olduğunu ilan etti. Türkiye, uluslararası
forumları Bosna hükümetine destek toplamak için kullandı ve
ABD Başkanı Clinton’ın “vur ve yüksel” politikasını
destekledi. İngiltere’nin eski Yugoslavya konusunda
düzenlediği Londra Konferansı’na, Türk Dışişleri Bakanı
Hikmet Çetin İKÖ ülkelerinin temsilcisi olarak katıldı.
Diplomatik kampanyasının sonunda, Türk Dışişleri Bakanlığı
Müslümanların kaderine Avrupa’nın kayıtsız olduğuna karar
verdi; Bosna hükümetine silah gönderdi ve İKÖ ülkelerinin de
benzer politikalar izlemeleri için baskı yaptı.
Avrupa çok-kültürlü Bosna devletini korumada başarısız
olunca, Ankara’daki Batı algılamaları çarpıcı bir şekilde
değişti. Pek çok Türk dinsel farklılığa bağlı olarak,
Avrupa’nın Bosnalıları korumadığı gibi, onların kendilerini
korumalarına da izin vermediğine inandı. Laik Türkler bile
Müslümanlara karşı “haçlı seferlerinden” bahsetmeye
başladılar. Kıdemli devlet adamlarından Kâmran İnan, Bosna
soykırımının “önceden planlanmış, kıtanın büyük çoğunluğunun
suç ortağı olduğu, Haçlı seferinin Avrupa’da Müslüman bir
çoğunluğun çıkışını yok etmek anlamına” (59) geldiğini
savundu. Diğer bir liberal gazeteci, Mehmet Ali Birand şöyle
demekteydi: “BosnaHersek’teki olaylar Batının Avrupa’da
Müslüman bir ülke istemediğini göstermektedir. Müdahale
etmemeleri bunu göstermektedir. Onlar kirli işlerini
Sırpların yapmasına izin vermektedirler.” (60).
Bosna soykırımı pek çok Türk tarafından Avrupa’nın kendini
bir Hıristiyan birliği olarak tanımlamasının canlı ve utanç
verici çabası şeklinde algılanmaktadır. Zamanın Genelkurmay
Başkanı Doğan Güreş bile, NATO bakanları ve genelkurmay
başkanlarına Antalya’da şöyle dedi : “Siz laik değilsiniz.
Siz kendinizi Hıristiyan bir topluluk olarak tanımladınız ve
Sırpların Bosna’daki Müslümanları öldürmelerine, onların
ırzlarına geçmelerine izin verdiniz” (61). Çiller, başbakan
iken, bir Fransız haftalık gazetesine Avrupalı ülkelerin
Avrupa'yı bir Hıristiyanlar klubü olarak tutmak
istediklerini söyledi (62). Bu görüşler, dış olayların nasıl
Türk kitleleri ve seçkinleri arasında Osmanlı-müslüman
nüfuslarla artan bir özdeşleşmeye yol açtığını
göstermektedir.
Değişen Türk Kimliği ve Dönüşen Dış Politika
Toplumun devletin içine girmesi, karmaşık bir kimlik ağı
yarattı ve Türkiye’nin dış politika eğilimini, kaçınılmaz
olarak, yeniden düzenleyecek olan ulusal çıkarın yeniden
tanımlanmasına yol açtı. Türkiye’nin yakın zamandaki çok
yönlü kimlik keşfi ve işbirliğe ait tarihsel anlamda bir
çerçeveye sahip olma ihtiyacı içedönük laik bir politikadan
yavaşça daha dışadönük ve toplumca eğilinen bir politikaya
geçişi hızlandırdı. Devletin çeşitli yüksek kademelerine
dini eğilimli kişilerin sızması ulusal çıkarın tekrar
tanımlanmasında önemli bir etkide bulundu. Seçkinlerin
çeşitliliği, yeni kimlik söylemleriyle birleşerek, devletin
kimliğini dönüştürmeye devam etmektedir.
Türk tarihinin Osmanlı köklerine dönüş tasarısı yeni
seçenekler ve stratejiler sunabilir. Türkiye, Balkanlardan,
Orta Asya’dan, Orta Doğu’dan ve Kafkaslardan gelen çeşitli
ırmaklarla beslenen bir göl gibidir. Örneğin, dört milyonun
üzerinde Türk vatandaşı Bosna kökenlidir. Birkaç milyon
insan da atalarının izlerini Kafkaslarda bulabilir. Bu
yüzden, bu bölgelerdeki trajik olaylar, pek çok vatandaş
için, Osmanlı topluluğunun tarihi ve biliçsel sınırlarının
yeniden değerlendirilmesini zorunlu kılmıştır. 1980’lerde,
Özal’ın izlediği ekonomik ve kültürel politikaları, modern
siyasi ve ekonomik gelişim ihtiyaçlarını Osmanlı mirasıyla
uzlaştırmaya yardımcı olmuştur. “Tasarlanan” bu yeni Türkiye
anlayışı önemli bir politikacı olan Aydın Menderes
tarafından ifade edilmiştir: “Türkiye Cumhuriyeti sınırları,
Türkiye’nin siyasi, ekonomik ve tarihi gerçeklerine uygun
değildir. Sınırların güç kullanarak değiştirilmesini
kastetmiyoruz. Ancak eski ve yeni bağları ve ilişkileri de
gözardı edemeyiz.” (63). Neo-Osmanlıcılığa kayış tek bir
siyasi çerçeve içinde uzun zamandır süregelen kültürel ve
sosyal farklılıkların ve şimdiki Cumhuriyetin sınırlarını
aşan tarihi bağların farkına varış olarak görülebilir.
Cevaplandırılması gereken asıl soru ise, neo-Osmanlıcılığın
Avrupa’nın Türkiye’deki ya da Türkiye’nin Avrupa’daki
imajını nasıl değiştirebileceğidir.
Neo-Osmanlıcılık fikrinin faydası ve başarısı aleyhinde
birkaç karşı görüş de vardır. En sık kullanılanlardan biri
de neo-Osmanlıcılığın ulusdevlet çağında tarihsel bir hata
olduğu fikridir. İkincisi ise Türkiye’nin Balkan
komşularının bu tür fikirlere karşı olumsuz tepkisi
etrafında dönmektedir. Örneğin, Gencer Özcan,
“neo-Osmanlıcılık ne günümüz sorunlarının çözümüne bir
katkıda bulunmakta ne de Türk çıkarlarına pratik yararlar
sağlamaktadır” demektedir (65). Son olarak, bir grup
entellektüel, neo-Osmanlıcılığın saldırgan ve yayılmacı bir
dış politikayı teşvik ettiğini iddia etmektedir. Bu
tartışmaların bazısı Osmanlı tecrübe ve kurumlarının
geleneksel sunuşunu tarihsel olarak hatalı ve geri olarak
yansıtmaktadır. Oysa, neo-Osmanlıcılar için neo-Osmanlıcılık,
emperyalist bir ideoloji değildir. Aksine, neo-Osmanlıcılık;
(1) Türk milliyetçiliğinin yeniden ifade edilmesi ve Osmanlı
tarihindeki gibi farklılıklar için daha fazla siyasal ve
kültürel hoşgörü, (2) Balkan, Kafkas ve Orta Doğu ülkeleri
ile ekonomik sınırların kaldırılması, (3) Komşu ülkelerin
siyasi sınırları için saygı çağrısında bulunulması
ilkelerini içermektedir (66). Neo-Osmanlıcılık devlet
sınırlarını kaldırmayı ya da birleşmiş bir Osmanlı süper
devletini yeniden kurmayı hedeflememekte, ancak, Osmanlı
İslamî mirası paylaşacak toplumlar arasında yeni anlamda bir
makro-kimlik yaratılmasını istemektedir.
Dinci sağ (Refah, 1998’de Fazilet adı altında tekrar
kuruldu) ve merkez sağ (DYP ve ANAP) milletvekillerinin
parlamentodaki konuşmaları, neo-Osmanlıcılığın derin
içselleşmesini göstermekte ve gelecek Türk dış politikasının
yönünü ortaya çıkarmaktadır (67). Bu yüzden, ulusal
kimlikteki bir değişikliğin uluslararası sistem içinde nasıl
ulusal çıkarların ve eğilimin tanımında bir değişikliğe yol
açacağı ortadadır. Türkiye örneğinde, değişim süreçleri hala
işlemektedir ve ulusal yönelim üzerine tartışmalar bir
sonuca bağlanmamıştır. Yine de, Avrupa’nın Türkiye’yi bir
Avrupa devleti olarak tanıma konusundaki devam eden ve
artarak vurgulanan reddi, “D8” ve “Ekonomik İşbirliği
Örgütü” gibi projelerle, Türkiye’yi doğuya yönlendirmek
isteyen İslamcı emelleri doğrudan ateşlemektedir. Pro
İslamcı-Osmanlıcı gruplar Batı ve Doğu arasında kesin bir
tercih yapmamakta ancak her iki bölgede de varlık göstererek
ulusal çıkarları dengelemeyi tercih etmektedirler. Ancak,
Batı ve Doğu arasında kalışın, ülke yönetiminin sonunda bir
tarafı seçmeye zorlanmadan sağlanacak bir dengeleme hareketi
olup olmadığını bekleyip görmek gerekecektir.
Sonuç
Ulusal kimlik gelenekle sabit değildir; doğrusu, her nesille
yeniden tanımlanır ve değişen sosyal ve siyasi koşullara
göre diyalektik olarak yeniden yaratılır. Türkiye’de ulusal
kimlik üzerine yürütülen tartışmalar önceki Kemalist dünya
görüşünün gerçekliğini yok ederken, aynı zamanda,
başlangıçta yönetimin dışında tutulan geniş siyasi ve sosyal
güçlere ulusal kimliği ve onun tarihi ve kültürel
altyapısını ifade etmesi için yeni imkânlar yarattı (68).
Ulusal çıkar kavramı, şimdi, iç dönüşümler ve yeni ekonomik
ve siyasi seçkinlerin kendi toplumunu ve dünyadaki yerini
algılamalarıyla şekillenmektedir. 1980 öncesi Türk
hükümetleri iktidarda kalışlarını, ilerleme, akılcılık ve
ülkenin Avrupa medeniyetinin koynuna girişi söylemlerini
teşvik ederek meşrulaştırmışlardı. Yukarda belirtilen
çeşitli ulusal ve uluslararası sebeplerden dolayı böyle bir
strateji başarısız oldu ve Cumhuriyetçi seçkinler, Jurgen
Habermas’ın ifade ettiği “meşruluk krizi” ile karşı karşıya
kaldı (69). İç dönüşümler sonucunda Türk seçkinlerinin
niteliğinde önemli bir değişiklik olduğu için ulusal çıkar
tanımlamalarını belirleyen pek çok farklı “ben” ve “öteki”
algıları yarışmaktadır. Bu algılamalar, kısmen, büyüyen neo-Osmanlı
tartışmasınca şekillenmektedir. Bu yüzden, Türkiye kimlik ve
dış politika eğilimi açısından bir dönüm noktasındadır.
Ankara’nın, Batı ile İslamcı bağları arasında zayıf bir
denge kurmayı amaçlayan politikasının eskisi gibi
sağlanacağı şüphelidir. Çünkü Avrupa’nın Türkiye’yi bir
Avrupa ülkesi olarak tanımayı reddetmesi Batı yönelimini
zayıflatmış ve İslamcıların Türkiye’yi tekrar Doğuya
yönlendirme emellerini ateşlemiştir. Osmanlı-İslamcı söylem
farkedilebilir bir hale geldiyse de henüz uyumlu bir doktrin
ya da devlet adamlarınca doğrulanan bir fikirler grubu
olarak gelişmemiştir. Kemalist seçkinlerin ifade ettiği
Avrupalılaşma idealinin parçalanması ve onu izleyen İslamcı
karşı görüşün yükselişi bakımından gelecekte daha “İslamcı”
öğeler taşıyan neo-Osmanlıcı bir dış politika görmemiz daha
muhtemeldir.
* “Turkish Identity and Foreign Policy in Flux: The Rise of
Neo - Ottamanism” Critique, Spring 1998, s. 1941.
** Utah Üniversitesi, Siyaset Bilimi Bölümü Öğretim Üyesi
Notlar
1. Robert S.Chose, et al., “Pivotal States and US Strategy,
Foreign Affairs, 75 (1995) : 3551. Samuel Huntington, “The
Clash of Civilizations?” da Türkiye’ nin en belirgin ve
prototipsel bölünmüş bir ülke olduğunu iddia etmektedir.
Foreign Affairs 73 (1993): 42,
2. Alexander Wendt, “Anarchy is What States Make of it: The
Social Construction of Power Politics”, International
Organization, cilt 46, sayı 2 (1992) : 398.
3. Bkz. M. Hakan Yavuz, “Turkish Israeli Relations Through
The Lens of The Turkish Identity Debate”, Journal of
Palestine Studies, 105 (Sonbahar 1997): 2238, ; M.H. Yavuz,
“The Closure of Refah”, Middle East International, 13 Şubat
1998, s. 26.
4. George Schwab, The Challenge of the Exception : An
Introduction to the Political Ideas of Carl Schmitt Between
1921 and 1936 (Berlin. Duncker ve Humblot, 1970), s. 52.
5. Eric Roleau, “Turkey: Beyond Atatürk”, Foreign Policy,
103 (Yaz 1996) : 77.
6. M. Hakan Yavuz, “PrintBased Islamic Discourse and
Modernity: The Nur Movement”, Third International Symposium
on Bediüzzaman Said Nursi (İstanbul: Sözler, 1997), s.
324-350.
7. David F. Krell, et al., Martin Heidegger, Basic Writings
(New York: Harper ve Row, 1977).
8. Neo-Osmanlıcılık için bakınız Milliyet, 14 Aralık 1992;
Neo-Osmanlıcılık üzerine özel sayı için Türkiye Günlüğü, 19
(Yaz 1992); Atılgan Bayar, “Neo-Osmanlılar”, Aktüel (1117
Haziran 1992). Neo-Osmanlıcılığın İngilizce’de ilk kısa
tartışması İhsan D.Dağı, “Turkey in the 1990s: Foreign
Policy, Human Rights and the Search for a New Identity”,
Mediterranean Quarterly 3 (Sonbahar 1993) : 71-77.
9. Refah’ın iç ve dış politikaları üzerine bakınız, Birikim,
91 (Kasım 1996); ve Milliyet, 14 Ekim 1996.
10. Tanıl Bora, “İslamcılıktaki Milliyetçilik ve Refah
Partisi”, Birikim, 91 (Kasım 1996) : 23.
11. Ahmet İnsel, “RP ve Kemalism,” Birikim, 91 (Kasım 1996)
: 31.
12. Roderic H.Davison, Essays in Ottoman and Turkish History,
17741923: The Impact of the West (Austin: Universsity of
Texas Press, 1990), ss.112-132.
13. Turgut Özal, “Türkiye’nin Önünde Hacet Kapıları
Açılmıştır,” Türkiye Günlüğü, 19 (1992) : 14.
14. A.g.e., s. 17.
15. Nur Vergin, “Türkiye’nin kendisinden korkmaması ve
aslına Rücû etmesi lazım,” Türkiye Günlüğü, 19 (1992) :
41-47.
16. Yazarın eski Savunma Bakanı Yardımcısı Hasan Cengic ile
röportajı. Cengic 18 Mayıs 1995’te Gorajde’de, Bosna
ordusunun silahlanmasını organize etmişti.
17. Cevat Dursunoğlu, Milli Mücadelede Erzurum (Ankara:
Ziraat Bankası Matbaası; 1946), ss. 151152.
18. Ali Haydar, Milli Terbiye (İstanbul: Milli Matbaası,
1926), ss. 21-23.
19. Nuray Mert, “Laiklik Tartışması ve Siyasal İslam,”
Cogito 1 (1994): 89101; Ümit C. Sakallıoğlu, “Parameters and
Strategies of IslamState Interaction in Republican Turkey”,
International Journal of Middle Eastern Studies, 28 (1996) :
231-51.
20. İlkay Sunar ve Binnaz Toprak, “Islam in Politics: The
Case of Turkey”, Government and Opposition 18 (Sonbahar
1980) : 426-27.
21. M. Hakan Yavuz ve Mujeeb R. Khan, “A Bridge Between East
and West : Duality and the Development of Turkish Foreign
Policy Toward The ArabIsraeli Conflict II, Arab Studies
Quarterly, 10 (1992) : 69-93.
22. Atila Eralp, “Turkey and European Identity : Forging New
Identities Along Old Lines,” International Journal of
Sociology, 24 (1994) : 132-134.
23. Udo Steinbach, “TurkeyEEC Relations : The Cultural
Dimensions,” Erol Manisalı, ed., Turkey’s Place in Europe :
Economic and Cultural Dimensions (İstanbul: Logos, 1988), s.
13.
24. Reşat Kasaba, “By Compass and Sword’s”: The Meanings of
1492”, Middle East Report, (EylülEkim 1992) : 8.
25. Iver B.Neumann ve Jennifer M.Welsh, “The Other in
European Selfdefinition : An Addendum to the Literature on
International Society,” Review of International Studies 17
(1991) : 340. Türkiye’nin ‘öteki’ liği ile ilgili daha fazla
tartışma için bakınız. Mujeeb R.Khan, “External Threats and
The Promotion of a Transnational Islamic Conscionsness: The
Case of the Late Ottoman Empire and Contemporary Turkey,”
Islamic World Report 1 (1996) : 115-29.
26. Milliyet, 7 Mart 1997; The Economist, 15 Mart 1997,
s.53; ve Stephen Kinzer “Brussels Meeting Dims Turks Hopes”,
The New York Times, 11 Mart 1997.
27. Mujeeb R. Khan, “From Hegel to Genocide in Bosnia : Some
Moral and Philosophical Concerns,” Journal of Muslim
Menority Affairs 15 (OcakHaziran 1994) : 130.
28. Özal, “Türkiye’nin...” s. 17.
29. Thierry Zarcone, “Nakşibendiler ve Türkiye Cumhuriyeti,”
Türkiye Günlüğü 23 (Yaz 1993) : 99-105.
30. Orduya İslamcı sızışın üzerine bakınız: Cumhuriyet, 20
Kasım 1989; ve DPT için Ersin Gündoğan, Görünmeyen
Üniversite (İstanbul : İz Yayıncılık, 1992).
31. Milli Kültür Raporu (Ankara: DPT, 1983).
32. Bozkurt Güvenç, Türk İslam Sentezi (İstanbul: Sarmal
Yayınevi, 1994).
33. Taha Parla, “Dini Milliyetçilik,” Yeni Gündem, 19 Mayıs
1986; ve “Laiklik ve Türk-İslam-NATO Sentezi”, Cumhuriyet,
14 Şubat 1989.
34. Ahmet Okutan ve Turgut Durukan, Askerin Din Bilgisi
(Ankara: Genelkurmay Başkanlığı, Kara Kuvvetleri Komutanlığı
Basımevi, 1981.
35. Onların İslamın ekonomideki rolü üzerine hazırladıkları
tartışmalı rapor için bkz. İş Hayatında İslam İnsanı : Hamo
Islamicus (İstanbul: MÜSİAD, 1995).
36. Türkiye’nin dış ticareti üzerine bakınız, Devlet
İstatistik Enstitüsü WWW. Die.gov.tr.
37. Zeynep Atikkan, “Müslüman Medyası”, Hürriyet, 16 Kasım
1993.
38. “Turkey : The Elusive golden apple”, The Economist, 8
Haziran 1996, s.7.
39. Bu profesörlerin üniversiteden atılmasıyla ilgili
bakınız, Joseph S.Szyliowicz, “Education and Political
Development,” Metin Heper ve Ahmet Evin’de, Politcs in The
Third Turkish Republic (Boulder: Westview, 1994), ss.
151-52.
40. Kahramanmaraş Sütçü İmam Üniversitesi’ndeki değişik
İslamcı gruplar arasındaki tartışmaların sonuncusu için
bakınız Zaman, 3 Temmuz 1996.
41. Zaman, 8 Mayıs 1994.
42. Fethullah Gülen’in fikirleri için bakınız, Ufuk Turu
(İstanbul: Ada yayıncılık, 1996); ve Bülent Aras, “New Faces
of İslam in Turkey: Fethullah Gülen,” Middle East Quarterly,
(1998).
43. Eric Hobsbawn, “The New Threat to History”, The New York
Reilew of Books, 16 Aralık 1993, ss.62-64
44. Esad Coşan, Yeni Dönemde Yeni Görevler (İstanbul: SEHA
Yayınları, 1993).
45. Roleau, “Turkey”, s. 78.
46. Brian Brown, “Turkey’s Tilts Toward Iraq”, The Wall
Street Journal, 4 Eylül 1996.
47. Kate Clark, “Iraq and Turkey : a major accord,”Middle
East International, 16 Ağustos 1996, ss. 17-18.
48. Vahe Petrossian, “Gas Pipeline Alarms U.S.”, MEED, 23
Ağustos 1997, s. 7.
49. Commission Opinion on Turkey’s Request for Accession to
the Community, SEC (89) 2290 FİNAL/2, Brussels. AB’nin
tepkisi için bakınız, Commission Opinion on Turkey’s Request
for Accession to the Community (Brussels, 18 Aralık 1989).
50. John Redmond, The Next Mediterranean Enlargement of the
Commonity : Turkey, Cyprus and Malta (Brookfield : Dartmount,
1993), ss. 19-20.
51. Commission to the Council on Relations with Turkey and
Proposal for a Council Decision on the Conclusion of the
fourth protocol, SEC (90), 1017 Final, Brussels.
52. Tansu Çiller, “Avrupalılaşma Mücadelemiz şimdi
başlıyor”, Pazar Postası, 11 Mart 1995.
53. Türk gazetelerindeki Gümrük Birliği tartışmaları için
bakınız. Milliyet, Zaman ve Cumhuriyet, 6-10 Mart 1995.
54. Milliyet, 14 Aralık 1997; ve Stephan Kinzer, “Turkey,
Rejected, Will Freeze Ties to EU”, The New York Times, 15
Aralık 1997.
55. Gencer Özkan, “Continuity and Change in Turkish Foreign
Policy in The Balkans,” Balkans : A Mirror of the New
International Order, Günay G. Özdoğan, ed., (İstanbul:
Marmara Üniversitesi, 1995) ss. 281-93.
56. Şule Kut, “Yugoslavya Bunalımı ve Türkiye’nin Bosna
Hersek ve Makedonya Politikası : 19901993”, Faruk Sönmezoğlu,
ed., Türk Dış Politikasının Analizi (İstanbul: Der
Yayınları, 1994), ss. 159-79.
57. “Turkey agrees with four Balkan nations to set up
deployment force”, Turkish Daily News, 20 Mart 1998.
58. Ali Karaosmanoğlu, “Bürokratik Dış Politikayı Aşmak,”
Yeni FORUM, (Ekim 1992) : 4546; Cumhurbaşkanı Süleyman
Demirel küçük bir grup akademisyene Balkanlardaki Türk dış
politikasının ana taşlarından birinin evladı Fatihan olarak
bilinen Müslüman toplulukların korunması olduğunu söyledi.
Yazar da bu gruptaydı. 29 Nisan 1997.
59. Ankara’da Kâmran İnan ile röportaj, 27 Ekim 1994.
60. J. F. Brown, “Turkey: Back to the Balkans,” Graham
Fuller Turkey’s New Geopolitics (Boulder : Westiview Press,
1993), s. 153.
61. Hürriyet, 18 Ekim 1993.
62. L’Evenement du Jerdi, 25 Kasım 1993.
63. Nokta, 16 Mayıs 1993, s. 33.
64. Gencer Özcan, “Continuity and Change in Turkish Foreign
Policy in the Balkans”, Balkans : A Mirror, ss. 292-93.
65. Özcan, “Continuity”, s. 293.
66. Ankara’da yazarın Aydın Menderes ile röportajı 19 Eylül
1994.
67. Yazarın Abdullah Gül ile Ankara’da TBMM’de röportajı, 22
Ekim 1995.
68. M. Hakan Yavuz, “Turkey’s ‘Imagined Enemies’: Kurds and
Islamist”, Word Today, 52 (Nisan 1996) : 99-101.
69. Jurgen Habermas, Legitimation Crisis, (Boston: Beacon
Press, 1975)
Çeviren: Işıl Anıl
Kaynak:Liberal Düşünce , Sayı 13
|