|
CUMHURİYETİMİZİN FİKRî TEMELLERİ
Doç. Dr.
Durmuş YILMAZ*
1.
Cumhuriyetin Siyasal Altyapısı
Cumhuriyetimizin ilânından bu güne 80 yıl gibi bir zaman
geçmiştir. Atalarımız tarafından daha önce kurulmuş
olan devletleri bir kenara bırakırsak, 36 padişahın
tahta çıktığı ve 621 sene ömürlü bir Osmanlı cihan
devletinin birikimini tevarüs etmiş olan cumhuriyetimiz[1],
köklü bir devlet geleneğinin bir çeşit “Çağdaşlaşma Projesi”
ile yeniden tanımlanması ve yeniden yapılandırılması
anlamını taşımaktadır. Avrupa toplum ve devlet yapılarını
doğrudan etkileyen Fransız İhtilâli, (Başlaması 14
Temmuz 1789), gitgide artan bir şiddetle Osmanlı toplumunu
da etkilemiştir. Bu etkilenmenin merkezinde aydınlar vardır
ve yönü de aydınlardan halka ve aydınlardan devlete
(Devlet Yönetimine) doğru olmak üzere iki yönlüdür. Fransız
İhtilâlinden etkilenen ilk kesimin Osmanlı Devleti’nin
Balkanlardaki teb’ası olması ise imparatorlukta sonun
başlangıcına işaret etmektedir.
Fransız İhtilâlinden, Osmanlı devletinde
siyasal, sosyal ve kültürel hayat bütünüyle etkilenmiş
olmasına rağmen, bunun siyasal hayata yansımaları
Avrupa’da, daha doğrusu Fransa’da olduğu gibi cumhuriyete
doğru olmamış[2],
Padişah ve Saray yönetimin tepesindeki yerini tartışmasız
bir biçimde korumuştur. İhtilâlden yaklaşık olarak 85 sene
sonra Osmanlı aydınlarının verdikleri mücadele sonucunda
ülke yönetiminin Parlamenter sisteme geçmesi benimsendiğinde
de bu, Fransa gibi cumhuriyet yönünde değil de İngiltere
örneğinde olduğu gibi “Meşrutî Monarşi” yönünde
olmuştur.Yani Osmanlı Devleti kurumsal olarak Batı’yı örnek
aldığı zaman Fransa örneği ile cumhuriyetin değil de,
İngiltere örneği ile Anglo-Sakson modelinin esas
alındığını görmekteyiz. Bunda, İngiltere Krallığı’nın
dünyada mevcut olan prestijine duyulan hayranlık yanında,
Osmanlı Devleti’nin Türk ve gayr-ı Türk halkının
doğrudan sarayı ve saltanatı hedef alan siyasal
başkaldırışının olmamasının etkili olduğunu söylemek
mümkündür. Ayrıca Padişahın, Halife olarak dünya
Müslümanlarının birliğini temsil etmekte olduğuna
inanılması da Saray’ın varlığının her çeşit siyasal
tartışmaların dışında tutulmasına yardımcı olmuştur.
Osmanlı
modernleşmesinde siyasal altyapının hazırlanmasında,
saltanatı ortadan kaldırarak değil, onun yardım ve desteği
ile kurumları ve halkı modernleşmeye hazırlamak düşüncesi
hakimdir. 1876 yılında Abdülaziz’in tahtan indirilerek
yerine önce Sultan Murat’ın daha sonra da Abdülhamit’in
geçirilmesinde, aynı şekilde 1909 yılında Sultan
Abdülhamit’in tahttan indirilerek yerine Sultan Mehmet
Reşat’ın geçirilmesinde sarayın devlet yönetiminin başında
olması gerektiği düşüncesinin varlığını görmekteyiz.
1.1.
Osmanlı Çağdaşlaşma Projeleri Olarak Birinci ve İkinci
Meşrutiyet
23
Aralık 1876 tarihinde kabul edilen ilk Anayasa (=Kanun-ı
Esasî) ile ve 19 Mart 1877 tarihinde açılan parlamento ile
toplum ve devlet yapısında ilk demokratikleşme denemelerini
başlatan Osmanlı Devleti, kısa sürmüş olmasına rağmen bu
dönemin tecrübelerinden sonraki yıllarda ve hatta Cumhuriyet
ilan edildikten sonra da fazlasıyla istifade etmiştir.
İkinci Meşrutiyet olarak adlandırılan 23 temmuz 1908
devrimi ise zaten doğrudan “Hürriyetin İlânı” olarak
tarihe geçmiştir.[3]
Bilhassa Cemiyetler Kanununda yapılan 16 Ağustos 1909
tarihli değişiklikten sonra, kısa zaman içinde yüzlerce
cemiyet (Dernek) kurulmuştur[4].
Kurulan bu dernek ve cemiyetler halkın sosyal ve siyasal
gruplaşmasında ve bu yolla ülke meselelerine yaklaşmasında
oldukça etkili olmuştur. 1908 İnkılâbından sonra meydana
gelen bu gelişmeler ülkenin ve halkın siyasal alt yapısının
oluşmasını sağlamış ve özellikle, 1912 ve 1914
seçimlerinde ortaya çıkan sosyal grupların birbirleriyle
kıyasıya iktidar mücadelesi yapmalarına yol açmıştır. 1919
tarihinde yapılmış olan 4. seçim ise Türkiye’de cumhuriyet
idaresinin kurulmasında ve siyasal altyapının meydana
getirilmesinde çok büyük katkı sağlamıştır. Zira bu seçim
ile, Anadolu Türk halkı Müdafa-yı Hukuk Cemiyetlerini
kurarak siyasal olarak teşkilatlanırken, bir taraftan da
Erzurum başta olmak üzere, Edirne, Lüleburgaz, Balıkesir,
Alaşehir, Nazilli Kongreleri ile dar bölgeden bütün ülkeye
yayılan bir “Yönetime Sahip Olma” sürecini başlatmış
bulunuyordu. Sivas Kongresi ile bu süreç tamamlanmış ve
ülkenin yönetimi hem siyasal, hem de askeri ve hatta
ekonomik olarak Heyet-i Temsiliye’nin eline geçmiştir. 11
Eylül 1919 tarihinden itibaren ise, Heyet-i Temsiliye meşru
bir güç olarak ülkeyi ilgilendiren her konuda, hiçbir
merci ve makama danışmadan, her çeşit kararı alarak[5]
ve uygulayarak fiilen Yasama ve Yürütme yetkisini eline
almıştır ki, bu durum Türk halkının egemenlik hakkını
bizzat kullanmasından başka bir şey değildir.
Birinci
Meşrutiyet döneminin siyasal yapılanmasında beğenilen
örneğin Anglo-Sakson modeli olduğunu söylemiştik. “Meşrutî
Monarşi” olarak adlandırılan bu modelde yönetimin
tepesinde hanedandan gelen bir Monark bulunacaktır[6].
İki kanatlı bir parlamento olacak bunun bir kanadını halkın
temsilcileri olan ve seçimlerle iş başına gelmiş olan
mebuslar (Milletvekili) meydana getirecek, diğer kanadını da
doğrudan monark tarafından atanan üyeler meydana
getirecektir. Parlamento kanatlarının bir birine oranı 1/3
olacaktır.


Görüldüğü gibi Osmanlı Devleti, Meşrutiyet idaresini
kurarken model olarak İngiltere Krallığı’nı seçmişti.
İngiltere Krallığında Kral tarafından atanan Lordlar
Kamarası üye sayısı halk tarafından seçilen Avam Kamarası
üye sayısının üçte birinden fazla olamazdı. Kanun-ı Esasi’ye
göre Osmanlı Devleti’nde de Padişah tarafından atanan
Heyet-i Ayan üyelerinin sayısı halk tarafından seçilen
Heyet-i Mebusan sayısının üçte birinden fazla olamazdı[7].
Bu
modelin seçilmesinde bir başka faktör de İngiltere ve
Osmanlı devletleri arasındaki yapısal benzerlikdi. İngiltere
de çok geniş bir coğrafya üzerinde farklı dil, din, ırk ve
kültürden insanları bir arada tutabilmeyi başarmıştı.
Hindistan başta olmak üzere bütün bir Güney Asya ve Okyanus
adalarını Londra’dan idare edebiliyordu. Sonraki yıllarda
buna Afrika kıtasından da bir çok ülke eklendi. Osmanlı
Devleti’nin de Mısır’dan Balkanlara kadar uzanan çok geniş
bir coğrafyayı idaresi altında tutuyor ve çeşitli dil,
din, ırk ve kültürden halkı idare etmeye uğraşıyordu. Her
ikisi de bu özellikleri itibariyle birer Cihan Devleti
idiler.
Birinci
ve İkinci Meşrutiyet parlamentoları, Osmanlı Devleti’nde
meşrutî idarenin kurulması ve benimsenmesi yolunda çok
önemli bir atılım sayılmakla birlikte, asıl işlevini halkın
Cumhuriyet ve Demokrasi düşünceleriyle tanıştırılmalarında
göstermiştir. Halkın devlet yönetiminde söz sahibi olması
ve hatta padişahın yanında onun yetkilerini paylaşan bir
konuma yükselmiş olması, bireylerde bir çeşit “ Vatandaşlık
Gururu”nun oluşmasına sağlamıştır. Daha önceki yıllarda "Teb'a,
kul, taife” vb isimlerle anılan halk, bundan böyle yavaş
yavaş statüsünün yükseldiğini ve padişahın yanına kadar
çıktığını görmüştür. Bu psikoloji, insanlarda demokrasi
düşüncesinin benimsenmesinde çok etkili olmuştur. Meclis
çalışmalarında mebuslar; seçim zamanlarında da özellikle
ikinci seçmen denilen delegeler, devlet ve ülke yönetiminde
söz sahibi olmuş olmanın sağladığı siyasal gururun
bilincinde olduklarını her vesile ile ortaya koyuyorlardı.
Meşrutiyet Teb’a veya Kul’u vatandaş
seviyesine çıkarıyordu. Bunun en güzel örneğini, ikinci
Meşrutiyet olarak bildiğimiz Kanın-ı esasi’nin yeniden
yürürlüğe konuluşunun kabul ve ilan edilişinden birkaç gün
önce Manastır askeri idadisinde Ders Nazırı Vehip Paşa’nın
konuşmalarından anlamaktayız. 10 temmuz 1908 tarihinde
İstanbul’daki Padişah’a bir telgraf çekerek Meşrutiyetin
ilân edilmesini isteyen Vehip Paşa telgrafın altına imza
yerine “Manasırdaki Kullarınız” yazmıştır. Meşrutiyetin
ilan edilidiğini duyduktan sonra toplanan halka bir konuşma
yapmak üzere yüksekçe bir yere çıkan Vehip Paşa’nın ilk
sözü “Mukaddes Vatandaşlarımız” şeklindedir. Meşrutiyetten
önce “Kul” olan insanlar Meşrutiyet ilan edilince
“Vatandaş” olmuşlardır[8].
23
Aralık 1876 tarihli Kanun-ı Esasi’nin 18. Maddesi, o güne
kadar fazlaca önemsenmeyen Türkçe meselesini kesin hükme
bağlamış ve devletin resmî lisanının Türkçe olduğu ve
memurların Türkçe bilmelerinin şart olduğu yazılmıştır[9].
Mebus seçilebilmek için de Türkçe bilmenin şart olduğu
68. maddede yazılmıştır.
İlköğretimin, Kanun-ı Esasi’nin 114. maddesiyle bütün
halka mecbur tutulması Osmanlı aydınlanması için son derece
faydalı olmuştur. Madde aynen şöyledir:
“Madde
114: Osmanlı efradının kaffesince tahsil-i marifin birinci
mertebesi mecburî olacak ve teferruatı nizam-ı mahsus ile
tayin kılınacaktır”.
İkinci
Meşrutiyetten sonra Osmanlı toplumu çok partili siyasal
hayatla tanışmak ve partiler vasıtsıyla siyasal
düşüncelerini iktidara taşımak fırsatını elde etmişlerdir.
Bu imkan toplumun çağdaşlaşmasında önemli bir ilerleme
sağlamıştır. 1908 ve 1912 seçimlerinde istediği çoğunluğu
bir türlü elde edemeyen zamanın en etkili siyasal kuruluşu
olan İttihat ve Terakki Partisi, 23 Ocak 1913 tarihinde Bab-ı
Âli Baskını” olarak tarihe geçen bir çeşit hükümet
darbesiyle iktidarı ele geçirmişledir. Bu olay Osmanlı
Devleti’nin son zamanlarında çok partili siyasal hayatın
ülkenin kaderi üzerinde etkili olduğunu ve daha önceki
devirlerde ayaklanan halk veya askerin doğrudan saraya hücum
ederek padişahı tahtından indirmesine karşılık, meşrutiyet
idaresinde ayaklananların saray yerine Bab-ı Ali’yi
bastıklarına ve padişahı değil de Sadrazamı koltuğundan
indirdiklerine bir örnek sayabiliriz. Bu da bize, ülke
yönetiminde asıl gücün padişah yerine hükümete geçmiş
olduğunu gösterir. Her ne kadar sadrazam seçimle iş başına
gelmeyip padişah tarafından atanıyorsa da bundan sonra
partiler sadrazam atanmasında etkili olmaya başlamışlardır.
Bu olayda da Kamil Paşa’yı istifa ettiren ittihatçılar
yerine kendi partilerinin adamı olan Mahmut Şevket Paşa’yı
sadrazam olarak tayin ettirmişlerdir.
1.2.
Eşit Vatandaşlık Anlayışına Doğru Toplumsal İlerleme
Kanun-ı
Esasi’nin 17. maddesi, Osmanlı teb’asının kanun önünde eşit
olacağını bildirmektedir[10].
Esasen Osmanlı Türk ve Müslüman düşünce yapısında en büyük
dalgalanma bu madde ile meydana gelmiştir. O zamana kadar
bütün kanunlarda Müslümanlar ve Hıristiyanlar dinî
özelliklerine göre ayrı ayrı zikredilir ve farklı yasal
mükellefiyetlere tâbi kılınırlarken Kanun-ı Esasi bütün
teb’ayı kanun önünde eşit saymakta ve davletin nazarında
yani hukuk önünde din farkını ortadan kaldırmaktadır. Din
farkı sadece dinî mekan ve işlemlerde muteber sayılmış,
gerek siyasal hayat içinde ve gerekse sosyal alanlarda dinî
ayrıcalıklar veya sınırlandırmalar kaldırılmıştır.
Aslında
dinî farklılıklara bakmadan tüm teb’ayı hukuk önünde eşit
bir statüye kavuşturma çalışmaları Tanzimatla birlikte
başlamıştı. Hem Tanzimat Fermanında (1839) hem de Islahat
Fermanında (1856) vatandaşların eşitliği konusu o günün
anlayışı doğrultusunda söz konusu edilmiş ve birinci
fermanda özellikle mal ve can güvenliğinin garanti altına
alınması hususu vurgulanmıştır. İkinci Fermanda askerlik
görevinin herkes için zorunlu olacağı belirtilmiş ve gayr-ı
müslim halkın bu görevini bedel ödeyerek de yerine
getirebileceği belirtilmiştir.
Islahat
Fermanı yayınlandıktan sonra, bilhassa tüm teb’ayı eşit
kabul eden anlayışa karşı Müslüman halk arasında bir kısım
hoşnutsuzluklar doğduğunu da görüyoruz. Askerlik görevi gibi
bir kısım devlet hizmetinde Müslüman, Hıristiyan ayrımı
yapmaksızın devletin herkese eşit davranacağı ve eşit
ödevler yükleyeceği haberi bazı tepkilere sebep olmuştur.
Halk arasında “Yönetici olmaya alışık halk bu hakkından
mahrum olmuştur[11]”
türünden yakınmalar duyulmaya başlamıştır. Kastedilen halk
elbette Müslümanlardır. Hatta bunlar arasında bu eşitlik
meselesine istihza ile bakanlar da vardır. Bunların halk
arasında şöyle konuşmalar yaptığını yine Gülnihal Bozkurt
yazmaktadır:
“...Niçin
namaz kılıyorsun Hoca! Ferman okundu, görmedin mi? Teba-yı
gayr-ı müslime ile artık beraber olacağız...”[12].
Aynı
şekilde askerlik görevindeki eşitlik de halk arasında
tereddütlere sebep olmuştur. Islahat Fermanında tüm
teb’anın askerlik görevi ile yükümlü olduğu belirtilmekle
beraber belki de geçiş döneminin yaratbileceği
meselelerden kısmen de olsa kurtulmak için gayr-ı
müslimlere bedel ödemeyerek bu görevi yapmış sayılmak gibi
bir kolaylık getirilmiştir. Zira o yıllarda askerî
birlikler içinde Tabur İmamları vardı. Bunlar askerleri
dinî bakımdan bilgilendirmekten başka savaş zamanlarında da
onları şehitliğe ve gaziliğe özendirerek
cesaretlendirirlerdi. Gayr-ı müslimlerin yerleşik bu düzene
ne şekilde uyum sağlayabilecekleri hususu henüz
aydınlatılmamıştı. Fakat eşit vatandaşlık yolunda böyle bir
adım da atılmış oluyordu.
1.3.
Hukukda Laikleşme Süreci
Osmanlı
hukukunun geleneksel yapısı bireylerin şahsî özelliklerini
esas alan ve toplumu bu şahsî özelliklere göre tasnif
eden bir temele dayanıyordu. Hukuksal değerlerin oluşmasında
iki önemli faktör vardı ki bunlardan birisi Din, diğeri de
Cinsiyet idi. Kanunların hazırlanmasında bu iki faktör her
zaman belirleyici olurdu.
Osmanlı
Devleti’nin yükselme ve duraklama devirlerinden farklı
olarak özellikle 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren
şehirlerarası ve milletlerrası ticaretin artması, din
esasına göre kurulmuş mahkemeler ve meydana getirilmiş
müesseselerin insanların ihtiyaçlarına cevap veremediği
ortaya çıkmıştı. Hiç olmazsa ticaret hayatını düzenleyn ve
her dinden insanın aralarında meydana gelecek
anlaşmazlıkları halledecek mahkemelere ihtiyaç vardı. Oysa
mahkemeler din esasına göre kurulmuş ve yargıçlar da
(Kadılar) Kur’an-ı Kerim’e dayanılarak hazırlanmış ( İslam
Şeriatı) kanunlara göre kararlarını veriyorlardı.
Hıristiyanların veya diğer gayr-ı müslim teb’anın kendi
aralarında meydana gelen anlaşmazlıklara bakacak Kilise veya
konsolosluk mahkemeleri vardı. Fakat farklı dinden
insanların aralarında bir anlaşmazlık olursa bunun çözümü
ciddi sıkıntılarla karşılaşılıyordu.
Osmanlı
Devleti’nin Avrupa ile ticarî, malî, askerî, kültürel teması
arttıkça ülkeler arasındaki hukuk sistemi farkından
kaynaklanan problemler de artıyordu. Bu konuda büyük hukukçu
ve devlet adamı Ahmet Cevdet Paşa şöyle diyor:
“...Günden
güne Avrupalıların Osmanlı ülkesine gelişleri ziyadeleşüp,
bilhassa Kırım harbi münasebetiyle fevkalade çoğaldı ve
alışverişler genişledi. Yabancılar şer’iyye mahkemelerine
gitmek istemez...Müslüman aleyhine gayr-ı müslimlerin
tanıklığının şer’an dinlenmemesi ise Avrupalıların gözüne
pek ziyade çarpar olduğundan Hıristiyanların şer’iyye
mahkemelerinde yargılanmalarına itiraz eder oldular.
Frenkler dahi, ‘kanununuz ne ise meydana koyunuz da biz de
görelim ve teb’amıza bildirelim’ derler idi...”[13].
Osmanlı
Devleti’nde, özellikle de 19. yüzyılın ikinci yarısında,
hukuk düzeni oldukça parçalı bir halde bulunuyordu. Toplumu
bölümlere ayıran özellikler hukuk sistemini de parçalı hale
getirmişti. Genel olarak 3 çeşit mehkeme vardı. Birincisi,
Müslümanların kendi aralarındaki anlaşmazlıklara bakacak
Şer’î Mahkemeler. Bunlar geleneksel kurumlardı. İkincisi
gayr-ı müslim teb’anın kendi aralarındaki anlaşmazlıkları
çözecek olan Cemaat mahkemeleri (Kilise Mahkemeleri). Bunlar
Müslüman halkın ve devletin karışmadığı alandaki davalara
bakarlardı. Üçüncüsü de, yabancıların aralarındaki dâvâlara
bakacak olan Kosolosluk mahkemeleri idi. Bilhassa
Hıristiyan unsur, Müslümanlarla ve de devletle olan
anlaşmazlıklarında bu mahkemelerin davalarına bakmasını
isterlerdi.
Üçüncü
gruptaki mahkemeler daha ziyade ticarî anlaşmazlıklara
bakardı. Bu mahkemelerde yabancı tüccarlarla aılışveriş
yapan Türk (Müslüman) tüccarların dâvâları da görülürdü.
Fakat Avrupa’da yürülükte olan bir kısım yargılama usulleri
henüz Türk tüccarları tarafından tam olarak bilinmediğinden
bu mahkemelerde görülen dâvâlar, çoğu zaman Türk
tüccarlarının aleyhine sonuçlanırdı. Bu mahkemeler hakkında
Enver Ziya Karal şöyle demektedir.
“...Osmanlı
teb’ası olan tüccarların çoğu ticaret kanun ve usullerine
vâkıf olmadıklarından pek çok zararlara uğramışlardır. Hele
İslam tüccarlarıyla ecnebiler arasında geçen ticaret
dâvâları ekseriya avukatları ve tercümanları vasıtasıyla
ecnebiler kazanarak ve Müslüman tüccarların müdafaaya
taraflarından vukuflu vekilleri bulunmadığından İslam
ticaretine halel gelmiştir. Bundan başka Müslüman olmayan
teb’amızdan bir çoğu dahi yabancı devletlerin himayesine
girip o vesile ile işlerini becermişlerdir...”[14].
Ünlü
devlet adamı, tarihçi ve hukuçu Cevdet Paşa’nın
başkanlığında başlayan ve Osmanlı hukuk sistemini
çağdaşlaştırmayı esas alan çalışmalar 1870 yılında
tamamlandığında yukarda kısaca bahsedilmiş olan
sakıncaların hiç olmazsa bir kısmının giderilmiş olduğunu
görüyoruz. Toplam olarak 16 Kitap halinde tanzim edilen
Mecelle-i Ahkam-ı Adliye, 1851 maddelik bir kanunlar
mecmuasıdır. Osmanlı Devleti hukuk sisteminde önemli
değişiklikler yapmıştır. “Aile Hukuku” olarak bilinen,
evlenme, boşanma ve miras gibi konular dışında hemen hemen
bütün alanları yeniden düzenleyen Mecelle, devlet hukukunda
laikleşme sürecinin de başlangıcı sayılabilir. Hukuk
sistemimizde şahsî değerlerin yerini yavaş yavaş pozitif
hukuk değerlerine bırakmaya başladığını bu çalışmayla
görüyoruz. Bu günkü hukuk anlayışından ve hatta o zamanki
Avrupada geliştirilen hukuk anlayışlarından bir hayli uzak
olmasına rağmen Mecelle 19. yüzyılın son çeyreğinde Osmanlı
devleti hukuk sisteminde önemli bir ilerleme ve yenilik
olarak kabul edilebilir[15].
2.
Çok Milletli Toplum Yapısından tek Milletli Toplum
Yapısına Geçiş
Osmanlı
Devleti’nin toplumsal, hukuksal ve siyasal yapısı
incelendiğinde çok açık görülecektir ki, Osmanlı Devleti
ayrılıklar üzerinde yükselmiş, bütün müesseselerini
ayrılıklar üzerine kurmuştur. Önce şu şemayı bir
inceleyelim:
OSMANLI
TOPLUM YAPISI
....................
(NOT:
dergideki baskısında olan şemalar girilememiştir. )
.
Şemalarda da açıkça görüldüğü gibi Osmanlı Devlet
anlayışında ne halk, ne ülke, ne de başka devlet, ülke ve
halklar hiçbir zaman bir bütünlük içinde değerlendirilmemiş,
her zaman “Çeşitlilik” anlayışı hakim olmuştur.
İşte Hukuk bu çeşitlilik üzerine kurulmuş, müesseseler bu
çeşitliliği yaşatacak şekilde oluşturulmuştur. Mahkemeler de
böyledir, okullar da böyle; İş ve meslekler de böyle,
mahalleler de böyledir. Müslüman ve Müslüman olmayan halk
asırlarca birlikte yaşadıkları halde bir birleriyle asla
karışıp kaynaşmamışlardır. Bu ayrılığın muhafaza edilmesinde
en büyük faktör Hukuk’tur. Fakat, Osmanlı Devleti’nin klasik
devirlerinde halkın mutluluk ve huzurunu temin eden bu
anlayış, 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren devletin
parçalanması ve hatta yıkılmasına ortam hazırlayacak bşir
hale gelince başta padişahlar olmak üzere devlet
adamlarının önemli bir kısmı Osmanlı Hukuk Anlayışı’nın
yenilenmesi gerektiği hususunda fikir ve eylem birliği içine
girmişlerdir. Devletin Avrupa devletleri ve Rusya karşısında
askeri ve ekonomik yönden giderek zayıflıyor olması ile
Mısır’ın Osmanlı Devletinden koparak Avrupalı devletler ile,
özellikle de Fransa ile, işbirliği içine girmesi de
yenilik anlayışının doğmasında etkili olmuştur.
Osmanlı
Devleti’nin son elli yılında hakim olan yönetim anlayışı,
yukarda ana hatlarıyla değindiğimiz ayrılıklar sisteminin
hiç olmazsa bir kısmını ortadan kaldırmaya, dinî anlayışı
devlet hayatından yavaş yavaş geri çekerek bireysel hayata
indirgemeye ve teb’ayı yeni bir adla yeni baştan
tanımlamaya[16]
ve bu şekilde devletin bütünlüğünü korumaya yönelik
çalışmaların yapıldığı bir hukukî temele dayanmaktadır.
2.1.Müttehid
ve Mütecanis Bir Toplum Yaratmak
Yapılan
bütün çalışmalara ve alınan bütün tedbirlere rağmen Osmanlı
Devleti’nin bütünlüğünü korumanın mümkün olmayacağı Balkan
Savaşlarında ortaya çıkmıştır. Yüzyıllardan beri birlikte,
aynı bölge, aynı şehir ve bitişik mahallelerde yaşayan Türk
(Müslüman) ve gayr-ı müslim halkın aralarında var olan
husumetin de asırlarca onlarla birlikte yaşamış olduğu
Balkan Savaşlarında Bulgar askerlerinin Trakya’nın Türk
ahalisine uyguladığı mezalimle gözler önüne serilmiştir.
1912 yılı sonlarında Bulgarlar tarafından işgal edilen
Edirne şehri, 20 Temmuz 1913 tarihinde kurtarıldığı zaman
Türk askerlerinin karşılaştığı manzara korkunçtu. Yakılmış,
yıkılmış, harap olmuş köy ve kasabalar...Parçalanmış,
kuyulara doldurulmuş cesetler...[17].
Türklerle (Müslümanlar) Gayr-ı müslim halkın bir arada
yaşamayacağının bir başka örneği de 1915-1916 yıllarında
Rus işgali altındaki Doğu Anadolu Bölgesi şehir ve
köylerinde Ermenilerin uyguladıkları mezalimdir[18].
Trakya’da Bulgarlar ve Yunanlılar, Doğu Anadolu’da da
Ermeniler tarafından uygulanan mezalim Türklerin ortak
hafızasına “Bu halklarla artık birlikte yaşanamayacağı”
duygusunun yerleşmesine yol açmıştır. Zira hem Balkan
Savaşlarında hem Birinci Dünya Savaşında Anadolu’nun yerli
halkı olan Rumlar ve Ermeniler yurdumuzu (onların da yurdu)
işgal etmeye gelen Rus, Fransız, İngiliz ve Yunan
askerlerine her çeşit yardım ve desteği sağlamışlar, onların
işgal ettikleri şehirlerde Türklerin matem tutmalarına
karşılık Rumlar ve Ermeniler bayram etmişler, sevinç
gösterilerinde bulunmuşlardır. İstanbul’da, İzmir’de,
Erzurum ve Van’da hep aynı tablo görülmüştür.
Balkan
Savaşlarının başlamasından (Aralık 1912) İstiklâl Savaşının
bittiği ( 9 Eylül 1922) tarihine kadar geçen 10 yıllık
zaman çok açık olarak göstermiştir ki, Kanun-ı Esasi’nin “Osmanlı
Tabir Olunur” diye adlandırdığı halk, artık birlikte
yaşayamayacak hale gelmiştir. Bu halk Müttehid ve Mütecanis
( Birlik içinde ve Uyumlu) bir halk değildir. Yeni kurulacak
devlet bazı tedbirler almak zorundadır.
Milli
Mücadele’nin başından itibaren devletin adı, “Türkiye
Devleti”dir. Zira, Osmanlı Devletinin yıkılışı Milli
Devletlerin (Ulus-Devlet) kuruluşuna yol açmıştır. Osmanlı
Devletini yıkmak için harekete geçen her devlet “Milliyet”
fikrini işlemiştir. Bulgarlar, Yunanlılar, Ermeniler’den
başka Osmanlı Devleti’nin Müslüman teb’ası olan Arnavutlar
ve Araplar da bu fikrin peşinde kendi milli devletlerini
kurmak için harekete geçmişler ve sonunda sömürgecilerin de
yardımıyla başarılı olmuşlardır. Mondros Ateşkes
Antlaşmasını imzalarken Osmanlı Devleti’nin başında
bulunanlar, ABD Başkanı Wilson’un ilan ettiği 14 maddelik
ilkelerden olan “ Her Millet kendi mukadderatını tayin
hakkına sahip olacaktır” prensibine saygılı olunacağını
ummuştu. Zaten savaştan çekilmek isteğini belirten belge de,
bu ilke dile getirlerek kaleme alınmıştı. Ateşkesin
imzalandığı tarihte Türk Ordularının koruduğu ve yabancıları
işgali altınadüşmemiş olan topraklar da 28 Ocak 1920
tarihinde Meclis-i Mebusan’da “Türk Halkının Vatanı”,
başka bir ifadeyle de “Türkiye Devleti’nin Sınırları”,
olarak kabul edilmiştir ki, buna “Misak-ı Milli Sınırları”
diyoruz.
Misak-
Millî sınırları içinde kurulacak devlet elbette bir “Milli
Devlet” olacaktır. Burada kurulacak devletin adı “Türkiye”
olacak, burada yaşayacak halkın adı da “Türk” olacaktır.
Nasıl Kanun-ı Esasi’de halkın adı “Osmanlı” olarak konmuşsa
şimdi de adı “Türk” olacaktır. Misak-ı Millî sınırları
içinde “Türk” adıyla Müttehid ve Mütecanis bir halk
yaşayacaktır.
Amasya
genelgesinden itibaren ( 22 haziran 1919) gerek Mustafa
Kemal’in gerekse silah ve siyaset arkadaşlarının bütün
söylemlerinde bu düşünceyi görmek mümkündür. Erzurum ve
Sivas Kongrelerinde, son Osmanlı Meclis-i Mebusanı’nda,
TBMM’de ve sonraki yıllarda “Türk Devleti” ve “Türk
Milleti” kavramları hep öne çıkarılmış, hep vurgulanmıştır.
Teşkilat-ı Esasiyye Kanununun ( 20 Ocak 1921) üçüncü
maddesinde “Türkiye Devleti Büyük Millet Meclis
tarafından idare olunur” diyerek devletin adını
anayasaya yazmıştır. Onuncu maddesi de Türkiye’nin
idari vaziyetini anlatmaktdır.
30 Ekim
1922 tarihli karar ise Osmanlı Devleti’nin yıkılmış olduğunu
ve yerine Türkiye Devleti’nin kurulmuş olduğunu
bildirmektedir. Hükümetin adı da “Türk Hükümeti”dir.
2 Kasım 1922 tarihli Heyet-i Umumiyye kararında da “Türk
Milleti” ve “Yeni bir Milli Türk Devleti”nden söz
edilmektedir.
“...Türk
Milleti saray ve Bab-ı âli’nin hıyanetini gördüğü
zaman...hakimiyeti padişahtan alıpbizzat millete ve onun
yed-i kudretine vermiştir...”[19].
“...Binaenaleyh o zamandan beri eski Osmanlı İmparatorluğu
tarihe intikal edip yerine yeni ve Milli bir Türkiye
Devleti, yine o zamandan beri padişahlık merfu olup yerine
Türkiye Büyük Millet Meclisi kaim olmuştur[20].
Teşkilat-ı Esasiyye Kanunundaki 29 Ekim 1923 tarihli
“Cumhuriyetin İlanı” olarak adlandırdığımız değişiklikte
de , Birinci Maddede “Türkiye Devletinin şekl-i hükümeti
Cumhuriyettir”, ikinci maddede de “ Türkiye
Devletinin Resmi Lisanı Türkçedir” denmektedir.
Bütün bu
ve bunu izleyen gelişmelerle, Osmanlı Devleti’nin yerine ve
onun mirasçısı olarak kurulan devletin adı “Türkiye”,
milletin adı da “Türk” olacaktır. Misak-ı Millî sınırları
içinde kardeşlik duyguları içinde bir arada yaşamayı kabul
eden insanlar hem devletin adını hem de milletin adını
kabul edeceklerdir. Resmî Lisanın Türkçe olduğunu da aynı
şekilde kabul edeceklerdir.
Musatafa
Kemal, 1 Mart 1922 tarihinde TBMM’nde yaptığı konuşmada “Türkiye
Halkı, ırken ve dinen ve harsenmüttehit,yekdiğerine karşı
hürmet-i mütekabile ve fedakârlık hissiyatiyle meşhun ve
mukadderat ve menafi-i müşterek olan bir heyet-i
ictimaiyedir...[21]”
demek suretiyle, Osmanlıdaki anlayışın aksine kucaklayıcı
ve kapsayıcı bir halk ve millet tarifi yapmış
oluyor.Milletin tarifinde “Harsen” diyerek kültürü öne
çıkarıyor. Bilindiği gibi Osmanlı Devleti’nde daha ziyade
azınlıklar için “Millet” ifadesi kullanılırdı. Rum
Milleti, Ermeni Milleti...gibi “Türk Milleti”
ifadesi ise kullanılmazdı. Türkler, Araplar, Arnavutlar vb
için “Müslümanlar” ifadesi tercih edilirdi. Şimdi
Müslümanlar da ayrı ayrı milletlere bölünmüş olduklarına
göre artık bundan böyle “ Türk Milleti” kullanılacaktır.
İşte
burada önemli bir noktaya gelmiş bulunuyoruz. Türk bir
ırkın, bir soyun adı olduğuna göre, Türk Milleti içinde
ırken Türk olmayanlar ve anadilleri Türkçe olmayanlar acaba
kendilerini nasıl ifade edecekler veya bu ismi nasıl
benimseyecekler? Mustafa Kemal’in yukarda bahsettiğimiz
konuşmasında söylediği “Türkiye Devleti’ni kuran halka Türk
Halkı denir” cümlesi insanların zihinlerinde doğması
muhtemel problem veya farklı düşünceyi daha başlangıçta
silip atmıştır. Mustafa Kemal, Türklük şerefini, Türkiye
Devleti’nin kuruluşuna katkısı olan insanlara
paylaştırmıştır. Zira devletin kuruluşu 10 yıl süren bir
savaş ve bir milyondan fazla insanın hayatı pahasına
gerçekleştirlmiştir. Balkanlarda, Çanakkale’de,
Sarıkamış’ta, Suriye ve Filistin cephelerinde, İnönü,
Sakarya ve Dumlupınar’da kanlarıyla ve canlarıyla bu
toprakları savunan insanların ortak adı olan TÜRK, bir ırk
veya bir soy adı olmanın çok daha ötesine geçmiş, tarihten
günümüze uzanıp gelen büyük bir medeniyetin sahibi olan
büyük bir Millet adı olmuştur. 1923 yılından itibaren yeni
devletin kurulmasınakatkısı olmayanlar zaten Misak-ı Millî
sınırlarının dışındaki ülkelere gitmişler, bu devlete
madden ve manen sahip çıkanlar da bu sınırlar içine
gelmişlerdir. Yüzbinlerce Rum ve Ermeni Türkiye’den
ayrılırken, daha fazla Türk, Balkanlardan, Kafkasya’dan ve
Ortadoğu’dan gelerek Anadolu’nun çeşitli bölgelerine
yerleşmişlerdir. Kısaca ifade etmek gerekirse, Türklüğü
benimseyenler gelmiş, benimsemeyenler gitmiştir. 1924
yılından itibaren, sonradan gelenler de dahildir, Türkiye
sınırları içinde yaşayanlar, anadilleri başka bile olsa,
Büyük Türk Milleti’nin şerefli mensuplarıdırlar. Büyük
Atatürk’ün en büyük çağdaşlaşma projesi olan Türkiye
Cumhuriyeti, Müttehid ve Mütecanis bir Türk Halkının onun
önderliğinde kurduğu devletinin adıdır.
2.2. Kurucu Düşünce Olarak Türk Milliyetçiliği
Osmanlı
toplumunda Balkan Savaşları ile başlayan dağılma süreci
Birinci Dünya Savaşı ile tamamlanmış ve “Osmanlı” adıyla
anılan halktan sadece Türkler, belirlenen sınırlar içinde (
Misak-ı Millî sınırları) işgal edilen topraklarını
kurtarmak için yeniden silaha sarılarak bağımsızlık
mücadelesini başlatmışlardı. Zaten çizilen sınır da sosyal
ve kültürel Türk varlığını çevreleyen bir sınırdı. Ne
Arapların ne de Arnavutların Türklerle beraber yaşamak gibi
bir düşünceleri vardı. Osmanlı Devleti’nin gayr-ı müslim
teb’ası gibi Müslüman fakat gayr-ı Türk unsurlar da
işgalcilerin tatlı vaadlerine kanarak Türkleri vatan
savunmasında yalnız bırakmışlardı. Milliyet ve
Milliyetçilik fikirleri bunlar arasında Türklerden daha
erken yayılmıştı. Osmanlı Devleti zamanında Türk Din
adamları Türkçülük ve Türk Milliyetçiliği fikir ve
düşüncelerini, devlete ve halkın bütünlüğüne zarar verir
endişesiyle ağızlarına almazlarken Bulgar, Yunan ve Ermeni
kiliseleri ve din adamları kendi halklarını milliyetçi
fikirlerle donatmaya ve onlarda milliyet şuurunu uyandırmaya
çalışıyorlardı. Payzi adında bir Bulgar din adamı 1762
yılında yayınladığı bir kitapta şöyle yazıyordu:
“...Ey
Bulgar! Atalarını tanı.Dilini konuş. Bu kitap bütün Bulgar
halkına, bizim de şanlı bir millet olduğumuzu göstermek için
yazılmıştır. Öyle kardeşlerimizi tanıyoruz ki, Bulgar
olduklarını unutacak kadar şaşkınlık içinde bulunuyorlar.
Hatta bunlar Yunanca okuma ve yazma öğreniyorlar.
Kendilerini Bulgar saymaktan utanıyorlar...Ey Akılsız Halk!
Kendinden niçin utanıyorsun? Kendi dilini öğren, kendi
milletini tanı, tarihini öğren, kahramanlarını bil, onları
takdir et...”[22].
Sonraki yıllarda Bulgar milliyetçilik hareketi daha da
gelişti . Safroni adındaki bir Bulgar papaz Bulgarlar’da
millî şuur uyandırmak için çok çalıştı. Nofitos isimli bir
papaz da 1840 yılında İncil’i Bulgar diline çevirerek
ayinlerinin kendi dillerinde yapılmasını sağladı[23].
Rum ve Ermeni din adamları da Bulgarlardan geri değildi.
Mondros
ateşkes antlaşmasına rağmen askeri harekâta devam ederek
yurdumuzu bütün yönlerinden işgale başlayan istilacılara
karşı, az sayıdaki işbirlikçileri saymazsak, top yekun
Türk halkı Mustafa Kemal’in önderliğinde millî benliğine
dönerek sağladığı Milli Birlik ruhu içinde İstiklâl
Savaşı’nı zaferle sonuçlandırmıştır. Bundan sonraki fikir ve
düşünce artık bellidir. Bu,Türk Milliyetçiliği’dir[24].
Zira zaferin temelinde bu düşünce yatmaktadır. Öyleyse
kurulacak olan devlet bu fikri esas alacaktır. O halde Türk
Milliyetçiliği nedir ve hangi temellere dayanmaktadır?
Mustafa
Kemal Atatürk’ün bütün söylemleri incelendiğinde Yeni Türk
Devleti’nin kurucu fikrini şu üç temele dayandırdığını
açıkça görürüz. Bunlar: a) Milli Değerler, b) Çağdaş
Değerler, c) Dini Değerler.
Atatürk’ün burada Ziya Gökalp’ten etkilendiğini söylemek
yanlış olmaz. Gökalp’in “Türk Milletindenim, İslam
Ümmetindenim, Garp Medeniyetindenim” ifadesi Mustafa
Kemal’de, “Özünü Koruyarak Çağdaşlaşma ” anlayışına
dönüşmüştür. Bunun için Türk Tarihi ve Türk Dili üzerinde
bilimsel çalışmaların kurumsallaşmasını ve sürekli hale
gelmesini istemiş ve sonraki yıllarda bu çalışmalar, Türk
Tarih Kurumu ve Türk Dil Kurumu’nu ortaya çıkarmıştır.
Yine aynı anlayış, din alanında da ortaya çıkmış ve Türk
insanının İslam Dinini kendi dilinden okuyup
anlayabilmesinin yolunu açacak çalışmalar yapılmıştır.
Mustafa Kemal, yukarda işaret ettiğimiz 1 Mart 1922
tarihinde TBMM’nde yaptığı konuşmada camiler hakkında
şunları söylemiştir:
“...Efendiler!
camilerin mukaddes minberleri halkın ruhanî, ahlakî
gıdalarına en âli, en feyyaz menbaalardır.Binaenaleyh,
camilerin ve mescitlerin minberlerinden halkı tenvir ve
irşadedecek kıymetli hutbelerin muhteviyatına halkça ıttıla
imkanını temin Şer’iye Vekalet-i Celilesinin en mühim
vazifesidir.Minberlerden halkın anlayabileceği lisanla ruh
ve dimağa hitabolunmakla ehl-i İslamın vücudu canlanır,
dimağı saflanır, imanı kuvvetlenir, kalbi cesaret bulur...”[25].
Diğer
taraftan, Ahmet Naim Efendi tarafından Türkçeye çevrilen
meşhur Hadis kolleksiyonlarından Sahih-i Buhari ile, meşhur
din bilginlerimizden Elmalılı Ahmet Hamdi Efendi tarafından
yazılan Kur’an Tefsiri bu zamanda kültür hayatımıza giren
çok önemli çalışmalardır. Bu çalışmalardan da burada
zikretmek gerekir.
Türkiye
Devleti’nin kurulmasında Misak-ı Millî sınırları kadar bu
sınırlar içinde yaşayan halk (Türk Milleti) da övülmüş ve
yüceltilmiştir. Bu halkın ayrılmaz ve bölünmez bir bütün
olduğu her ortamda ısrarla tekrar edilmiş ve böylece -
tabir yerindeyse- yeni bir millet yaratılmıştır.Bu, Türk
Milleti’dir. Yeni bir “Vatan” anlayışı getirilmiştir.
Misak-ı Millî sınırları içinde ki bir karış toprak bile, bir
tek çakıl taşı bile kutsaldır ve düşmana bırakılamaz. Bu
vatan Türkiye’dir. Türkiye’nin altında ve üstünde var olan
her şey Türk Milleti’nin asla vaz geçemeyeceği ve terk
edemeyeceği kutsal değerleridir. İşte bu anlayış yeni bir
Milliyetçilik anlayışını da yannda getirmiştir. Bu anlayış,
Osmanlı’daki ayrılıkların ve bölünmelerin sebebi olan etnik
milliyetçilik anlayışı değil, kaynağını “Millet” den alan,
birlik ve bütünlüğü emreden toparlayıcı bir milliyetçilik
anlayışıdır. İşte Atatürk’ün Türklük ve Türk Milliyetçiliği
anlayışı budur. Bu anlayış sonraki yıllarda
anayasalarımızda da yerini almıştır. Bu anlayışa göre Türk
Milliyetçiliği, Türk Milleti’nin maddî ve manevî
değerlerinin bütününü benimsemek ve benimsetmek ülküsüdür.
Türk Milleti’nin üzerinde yaşadığı vatanı (Türkiye) ve bu
vatan üzerinde var olan bütün değerler, tarihî eserler ve
kalıntılar, ormanlar, yer altı ve yer üstü bütün
zenginlikler, tabiî oluşumlar, göller, akarsular, mağaralar,
şelaleler... hepsi Türk Milleti’nin maddi zenginlikleridir.
Efes Harabeleri de Türk Milletinindir, Selçuklu
Kervansarayları da Türk Milletinindir. Selimiye Camii de
Türk Milletinindir, Sümela manastırı da Türk Milletinindir.
Sultan Ahmet Camii de bizimdir, Ayasoyfa da bizimdir. Çünkü,
Türkiye bizim ezelî ve ebedî yurdumuzdur, vatanımızdır.
Mustafa Kemal’in Hititleri ve Sümerleri sahiplenerek
bunların isimlerini yaşatma düşüncesi bu anlayışın
eseridir.
Türk
Milleti’nin manevî değerleri de Türk Milliyetçiliğinin
temellerindendir. Önce bütün mezhepleriyle birlikte İslam
Dini. Sünnî mezheplerin yanında Alevîlik, Bektaşîlik ve
diğer mezhep ve yorumlar da Türk Milleti’nin manevî
değerlerindendir. Hiç birisini red edip yasaklayamayız.
Bunlar arasında devlet olarak tercih yapıp, birisini öne
çıkarıp diğerini kötüleyemeyiz. İnsanlarımız tam bir inanç
özgürlüğü içinde diledikleri gibi inanmalı ve
yaşamalıdırlar. Çünkü Türk Milleti’nin manevî değerleri bu
inançların bütününden oluşmaktadır. Hepsi birden Türk
Kültürü’nü meydana getirmektedir. Kucaklayıcı ve toparlayıcı
milliyetçilik anlayışı hepsi de İslam İnancının içinde olan
bu mezhep ve tarikatların hiç birisinin red ve inkâr
edilmesine müsaade edemez. Türk Milleti’nin bütünlüğünün
korunması ancak böyle mümkün olur.
2.2.
Millî İrade ve Millî Egemenlik
Millî
Devletlerin (Ulus Devlet) kuruluşu, Millî İrade şuurunun
oluşması ve gelişmesi ile ancak mümkündür. Mustafa Kemal’in
Amasya genelgesi’nin 3. maddesinde yazdığı ve yayınladığı “
Milletin İstiklâlini yine Milletin azim ve kararı
kurtaracaktır” cümlesi toprakları işgal edilen ve
devleti elinden alınan bir milletin kendisini ve yurdunu
kurtarmak için gücünü nereden alacağına işaret etmektedir.
Halk Millî İrade ile devletini kuracak ve Millî Egemenlik
ile bu devleti yürütecektir. Amasya genelgesinde yer alan bu
cümle Erzurum Kongresi’nde de Kongre Kararı olarak tekrar
edilmiştir: “İrade-i Milliyeyi hâkim, Kuva-yı Milliyeyi
âmil kılmak esastır”.
Kısaca
söylemek gerekirse Millî İrade, devleti kuran iradedir.
İşte Türk Milleti 1919 yılından itibaren bir irade ortaya
koymuş, bu iradeyle düşmanla savaşmış, bu irade sayesinde
zafere kavuşmuş ve bu iradeyle Türkiye Devletini (Türkiye
Cumhuriyeti) kurmuştur. Şimdi de bu irade ile kurulan
devletimizin dayandığı esasları bir hatırlayalım.
Türkiye
Devleti, 23 Nisan 1920 tarihinden itibaren üstün güç olarak
Milli İradeyi kabul etmiştir. O zaman İstanbul’da bulunan
Padişah-Halife olan 6. Mehmet de, onun tayin ettiği Sadrazam
ve bakanlar da, şeyhulislamlar da artık Türk Milleti’nin
yönetiminde yetki ve görev sahibi değildirler. Millet adına
egemenlik hakkını sadece TBMM kullanabilir ve
kullanacaktır. Bu Meclis İstiklâl Savaşını yönetmiş ve yeni
Türk Devleti’ni kurmuştur. Prensipleri ise, Misak-ı Millî
Sınırları ve Üniter Devlet yapısıdır. Daha sonra buna Laik
Hukuk sistemi de eklenmiştir. Böylece devletin kuruluşundaki
İrade ortaya çıkmıştır. 3 Mart 1924 tarihinden itibaren
Türkiye Cumhuriyeti, Misak-ı Millî sınırları içinde, Üniter
bir yapıda, Laik hukuk sistemi ile idare olunan bir Millî
devlettir. Ne Atatürk’ün sağlığında ne de daha sonra, hiçbir
Meclis ve Hükümet Türkiye’nin bu yapısını değiştirmek gibi
bir faaliyette bulunmamıştır. Zaten bunun aksini düşünmek
Cumhuriyetimizin fikrî temellerini değiştirmek olur ki, bu
Milli İrade’ye uymaz.
3.
Bir Çağdaşlaşma Projesi Olarak CUMHURİYET
Türkiye’de Cumhuriyetin kurulması 20. yüzyılın ilimde,
fende ve teknikde eriştiği seviyeyi yakalamak projesidir.
Osmanlı Devleti 17. yüzyıldan başlayarak dünyadaki
gelişmelerde geri kalmaya başlamış ve buna dayalı olarak da
Avrupalı devletlerle ve Rusya ile münasebetlerimizde hep
“Güçsüz Devlet” konumunda bulunmuştur. Kurulduğu yıllardan
itibaren yaklaşık 4 asır Avrupa topraklarında fetihler yapan
ordu, 17. yüzyıl sonlarından itibaren geri çekilmeye
başlamış ve binlerce insanımızın hayatı pahasına kazanılan
topraklar bir bir elden çıkmıştır. Bundan başka tarihî Türk
Düşünce Sisteminin esası olan “Türk Cihan Hakimiyeti”
düşüncesi de savunulur bir fikir olmaktan çıkmıştır. 400
senelik kazanımlar 200 senede geri verilmiş ve Birinci
Dünya Savaşı’nın sona Erdiği 1918 tarihinde Türk orduları
Osmanlı devletinin ilk kurulduğu sınırlara kadar
gerilemiştir. Sonraki yıllarda bu sınırları da koruyamamış
ve Sakarya Nehri’ne kadar çekilmek zorunda kalmıştır.
Türk
İstiklâl Savaşı, her şeyden önce yeni bir ordu anlayışı
getirmiştir. Artık ordularımız Padişah ve Halife’nin ordusu
değil, Türk Milleti’nin ordularıdır. İşte bu anlayış, önce
Millet, sonra da Devlet anlayışını değiştirmiştir. Bu bir
Cumhuriyet fikridir. Halk İdaresi fikridir. Türkiye
Cumhuriyeti işte böyle bir zamanda “Çağı Yakalamak”
iddiası ile ortaya çıkmış ve kurumsallaşmıştır.
Osmanlı
Devleti’nin yıkılışında etkili olan faktörler Cumhuriyetin
ortadan kaldırmak için hedef seçtiği konulardır. Yani
Osmanlı Devleti’nin yıkılışı ile Cumhuriyetin hedefleri
arasında bir ters paralellik mevcuttur.
Bunları
3 grupta toplayabiliriz:
a) Halkda okuma-yazma seviyesinin düşüklüğü
Cumhuriyetin belki de en önemli hedefi ve önceliği halkın
okuma-yazma seviyesini yükseltmek için çalışmak olmuştur.
Avrupa toplumlarına göre değil, Türkiye’de yaşayan
azınlıklara göre de okuma-yazma konusunda Türk insanı bir
hayli geride bulunuyordu. Buna bir örnek olması bakımından
Birinci Meşrutiyet döneminde Maarif Müsteşarlığı görevine
getirilen Osmanlı aydınlarından şair ve devlet adamı Ziya
Paşa’nın şu tespitine bir bakalım. ZiyaPaşa diyor kşi:
“...İstanbul’da Rum ve Ermeni çocuklarından ikisi ile bizim
çocuklardan ikisi imtihana çekilsin. O zaman aradaki fark
zahir olur. Anların içinde 10 yaşında çocuk az bulunur ki,
kendi lisanında yazı bilmesin ve gazete okumasın.
Bizimkilerin içinde 15 yaşında çocuk pek nadir bulunur ki,
Türkçe iki satır bir tezkere yazabilsin veyahut Takvim-i
Vekayi’yi okuyabilsin. Bundan dahakolay bir tecrübe vardır:
Anadolu ve Rumeli’nin hangi şehrine gidilirse iş için kâtip
aransın. Millet-i İslamiyenin yüzde ikisi yazı bilir çıkmaz.
Milel-i sairenin yüzde yirmisi okut yazar bulunur...”[26].
Osmanlı’dan devr alınan seviye işte budur. Şimdi Cumhuriyet
bu durumu değiştirecek ve okuma yazma oranını
yükseltecektir. Cumhuriyetin ilanının 80. yılında
Türkiye’de okuma-yazma oranının erkeklerde % 90, kadınlarda
da %75 civarında olduğu düşünülürse Cumhuriyetin bu önemli
meseleyi hemen hemen halletmiş olduğunu rahatlıkla
söyleyebiliriz.
b)
Bilimsel Araştırma Yetersizliği
Cumhuriyetin devraldığı bilimsel çalışma ortamlarının
yetersizliği üzerinde tartışılmayacak bir konudur. “Dâr-ul
Fünun” adıyla İstanbul’da bir tek üniversite ile çağın
bilimsel seviyesini yakalamak elbette mümkün olamazdı. Kaldı
ki, önceki çağları da kaçırmış bir ülke durumunda
bulunuyorduk.Devam eden savaşlar sebebiyle de az sayıdaki
üniversite öğrencilerimiz ya şehit olmuşlar, ya da
eğitimlerini bırakmak veya ara vermek zorunda kalmışlardır.
Bilimsel araştırma yapmak bir yana, halkın ve ülkenin
ihtiyaçlarını karşılayabilecek meslek adamlarının - hukukçu,
doktor, öğretmen, mühendis - yetiştirilmesi bile mümkün
olmamaktadır.
Cumhuriyet bu eksikliği giderebilmek için yeni üniversiteler
kurmak dahil bir çok tedbirler almıştır.
c)
Çok Hukuklu Sistem ve İdare Anlayışı
Osmanlı
Devletinden devralınan Hukuk sistemi içinden çıkılmaz bir
halde idi. Zaten Osmanlı Devleti zamanında da bir çok
değişiklikler yapılarak hukuk sistemindeki zaaflar
giderilmeye çalışılmıştı. Fakat bütün değişikliklere rağmen
yine de hukuk sistemi “Şahsî Hukuk Sistemi”
özelliklerini taşıyordu. Özellikle kadınlar konusunda çağın
ihtiyaç ve anlayışının çok gerisinde bulunuyordu. Evlenme,
Boşanma, Miras, Nikah gibi konularda; kadınların okuması,
memuriyet görevlerinde bulunması, cumhuriyet ve
demokrasideki temel haklarını kullanabilmesi konusunda,
seçme ve seçilme hakları meselesinde çok ciddi kısıtlamalar
altında bulunuyordu[27].
Diğer taraftan Çok Hukuklu Sistem bireylerin kişisel
özelliklerinden beslendiği için – bunlar arasında Din, Irk,
Cinsiyet...farklılıkları sayılabilir- toplumun zaten
heterojen olan yapısı giderek ayrışma ve parçalanma eğilimi
gösteriyordu. Mütecanis bir toplum meydana getirilemiyordu.
İşte Laik Hukuk Sistemi Çok Hukuklu Sistemin yerine
konularak bu sakınca giderilmiştir.
Cumhuriyet toplumun yarısını meydana getiren kadınların
durumunu ele almış ve onların eğitim ve kültür seviyelerini
yükseltmek suretiyle toplumsal hizmetlere katılımını da
sağlamıştır.
Diğer
taraftan, Din ve Mezhep farklılıklarının birer inanç
özgürlüğü olarak kalmayıp, devlet ve toplum hayatı içinde
kurumsallaşmasının yarattığı sakıncalar da Laiklik anlayışı
ile giderilmiştir. Ülkenin bütün insanları, Irk, dil, din,
mezhep, cinsiyet ayrımı yapılmaksızın hukuk önünde eşit
vatandaşlar haline getirilmiş ve böylece milletleşme süreci
tamamlanmıştır. Artık Osmanlı Devlet, zamanındaki gibi halk,
Kul, Taife, Teb’a vs olarak değil, “Vatandaş” olarak
adlandırılmaktadır. Cumhuriyetin mensupları ancak vatandaş
(=Yurttaş) olur. Başka bir sıfatla anılamaz.
SONUÇ
Mustafa
Kemal, kurduğu cumhuriyetin iki defa tarihe ışık tutacak
mahiyette değerlendirmesini yapmıştır. Bunlardan birincisi
1927 yılında Cumhuriyet Halk Partisi 3. Büyük Kongresindeki
konuşmasıdır ki, NUTUK adıyla yayınlanan bu kitap
Cumhuriyet Tarihimizin önemli bir kaynağıdır. Mustafa
Kemal, Nutuk’a “Ey Türk Gençliği!” diye başlayan meşhur
hitabesi ile son vermektedir.
Atatürk,
Millî Mücadele tarihini bütün teferruatıyla anlattıktan
sonra, tıpkı bir vasiyetname yazar gibi kelimeleri dikkatle
seçmiş ve eserini Türk gençliğine emanet etmiştir.:
“Ey Türk
gençliği!
Birinci vazifen Türk istiklalini, Türk cumhuriyetini
ilelebed muhafaza ve müdafa etmektir...”
Buradaki
gençlik Atatürk’ün eserine sahip çıkan ve gelecekte de sahip
çıkacak olan gençliktir. Yani Türk Milleti’nin geleceğine
seslenmiştir. “Türkiye Devleti’ni kuran halka Türk halkı
denir” diyen Atatürk, şimdi de o halkın (Milletin)
gençliğine seslenmektedir. Bu gençlik Edirne’den Van’a kadar
Türkiye Cumhuriyetine sahip çıkan gençliktir. Son cümlesi
ise, dünyanın bir zamanlar hakir gördüğü Türk insanını
yüceltmek amacına yönelik bir ifadedir: “Muhtaç olduğun
kudret damarlarındaki asil kanda mevcuttur”. Böylece
Türk insanı en zor zamanlarında bile kendine olan öz güveni
sayesinde engeleri aşacak ve devletini ve milletini
kurtaracaktır.
Atatürk’ün Cumhuriyet hakkındaki ikinci değerlendirmesi de
10. Yıl kutlamaları esnasında söylediği Nutuk’tur. Burada
da “ Büyük Türk Milleti!” diye başlayan konuşma “Ne
Mıtlu Türküm Diyene! “ cümlesiyle bitmektedir. Bir
zamanlar “Etrak-ı biidrak” (=Akılsız Türkler) diye
devşirme devlet adamlarının horladığı Türk, artık dünyanın
saygın devletlerinden birisi olan Türkiye Cumhuriyeti’nin
sahibidir. Onu kendisi kurmuş ve yüceltmiştir. Onun
mensubu olmak büyük bir şereftir.
Kafkasya-Balkanlar ve Ortadoğu üçgeni içinde bu gün Türkiye
Cumhuriyeti’nin, çevresinde yer alan devletlerle
karşılaştırıldığında, Müttehid ve Mütecanis bir toplum ve
güçlü bir silahlı kuvvetleriyle bir dünya devleti olduğu
ortadadır. Türkiye dışından bakınca bu gerçek daha iyi
görülmektedir.
DİPNOTLAR
*
S. Ü. Eğitim Fak. Öğr. Üyesi
[1]
Osmanlı İmparatorluğu’ nun yıkılmış olduğu ve TBMM
Hükümeti‘nin kurularak onun yerini aldığı hakkında 30.10.
1922 tarih ve 307 Numaralı Karar: Osmanlı
İmparatorluğunun mnünkariz olduğuna ve Büyük Millet Meclisi
Hükümeti teşekkül ettiğine ve yeni Türkiye Hükümetinin
Osmanlı İmparatorluğu yerine kaim olup onun hudud-ı millî
dahilinde yeni vârisi olduğuna ve Teşkilat-ı Esasiye Kanunu
ile hukuk-ı hükümrani milletin nefsine verildiğinden
İstanbul’daki padişahlığın madum ve tarihe müntakil
bulunduğuna ve İstanbu’lda meşru bir hükümet mevcut olmayıp
İstanbul ve civarının Büyük Millet Meclisi’ne ait ve
binaenaleyh oraların umur-ı idaresinin de Büyük Millet
Meclisi memurlarına tevdi edilmesine ve Türk Hükümeti‘nin
hakk-ı meşru olan makam-ı hilafeti esir bulunduğu
ecnebilerin elinden kurtaracağına karar verildi“. (Düstur,
3. Tertip, Cilt:3, s. 149
[2]
Fransa’da cumhuriyet idaresine geçiş ihtilalin 3
senesinde ancak mümkün olabilmiştir. Bu konuda Bkz: A.
Aulard, Fransa İnkılabının Siyasi Tarihi, C.II,
TTK,1987, s. 385
[3]
Bu konuda Bkz. Tarık Zafer Tunaya, Türkiye’de
Siyasal Partiler, C. III Hürriyet Vakfı Yay., İst.
1989, s. 24 ; Aykut Kansu, 1908 Devrimi, İletişim
Yay. İstanbul 2001, s.122 vd.
[4]
Hem Türkler tarafından hem de azınlıklar tarafından
kurulan bu dernekler hakkında Bkz: Ali Birinci, Hürriyet
ve İtilaf Fırkası, Dergah Yay. İstanbul 1990, s. 24 vd.
[5]
Heyet-i Temsiliye’nin aldığı kararlar hakkında Bkz:Bekir
Sıtkı Baykal, Heyet-i Temsiliye Kararları, TTK 1989,
s. XI-XII ; 1-2
[6]
Belli bir ailenin Yönetme Hakkı İmtiyazına dayanan ve bu
yetkinin babadan oğula intikal ettiği bu yönetim biçiminde
monarkın adı ülkeden ülkeye değişmekte ve Kral, Padişah,
Şah, Çar ya da İmparator olarak adlandırlmaktadır.
[7]
Madde 60. Heyet-i Âyanın reis ve âzası nihayet miktarı
Heyet-i Mebusan âzasının sülusu miktarını tecavüz etmemek
üzere doğrudan doğruya taraf-ı Hazret-i Padişahiden
nasbolunur.( Suna Kili, Şeref Gözübüyük, Türk Anayasa
Metinleri, T. İş Bankası Yay s.37).
[8]
Tarık Zafer Tunaya, Türkiye’de Siyasal Partiler,
Hürriyet Yay. Cilt III, s. 24
[9]
Suna Kili, Şeref Gözübüyük; Türk Anayasa
Metinleri, T. İş Bankası yay. 1985, s.33
[10]
Kanun-ı Esasi Madde 17. “ Osmanlıların kaffesi huzur-ı
kanunda ve ahval-i diniye ve mezhebiyeden maada memleketin
hukuk ve vezaifinde mütesavidir”.
[11]
Gülnihal Bozkurt, Gayrımüslim Osmanlı Vatandaşlarının
Hukukî Durumu, TTK, 1996, s. 60
[12]
a.g.e. s. 60
[13]
Cevdet Paşa, Tezakir 8, TTK, s. 63
[14]
Enver Ziya Karal, Osmanlı Tarihi, TTK, C. VI,
s. 152
[15]
Bkz. Hıfzı Veldet Velidedeoğlu, “Kanunlaştırma
Hareketleri ve Tanzimat”, TANZİMAT, MEB yay.1940, s.
194
[16]
Kanun-ı Esasi Madde 8. “Devlet-i Osmaniye tabiyetinde
bulunan efradın cümlesine her hangi din ve mezhepten olur
ise olsun bila istisna Osmanlı tabir olunur ve Osmanlı
sıfatı kanunen muayyen olan ahvale göre istihsal ve izae
edilir”.
[17]
Edirne Bulgar Mezalimi için Bkz: Askerî Tarih
Belgeleri Dergisi, Genkur. ATASE Başkanlığı, Kasım 1989,
Sayı 89 (2178 Nolu Belge).
[18]
Ermeni Mezalimi konusunda Bkz: Osmanlı Belgelerinde
Ermeniler, (1915-1920), Başbakanlık Devlet Arşivleri
Genel Müdürlüğü, Osmanlı Arşivi Daire Başkanlığı yayını,
Ankara 1994; Arşiv Belgelerine Göre Kafkaslar’da ve
Anadolu’da Ermeni Mezalimi 1906-1918, (4 Cilt),
Başbakanlık Devlet Arşivleri genel Müdürlüğü Osmanlı
Arşivleri Daire Başkanlığı yayını, Ankara 1995
[19]
DÜSTUR, Üçüncü tertip, Cilt 3, s. 152
[20]
a.g.e. s. 152
[21]
TBMM ZABIT CERİDESİ, Cilt:18, s. 3
[22]
Halil İnalcık, Tanzimat ve Bulgar Meselesi, Eren
Yayıncılık, İstanbul 1992, s. 20
[23]
Halil İnalcık, a.g.e. s.21 ; Enver Ziya Karal,
Osmanlı Tarihi, VII.
Cilt,TTK, 1988 , s. 87
[24]
Mustafa Kemal İkinci Meşrutiyet’in ilanını takip
eden yıllardan itibaren Türk Milliyetçiliği fikrini yaymak
ve devletin yönetimine hakim kılmak düşüncesini taşımaktadır.
Balkan Savaşları zamanındaki fikir akımları içinde
Türkçülük ve Türk Milşliyetçiliği Mustafa Kemal’in gelecek
düşüncesinde önemli bir yer tutmaktadır. Bu konuda Bkz:
Ramazan Tosun, Türkiye Cumhuriyeti Tarihi, Kayseri
1997, s. 11
[25]
TBMM ZABIT CERİDESİ, Cilt:18, s. 8
[26]
İhsan Sungu, “Tanzimat ve Yeni Osmanlılar”, TANZİMAT,
MEB Yay. 1940, s. 777 vd.
[27]
Bu konuda daha fazla bilgi için Bkz: Şefika Kurnaz,
Cumhuriyet Öncesinde Türk Kadını ,MEB Yay. 1992 , s.
17 vd.
Selçuk Üniversitesi
Atatürk İlkeleri ve İnkılâp Tarihi Araştırma ve Uygulama
Merkezi
ATA DERGİSİ
Sayı:11
Konya-2003
Sayfa: 101- 120.
(NOT: 109. sayfada dergideki baskısında olan şemalar
girilememiştir. ) |