|
CUMHURİYET DÖNEMİ MÜZİK POLİTİKALARI
Yrd. Doç. Dr. Turan SAĞER
*
Giriş
Tarihsel
açıdan bakıldığında, günümüz Türkiyesi’nde transformasyon
olarak nitelendirilen sosyo-ekonomik ve sosyo-kültürel
değişme sürecinin XIX. yy. sonlarından itibaren başladığı
ileri sürülebilir. Osmanlı Devleti’ndeki Tanzimat Dönemi
(1839-1871) uygulamalarıyla birlikte belirginleşmeye
başlayan “modernleşme” ya da uygulamalardaki içerik
açısından daha çok “batılılaşma” eğilimlerinin, 1923’te ilan
edilen Türkiye Cumhuriyeti ile kesinleşmiş olması, bir
rastlantı değildir[1].
Modernleşme adı altında yaşanan değişim süreci, Türkiye’de
kültürel anlamda geleneksel yapıların çözülmelerine yol
açmıştır. Bununla birlikte, sosyokültürel açıdan, Türkiye
toplumu, yeni alışkanlıklar, tutumlar ve davranış tarzları
da geliştirmiş ve geliştirmektedir. Daha bilimsel bir
ifadeyle kültürleme-kültürlenme ve kültürleşme süreçlerinin
iç içe geçmesiyle Türkiye toplumu, yeni bir kültürel yapıya
doğru sürekli bir eğilim arz etmektedir
[2].
Özbek’in
(1992) ifadesine göre “Modernleşme kuramı, kapitalizmi kendi
başına geçemeyen Batı dışı toplumların değişme süreçlerini
açıklamak üzere II. Dünya savaşı sonrası geliştirilmiş bir
“toplumsal değişme kuramı” niteliğindedir. Kuram, genel
olarak Batılı olmayan toplumların “geleneksel toplum”dan
“modern toplum”a doğru geçirmekte oldukları değişim sürecini
ifade etmektedir ve üç aşamalı bir süreç görünümündedir.
“Geleneksel toplum”, “geçiş toplumu” ve “modern toplum”.
Buna göre, “modern toplum”, ekonomik kalkınmayı sağlamış,
kültürel çoğulculuğu esas alan ve demokratik bir yönetime
sahip olan toplumdur. Dolayısıyla bu özellikleri yapısında
bulundurmayan toplum, “geleneksel” olarak nitelendirilir.
Modernleşme arayışı, gelenekselliğin yeniden canlanmasına da
dayanır ve ondan güç alır. Yeni devletler, özellikle siyasal
otorite ve ekonomik kalkınma bakımından geleneği
değiştirerek, ondan fazlasıyla yararlanır
[3].
Cumhuriyet Öncesi ve Cumhuriyet’in İlk Yıllarında
Ülkemizdeki Müzik Kurumları
Müzikte,
Tanzimat’la başlayan batı düşüncesine yönelik gelişmeler ve
çokseslilik alanındaki çalışmalar ancak Cumhuriyet döneminde
akademik bir temele oturtulabilmiştir. XVII. ve XVIII. yy.
da Avrupa’nın ilgisini çekerek etkileri klasik bestecilerin
eserlerine yeni bir renk ve anlatım ögesi olarak giren
Mehter, yeniçeri ocağı’nın kaldırılmasıyla yerini bando’ya
bıraktı. Ülkemizde batı tekniğinin uygulandığı ilk kurum
Saray Bando’sudur. Batılı anlamda askeri müzik topluluğu
olan bandoyu, 1828 yılında Giuseppe Donizetti (1788-1856)
kurdu. Daha sonra Muzika-i Hümayun adındaki bu topluluğun
bünyesinde bir “Saray Orkestrası” ve bir “Fasıl Heyeti”
eklendi. Ders olarak ta müzik, ilk defa 1870 yılında
İstanbul Muallim Mektebi’nde okutulmaya başlandı.
Cumhuriyet’in kurulmasıyla birlikte müzik sanatı alanında
yaşanan yoğun çalışma ve bunun sonucunda ortaya çıkan
kurumlaşmalar oldukça dikkat çekicidir. Özellikle yeni
kurulmakta olan fakir bir ülkede, müzik alanına öncelik
verilmesi ve müzik alanında yapılan yenilikler Atatürk’ün
müzik sanatına verdiği önemin de bir göstergesidir.
Atatürk,
daha 1923 yılında müzik konusuna ilk defa ve insanı
şaşırtıcı olarak;
"Amelî ve şâmil bir maarif için hududu vatanın merâkiz-i
mühimmesinde asri kütüphaneler, nebatat ve hayvanat
bahçeleri, konservatuarlar, dârülmesâîler, müzeler ve sanayı-i
nefise meşherleri lâzım olduğu gibi bilhassasim. diki
teşkilât-ı mülkiyyeve nisbetle kaza merkezlerine kadar bütün
memleketin matbaalarla teçhizi icap etmektedir"
sözleri
ile düşüncelerini belirtmiştir.
O'nun
daha o tarihte, yani memleketin düşman istilâsından
kurtuluşunun üstünden ancak altı, yedi ay gibi kısa bir
zaman geçtiği, barışın bile imzalanmadığı günlerde eğitim
sorunları üzerinde dururken güzel sanatlardan, türlü kültür
kuruluşlarından ve konservatuarlardan bahsetmesi kendisinin,
Türklüğün ilerdeki yolunu bu alanlarda şekillendirmiş
bulunmasını mümkün kılan geniş bir fikrî hazırlığı olduğunu
kanıtlaması bakımından çok önemlidir[4].
Yine,
Cumhuriyet’in ilk yıllarında Ziya Gökalp, müziğimizin durumu
hakkında şunları ifade etmektedir. “Bugün işte şu üç
musikinin karşısındayız. Doğu musikisi, Batı musikisi ve
Halk musikisi. Acaba bunlardan hangisi bizim için millidir.
Doğu musikisinin hem hasta hem de gayrı milli olduğunu
gördük. Halk musikisi milli kültürümüzün, Batı müziği de
yeni medeniyetimizin müzikleri olduğu için her ikisi de bize
yabancı değildir. Halk musikisi bize birçok melodiler
vermiştir. Bunları toplar ve Batı müziğinin usullerine göre
armonize edersek, hem milli, hem de Avrupalı bir musikiye
sahip oluruz[5].
Müzikte
ileri ve teknik bir kavram olan çok sesliliğe yönelik
gelişkin bir tarzın uygulanmasını engelleyen başlıca etken,
Gökalp’in de bahsettiği gibi önceden beri sürdürüle gelen
Alaturka-Alafranga çekişmesi olmuştur. Batıya yönelişte,
Türk müziğini, kendi öz yapısındaki kültür canlılıklarıyla,
milli ve toplumsal değerlerinden alan yeni çığırın
açılamasında, elbette ki yeni çalışmalara ihtiyaç vardır.
Kendi öz kültürünü ihmal ve inkâr eden bir sanat, kişiliğini
ve varlığını koruyamaz. Çok sesli Türk Musikisinin
yayılmasını sağlamak amacıyla yapılacak armonizasyonlarda
izlenecek yol nedir? Hey şeyden önce belirli kurallara göre,
belirli sistem içinde, çok seslilik akımının teşvik edilmesi
gerekir. Geleneklere ters düşen bir takım özentili
denemelerden sakınarak, özellikle folklor konularını işleyen
müzikli oyunlar, söz gelimi küçük operetler ve müzikal
hareketlere yer verilmesi, akla gelen ilk yöntemdir. Müzik
sadece kulak zevkini üstün tutan bir zevk geleneği ve
eğlendirme aracı olmaktan öte, bir eğitim vasıtası
olabilecek mahiyeti, milli karakteri ve gerçek değerleriyle,
bilimsel ve toplumsal yarar sağlayacak bir ortamda
gelişmelidir. Eğitimin temeli birlik ve beraberliktir.
Sanatın gelişmesinde de birlik ve beraberliği sağlamak,
eğitimi çağdaş düzeye çıkarmaktır[6].
Türk
Müziğinin yapısı, üslûp, tonal özellikleri ve ifadesi
bakımlarından, milli kültürümüzü oluşturan gerçek
değerlerini tespit ederken, yozlaştırıcı ve özentili
akımlardan kesinlikle sakınmak gerekir. Yapılacak küçük
denemeler ve müzik hareketleri, milli gelenek ve zevk
anlayışımıza uygun bir sistemin uygulanmasıyla
gerçekleştirilebilir. Türk Müziği politikasının sağlam
temeller üzerinde geliştirilmesinde temel ilkeleri tespit
ederken, Türk milletinin güçlü bir müzik potansiyeline sahip
olduğunu bilerek, müziğimizin lâyık olduğu biçimde, çağdaş
sanat kurallarına göre ve batıya yönelik bir anlayış ve
kavrayışla, Türk müziği aslını, kendi öz yapısındaki
kültürden, milli ve toplumsal değerlerinden alan bir sanat
gücüyle ortaya koymak ve müziğimizi batılı otoritelerin
kabul edebileceği bir seviyeye çıkarmak, ancak böyle mümkün
olacaktır. Burada büyük ATATÜRK'ün gösterdiği ışıklı yolda
ilerlemek gerekmektedir.
Batı
tekniği, medeni seviyeye ulaşmış her toplum için gereklidir.
Ancak bunu her toplum, kendi yapısı ve düşünce dünyası milli
heyecanı ve kültürü ile yoğurarak, kendi öz kişiliğini
ortaya koyar ve milli müzik de böylece, kendi tarih
gerçeklerinden, geleneklerinden ve sanatından, kültüründen
aldığı ilham, güç ve ruhla beslenmiş olur”
[7].
Cumhuriyetin İlk Yıllarında Müzik ve Müzik Kurumları
Muzika-i
Hümayun 1924 yılında içinde barındırdığı Fasıl Heyeti, Bando
ve Orkestra ile birlikte Ankara’ya taşındı ve Riyaset-i
Cumhur Musiki Heyeti adıyla Milli Savunma Bakanlığı’na
(Milli Müdaafa Vekaleti) bağlandı. Aynı yıl dönemin Milli
Eğitim Bakanı Vasfi Çınar, Zeki Üngör ve arkadaşlarının
çalışmaları ve Atatürk’ün desteği ile Musiki Muallim Mektebi
açıldı. 1933 yılında Musiki Muallim Mektebi’nde o dönemin
Milli Eğitim Bakanı Hikmet Bayur’un başkanlığında Müdür Zeki
Bey ve öğretmenlerden oluşan bir komisyon Milli Musiki ve
Temsil Akademisi Kanun Tasarısı’nı hazırladılar. Kanun
tasarısı, 1934 yılında T.B.M.Meclisi’nde kabul edildi.
Buna göre, Musiki Muallim Mektebi, Cumhurbaşkanlığı
Filarmoni Orkestrası ve Temsil Bölümü’nden oluşan bir
Akademi kurulacaktı. Rapora göre “her türlü müzik ihtiyacını
karşılayacak, bütün müzik şubelerini içine alan bir müessese
kurulmalı ve adı, Devlet Musikisi Konservatuarı veya Tiyatro
Akademisi olmalıdır” deniyordu. 1935 yılında T.B.M.Meclisi’nin
açılış konuşmasında, Atatürk; “Arkadaşlar, güzel sanatların
hepsinde ulus gençliğinin ne türlü ilerletilmesini
istediğinizi bilirim. Bu, yapılmaktadır. Ancak, bunda en
çabuk, en önde götürülmesi gerekli olan Türk Musikisi’dir.
Bir ulusun yeni değişikliğinde ölçü musikide değişikliği
kavrayabilmesidir. Bugün dinletilmeye yeltenilen musiki yüz
ağırtacak değerde olmaktan uzaktır; bunu açıkça bilmeliyiz.
Ulusal ince düşünceleri duyguları düşünceleri anlatan yüksek
değişleri, söyleyişleri toplamak, onları bir gün önce genel
son musiki kurallarına göre işlemek gerekir. Ancak bu
düzeyde “Türk Ulusal Musikisi” yükselebilir, evrensel
musikide yerini alabilir[8].
Bu
yıllarda Alman müzikçi Hındemith, ülkemizin müzik eğitimi
açısından bir değerlendirmesini yapmış ve düşüncelerini şu
şekilde belirtmiştir; “Ankara’da bazı okullarda yapılan
müzik derslerinde Avrupa Halk ezgilerini dinledim. Bununla
birlikte kırkılıp uyarlanmış opera aryaları, operet
parçaları ve 9. senfoniden başka konusunun ilkel biçimde iki
seslendirilmiş biçimi de. Yabancı ürünlerin böylesine
aktarılmasını doğru bulmuyorum. Öğrenciler ezgilerin
ister-istemez yalnızca tınlayışsal ve biçimsel akışını
öğreniyorlar. Oysa bir halk ezgisinin değeri yalnızca
bıraktığı küğsel (müziksel) izlenimde değil, söyleyende
budunsal, bölgesel ve zamansal ilişkilerle uyandırılan
duygulardadır. Bunlar buranın öğrencilerine yabancı halk
ezgileri ile verilemez. Dolayısıyla okul müzik eğitiminde
kullanılacak çığırgılar (şarkılar), eski ve güçlü Türk Halk
Müziğinin şahane dağarından seçilmelidir.”[9]
biçiminde ifade etmiştir.
1935-37
yılları arasında ülkemize aralıklı olarak birkaç kez gelip,
uzun süreler kalmak suretiyle öneri ve tasarılarının
uygulanmasını da denetleyen Paul Hindemith’in, on altı
bölümden oluşan uzun ve ayrıntılı raporlarındaki
belirginleşen belli başlı öteki görüşleri de şöyle
özetlenebilir:
“Yeni
Türk Sanat Müziği”, ülkenin kendi kültüründe var olan
geleneksel müziğine ve özellikle de halk müziğine dayalı
olarak geliştirilmelidir. Avrupa’dan öğrenilen bestecilik
teknikleri ile yerel ezgileri armonize etmek çözüm değildir.
Bu yolla yaratılan müzik, ulusal sanat müziği olamayacağı
gibi Türk halkının zevkine ve duyuşuna yabancı gelecektir.
Bu bakımdan bestecilerin köylere gidip, kendi öz müziklerini
özgün müzikleri ile işitip öylece yaşamaları, duymaları ve
halkını yakından tanıyıp onunla kaynaştıktan sonra özgün
eserlere yönelmelidir. Bu tür eserleri ısmarlama
olamayacağını ve zaman gerektiğini belirten besteci, halkı
ile kaynaşan bestecilerin zamanla özgün ve gerçek Türk
eserlerinin verebileceğini; aksi yönde çalışmaların ise
zorlama olacağını açık yüreklilikle vurgulamaktadır. Bu
arada zengin bir halk müziğine ve kültürüne sahip ülkemizin
kaynak bakımından şanslı olduğunu da belirtmektedir[10].
Ulusal
müziğimizi genel son kurallarına göre işlemek, Atatürk’ün
önerdiği bu yol-yöntem-teknik kimilerince Gökalp’in önerdiği
halk musikimizi Garp musikisi yöntemiyle armonize etmek
yöntemiyle karıştırılır. Dikkatlice bakıldığında kolayca
anlaşılacağı gibi bu iki yöntem arasında çok büyük
farklılıklar vardır. Atatürk, "ulusal musiki", "genel son
musiki kuralları" ve işlemek"ten söz ederken, Gökalp sadece
"Halk musikisi", "Batı musikisi yöntemi" ve "armonize
etmek"ten söz etmektedir. Atatürk'ün önerdiği yol-yöntem son
derece çok yönlü, çok boyutlu ve geniş kapsamlı bir
çalışmayı öngörürken, O'ndan önce Gökalp'in önerdiği
yol-yöntem tek yönlü, tek boyutlu ve dar kapsamlı bir
çalışma ile sınırlı kalmaktadır. Atatürk'ün önerdiği
yol-yöntem-teknik (1933-1934), her yönüyle Gökalp'in O'ndan
yaklaşık on yıl önce (1923-1924) önermiş olduğu
yol-yöntem-teknikten çok daha ileri ve gelişkindir.
Gökalp'in önerisi daha çok "Batılılaşma" eksenli iken,
Atatürk'ün önerisi daha çok "çağdaşlaşma" eksenlidir. Bu
bakımdan Atatürk'ün önerdiği yol-yöntem-teknik, Türk müzik
inkılâbında izlenen süreçte çok ileri bir aşamayı
yansıtmaktadır. Gökalp, "ulusal musikimiz ülkemizdeki halk
musikisiyle Batı musikisinin kaynaşmasından (imtizacından)
doğacaktır" der. Böylelikle "halk müziğimizin Batı müziğiyle
kaynaşmasından doğacak" dediği müziğimizi "ulusal müziğimiz"
sayar, fakat "halk müziğimizle Doğu müziğinin kaynaşmasından
doğmuş" olan müziğimizi "ulusal müziğimiz" saymaz. Burada
Gökalp, Doğu müziğini "eski" uygarlığımızın, Batı müziğini
ise "yeni" uygarlığımızın müziği olarak nitelendirir ve söz
konusu iki uygarlıktan biriyle etkileşerek oluşan (oluşacak)
müziğimizi "ulusal" diye, diğeriyle etkileşerek oluşan
(oluşmuş) müziğimizi ise "ulusal değil" diye nitelendirir.
Bu sözleriyle Gökalp, aslında çok ciddi bir bilimsel
yanlışlığa ve tutarsızlığa düşmektedir. Müzik kültürümüzün
etkileşim içinde olduğu iki uygarlıktan biriyle
kaynaşmasından doğan müziğimizi "ulusal ", diğeriyle
kaynaşmasından doğan müziğimizi ise "ulusal değil" diye
nitelendirmesini , her şeyden önce mantıksal açıdan doğru
bulmak ve gerçekle bağdaştırmak olanaksızdır . Gökalp'in bu
ve buna benzer görüş, düşünce, saptama ve
değerlendirmelerini, Atatürk'ün görüş, düşünce, saptama ve
değerlendirmelerinden, ayrı tutmak, onlarla karıştırmamak
doğru olur[11].
M.K.
Atatürk ile Z. Gökalp'in Türk müzik inkılâbına ilişkin
görüş, düşünce ve önerileri arasında bazı önemli
benzerlikler ve örtüşmeler vardır. Bu nedenledir ki ikisinin
görüşleri çoğu kez birbiriyle karıştırılır ve aradaki
farklılıklar göz ardı edilir. Oysa ki Atatürk ile Gökalp'in
Türk müzik inkılâbına ilişkin görüş, düşünce ve önerileri
arasında benzerliklerin yanı sıra çok önemli farklılıklar da
vardır. Ve üstelik farklılıklar benzerliklerden daha çoktur,
daha önemlidir, daha belirleyicidir. Çünkü Atatürk'ün bu
konudaki temel görüş, düşünce ve önerileri,
Gökalp'inkilerden genellikle yaklaşık on yıl sonra ortaya
konulmuştur. Aradaki on yıllık süre içinde gerçekleştirilen
çeşitli düzenleme ve uygulamalardan elde edilen belli
sonuçlar ve yapılan belli değerlendirmeler ışığında
biçimlendirilip ortaya konulduklarından, doğal olarak daha
yeni, daha ileri, daha kapsamlı ve daha gelişkindirler. Bu
bakımdan Atatürk ile Gökalp'i birlikte inceler ve
değerlendirirken hem ana çizgilerde hem ince ayrıntılarda
çok dikkatli ve özenli olmak, olabildiğince ince eleyip sık
dokumak gerekir.
Cumhuriyet dönemindeki müzikteki yapısal değişmeler ve
gelişmeler kimilerince olumlu karşılanmış, kimilerine göre
ise büyük eleştiriler almıştır. Örneğin Udi besteci Cinuçen
Tanrıkorur Cumhuriyet dönemini şu sözleri ile
eleştirmektedir;
“Muzika-i Hümayun’la başlayan “Müzikte de Batılılaşma”
çabalarının sonucu olarak, 1916 yılında kurulmuş ilk resmi
devlet konservatuarı olan “Darülelhan”daki Türk Musikisi
öğretimi, Musa Süreyya Bey ve Zeki Üngör'ün raporu üzerine
Milli Eğitim Bakanı Mustafa Necati tarafından kaldırılıyor,
yerine sadece Batı müziği öğretimi konuyordu, Türk halkının
Batı kültürünün yerleşmesi uğruna kendi müziğini unutup
Batı müziğini öğrenmeğe zorlanması savaşı, 1926'da yalnız
batı müziği öğretmeye çalışan Ankara Devlet
Konservatuarı'nın (aynı amaçlı Musiki Muallim Mektebi'nden
naklen) kurulması, Türk müziği bilgilerinin okul
kitaplarından da çıkarılarak yerlerine "alaturka",
"teksesli şehir müziği", "çağ gerisi müzik", "ucuz
hazlar veren iniltili müzik" vb, tahkir ifadelerinin
konmasıyla devam etti. Bunun sonunda ise; Batı’ da eğitim
veya ihtisas yaptıktan sonra, ünlü Rus Beşleri!ne
özenip (Rimsky-Korsakov, Mussorsky, Borodin, Cesar Cui,
Balakirev) kendilerine "Türk Beşleri" adını takan ve
senfoni orkestraları için besteledikleri eserlerin içine
bir-iki halk ezgisi, köçekçe motifi, Itri nağmesi veya
Yunus Emre ilâhisi monte etmekle "Çağdaş Türk Müziği" ni
yarattıklarına kendilerini inandırmış (Rey, Erkin,
Alnar, Saygun, Akses vb,) bir kaç besteciyle bunların
öğrencileri yetişmiş oldu. Cumhurbaşkanlığı Senfoni
Orkestrası üyesi B.Özyücel'in "Filarmoni" dergisinde yazdığı
gibi, emeklerin blançosu "havanda su döğmek" oldu,
"harcanan yüzbinler hedefe değil, sokağa" gitti. Ve Türk
toplumunun çoğunluğu, M,E,B, ve TRT gibi devlet
kurumlarının 50 yıllık masraf ve çabalarına rağmen, ne
öğretilmek istenen Batı müziğinin, ne de unutturulmaya
çalışılan kendi müziğinin ciddi repertuarını tanıyamadı,
severek anlayarak dinlemesini öğrenemedi.”
[12].
Besteci
ve Müzikolog Yalçın Tura ise;
“Cumhuriyet, Türk milleti için yeni bir hayatın başlangıcı
olduğu kadar, Türk müziği için de yeni bir dönemin
başlangıcı olmuştur. Cumhuriyet idaresinin Türk Müziği
bakımından ilk icraatı, ne yazık ki bu müziği okullardan
kovmak, resmen öğretimini yasaklamak şeklinde olmuştur.
Türkiye’de Türk müziği öğretimine son verilmesinin ardından,
Dahiliye Vekaaleti’nin 3 Kasım 1934 günlü emriyle
Türkiye’nin radyosunun yayınlarından da Türk Müziği’nin
çıkarılması bu sanata indirilmiş bir başka öldürücü bir
darbe olmuştur.” Sözleriyle Cumhuriyet döneminin müzik
politikalarını ağır bir dille eleştirmektedir[13].
Ulu
önder Atatürk, yukarıda bahsedilen yasaklama ile ilgili
görüşlerini ise şu şekilde yanıtlamıştır:
“Ne
yazık ki benim sözlerimi yanlış anladılar, şu okunan ne
güzel bir eser, ben zevkle dinledim, sizler de öyle, Ama bir
Avrupalıya bu eseri, böyle okuyupta bir zevk vermeye imkan
var mı ? Ben demek istedim ki bizim seve seve dinlediğimiz
Türk bestelerini, onlara da dinletmek çaresi bulunsun,
onların tekniği, onların ilmi ile, onların sazları onların
orkestraları ile çaresi ne ise. Biz de Türk Musikisini
milletlerarası bir sanat haline getirelim. Türk’ün
nağmelerini kaldırıp atalım, sadece garp milletlerinin
hazırdan musikisini alıp kendimize mal edelim, yalnız onları
dinleyelim demedim, yanlış anladılar sözümü, ortalığı bir
velveleye verdiler ki, ben de bir daha lafını edemez oldum*[14].
Türk
Musikisinin yasaklandığı ve radyolardan kaldırıldığı sırada
bir gece, Dolma Bahçe Sarayı’nda Yunus Nadi Bey, Atatürk’e
ricada bulunur.
-Paşam,
alaturka şarkılardan, türkülerden bizi mahrum etmesinler,
zevkimize, duygularımıza müdahale edildiğinden inciniyoruz,
der. Atatürk şöyle cevap verir:
-Ben de
hoşlanıyorum, fakat inkılap yapan bir nesil, mahrumiyete ve
fedakarlıklara katlanmak zorundadır. Ancak milli kültürümüze
kıymet verilmelidir[15].
Atatürk’ün bu ifadelerinde Türk müziğinin tamamen
kaldırılmasının zorunluluğu olmadığı açıkça görülmektedir.
Atatürk
Cumhuriyeti kurarken, Cumhuriyet’in kimliğini oluşturabilmek
laik bir ulus oluşturmak için ulusal kültürün açığa
çıkartılması için ulusal kültürün açığa çıkartılması ve
geliştirilmesi gereğinin bilincindeydi. Atatürk’ün kültüre
ne denli önem verdiğini, yaptığı tanımlamada görmekteyiz. O,
insanı “kültür taşıyan varlık” olarak görmektedir. Bu
anlayışla müzik, kültürün bir değişme temeli, bir yenilik
stratejisi oldu. 1920’li yıllarda büyük piyanist Wilhelm
Kemph’in yokluklar içerindeki Ankara’da verdiği konserden
sonra Atatürk’ün “Ben bu müziği, çağdaş müziği Türkiye’ye
getireceğim, çünkü bütün devrimlerin temelinde müzik zevki,
müzik anlayışı yatar.” Sözleri dikkati geçmektedir
[16].
SONUÇ
“Sanat,
hangi türde olursa olsun, milletin öz kültür ve
geleneklerini yaşatan bir ortam içinde gelişir ve kişilik
kazanır. Özellikle musiki, ilk ağızda milli sanat
tarihiyle bağını koparmamalıdır. Bu demektir ki, eski sanat
eserlerinde yatan özellik ve güzellikler, tarihî akışı
içinde korunmalıdır. Bu, hiç bir zaman eskiye takılıp kalmak
değildir. Türk milleti, elbette ki tarihiyle, tarihi
yapanlarıyla, tarihî sanatlarıyla ve sanatkârlarıyla öğünür,
ancak zevk geleneklerine körü körüne bağlı olmadan,
ATATÜRK'ün deyimiyle "yeni" değişikliklere ölçü olabilecek
sistemleri, kendi yapısına uygun bir anlayış ve kavrayış
içinde benimsemek vardır. Eski alışkanlıkları bir kalemde
bir tarafa atıvermek kolay değildir. Bu alışkanlıkların
iyi, güzel, milli yapımıza yakışır yanlarını korumak, daha
da güçlendirmek gerekir.
Müzik,
insanların zevk ve kültürde üstünlüğe ulaşmasında en önemli
vasıtalardan biridir. Türk musikisinin çağdaş düzeyde
yerini almasında, batının tekniğine ve anlayışına uygun
seviyede gelişmesinde, sadece çok seslilik yeterli değildir.
Türk milletinin güçlü ve soylu bir kültürü vardır. Başlıca
amaç, geleneksel değerleri, milli unsurlarıyla, toplumsal
soyluluğunu ve milli kültür canlılığını koruyacak bir sanat
ortaya koymaktır. Bu sanat, her şeyden önce ait olduğu
toplumun, sonra da bütün bir medeni insanlığın duygusuna ve
anlayışına hitap edebilecek bir seviyeye ulaştığı takdirde
daha da anlam ve değer kazanmış olur[17].
Gökalp
ve Atatürk'ün görüş ve düşünceleri doğrultusunda,
Cumhuriyet'in kuruluşundan itibaren müzik eğitimi alanında,
Atatürk'ün önderliğinde Meclis, Hükümet, Millî Eğitim (ve
Kültür) Bakanlığı, Talim ve Terbiye Dairesi, Milli Eğitim
Şûrası, ilgili uzmanlar kurulu, ilgili uygulayıcı birimler
vb. düzeylerinde çeşitli ve yoğun çalışmalara girişilmiş;
önemli atılımlar yapılmış; kısa, orta ve uzun süreli
kurumsal, yasal, tüzüksel, yönetmeliksel ve programsal
düzenlemelere gidilmiştir. Bu atılımcı girişim, çalışma ve
düzenlemeler Cumhuriyet'in ilk yıllarından günümüze değin
sürüp gelmektedir. Cumhuriyet'in ilk altmış yılında müzik
eğitimiyle doğrudan ya da dolaylı ilgili olarak yapılan
kısa, orta ve uzun süreli çeşitli çalışma ve düzenlemelerden
başlıcaları arasında şunlar sayılabilir: Tevhid-i Tedrisat
Kanunu (1924), ikinci Heyet-i ilmiye kararları (1924), Talim
ve Terbiye Dairesi Kararları (1926'dan itibaren), Sanayi-i
Nefise Encümeni kararlan (1926), Millî Musiki ve Temsil
Akademisi Kanunu (1934), Devlet Konservatuarları Kanunu
(1940), Millî Eğitim Şûrası kararlan (1939, 1943, 1946,
1949, 1953, 1957, 1962, 1970, 1974, 1981 ve 1982), Millî
Eğitim Temel Kanunu (1973), Yükseköğretim Kanunu (1981), 41
Sayılı Kanun Hükmünde Kararname (1982), 2809 Sayılı yasa
(1983), 1416 sayılı yasa (1929), 4489 sayılı yasa (1943),
5245 ve onun yerini alan 6660 sayılı yasalar (1948 ve 1956)
[18].
Atatürk’ün büyük önem verdiği müzik devrimi, O’nun döneminde
devletin resmi müzik politikası olarak da benimsendi ve
titizlikle uygulanmıştır. Atatürk birçok söylev ve demecinde
ayrıca da sekiz defa meclis kürsüsünde müzik konusuna dikkat
çekmiştir. Özellikle kurumlaşma ve çoksesli yeni bir Türk
Sanat Müziği oluşturulması yönünde önemli başarılar elde
etmiştir. Devletin bu müzik politikası 1950’lere kadar aynı
çizgide ve heyecanla sürdürüldü. Ancak bu tarihten sonra,
çok partili döneme girilmesi ile birlikte bu politikalardan
ödün verilmeye başlanmıştır[19].
KAYNAKÇA
Akbulut,
Hasan Hüseyin, Türkiye’de Müzik Sempozyumu (açılış
konuşmaları), Sevda Cenap And Müzik Vakfı, Ankara 2002.
Ataman,
Sadi Yaver, Atatürk ve Türk Musikisi, Kültür Bakanlığı,
Ankara 1991.
Gedikli,
Necati, Ülkemizdeki Etki ve Sonuçlarıyla Uluslararası Sanat
Müziği, İzmir 1999.
Gedikli,
Necati, Hindemith ve Türk Müzik Eğitiminin Temel Sorunları,
Musiki Mecmuası, Sayı: 406, İstanbul 1984.
Gökalp,
Ziya, Türkçülüğün Esasları, MEB, İstanbul 1999.
Güvenç,
Bozkurt, Kültürün ABC’si, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul
1997.
Hindemith, Paul, Türk Küğ Yaşamının Kalkınması İçin Öneriler
(Çeviri: Gültekin Oransay), İzmir 1983.
Özbek,
Meral, Popüler Kültür ve Orhan Gencebay Arabeski, İletişim
Yayınları, İstanbul 1992.
Öztürk,
Okan Murat, Türkiye’de Yaşanan Modernleşme Süreci ve Anadolu
Yerel Müzikleri, Türkiye’de Müzik Sempozyumu, Sevda Cenap
And Vakfı, Ankara 2002.
Paçacı,
Gönül, Cumhuriyet’in Sesli Serüveni, Cumhuriyet’in Sesleri,
İstanbul.1987
Saygun,
Adnan Ahmet, Atatürk ve Musiki, Sevda Cenap And Müzik Vakfı
Yayınları, Ankara 1998.
Selanik,
Cavidan, Müzik Sanatının Tarihsel Serüveni, Doruk Yayınları,
İstanbul 1996.
Tanrıkorur, Cinuçen, Türkiye’de Müzik, Musiki Mecmuası, Sayı
398, İstanbul 1982.
Tura,
Yalçın, Cumhuriyet Döneminde Türk Musikisi, Cumhuriyet’in
Sesleri, İstanbul 1998.
Uçan,
Ali, Müzik Eğitimi, Müzik Ansiklopedisi Yayınları, Ankara
1994.
Uçan,
Ali, Türk Müzik Kültürü, Müzik Ansiklopedisi Yayınları,
Ankara 2000.
DİPNOTLAR
*
İnönü Üniversitesi Eğitim Fakültesi Öğretim Üyesi
[1]
Murat Okan Öztürk, Türkiye’de Yaşanan Modernleşme
Süreci ve Anadolu Yerel Müzikleri, Türkiye’de Müzik
Sempozyumu, Sevda Cenap And Vakfı, Ankara 2002, s. 195.
[2]
Bozkurt Güvenç, Kültürün ABC’si, Yapı Kredi
Yayınları, İstanbul 1997, s.37.
[3]
Meral Özbek, Popüler Kültür ve Orhan Gencebay
Arabeski, İletişim Yayınları, İstanbul 1992, s.46.
4
Ahmet Adnan Saygun, Atatürk ve Musiki, Sevda Cenap
And Müzik Vakfı Yayınları, , Ankara 200, s. 17-18.
[5]
Ziya Gökalp, Türkçülüğün Esasları, MEB, İstanbul
1999, s. 146.
[6]
Sadi Yaver Ataman, Atatürk ve Türk Musikisi, Kültür
Bakanlığı, Ankara 1991, s. 20.
[7]
Sadi Yaver Ataman, a.g.e., s. 88-89.
[8]
Cavidan Selanik, Müzik Sanatının Tarihsel Serüveni,
Doruk Yayınları, İstanbul 1996, s. 52.
[9]
Paul Hindemith, Türk Küğ Yaşamının Kalkınması İçin
Öneriler (Çeviri: Gültekin Oransay),İzmir, 1983, s. 71.
[10]
Necati Gedikli, Hindemith ve Türk Müzik Eğitiminin
Temel Sorunları, Musiki Mecmuası, Sayı: 406, İstanbul, 1984,
s 4-5-6.
[11]
Ali Uçan, Türk Müzik Kültürü, Müzik Ansiklopedisi
Yayınları, Ankara, 2000, s. 46-50.
[12]
Cinuçen Tanrıkorur, Türkiye’de Müzik, Musiki Mecmuası,
Sayı 398, İstanbul, 1982, s. 11.
[13]
Yalçın Tura, Cumhuriyet Döneminde Türk Musikisi,
Cumhuriyet’in Sesleri, İstanbul 1998, s. 94.
*
Atatürk, Sarayburnunda dinlediği kötü bir müziğin etkisiyle
söylediği “Bu musiki bizim heyecanımızı ifade etmekten
uzaktır” sözü, yanlış anlaşılarak Türk Müziği radyodan
kaldırılmıştır. Bunun üzerine bu sözleri söyleme gereği
hissetmiştir.
[14]
Sadi Yaver Ataman, Atatürk ve Türk Musikisi, Kültür
Bakanlığı, Ankara, 1991, s. 20.
[15]
Sadi Yaver Ataman, a.g.e., s. 19-20.
[16] Hasan
Hüseyin Akbulut, Türkiye’de Müzik Sempozyumu, Sevda Cenap
And Müzik Vakfı, Ankara 2002, s. 68.
[17]
Sadi Yaver Ataman, a.g.e., s. 23.
[18]
Ali Uçan, Müzik Eğitimi, Müzik Ansiklopedisi
Yayınları, Ankara 1994, s 36-40.
[19]
Necati Gedikli, Ülkemizdeki Etki ve Sonuçlarıyla
Uluslararası Sanat Müziği, İzmir 1999, s.78.
Selçuk Üniversitesi
Atatürk İlkeleri ve İnkılâp Tarihi Araştırma ve Uygulama
Merkezi
ATA DERGİSİ
Sayı:11
Konya-2003 |