|
ATATÜRK,
CUMHURİYET VE MİLLÎ KİMLİK*
Prof. Dr. Nuri KÖSTÜKLÜ**
Cumhuriyet kelimesi, Arapça’da, halk, ahali, büyük
kalabalık anlamına gelen “cumhur”’dan gelmektedir.
Kavram olarak baktığımızda ise “cumhuriyet”ten;
milletin egemenliği kendi elinde tuttuğu devlet şekli
anlaşılır. Burada “demokrasi” kavramıyla “cumhuriyet”i
karıştırmamak gerekiyor. Şüphesiz bu her iki kavram
birbiriyle ilgili ve içiçe kavramlar olmakla birlikte
birbirinin aynısı değildir. Demokrasiden de halkın kendi
kendini yönetmesi anlaşılır. Ancak cumhuriyette esas
olan, devlet pramidinin en üstünde bulunan kişinin, yani
devlet başkanının seçimle gelmiş olmasıdır. Devlet başkanı,
babadan oğula geçen bir sistemle yani saltanatla o göreve
gelmiş değildir. Bu iki kavrama bir- iki örnekle açıklık
getirmek istiyoruz. Bugün İngiltere’de, İsveç veya Norveç’te
parlamento vardır. Halk yasama organı durumunda olan
meclisi kendisi seçer, meclisten de yürütme organı çıkar.
Yani demokrasi vardır denebilir. Ama, devlet pramidinin en
üstündeki kişi kral veya kraliçedir. Bu göreve seçimle
değil, saltanat usulüyle gelmiştir. Bu yüzden bu ülkelerde
cumhuriyetten söz edilemez. Öbür taraftan, devlet başkanının
şu veya bu şekilde seçimle geldiği bazı rejimler vardır ki
mesela; Çin Halk Cumhuriyeti, Libya Arap Halk Sosyalist
Cemahiriyesi ve diğer halk cumhuriyetleri gibi, bu
rejimlerde de sözde cumhuriyet olmakla birlikte halkın
yönetime iştirakinden söz edilemez. Çünkü tek partinin
hakimiyeti sözkonusudur. Halk eğer oy verirse bile bu
partiye oy vermek durumundadır. Neticede şunu
söyleyebiliriz; demokrasinin olduğu yerde cumhuriyetin
olmadığı, veya cumhuriyetin olduğu yerde de demokrasinin
bulunmadığı örnekler görülmektedir. Ama ideal olanı hem
demokrasinin hem de cumhuriyetin birlikte olmasıdır. Bir
başka ifade ile, cumhuriyeti, demokrasinin en gelişmiş şekli
olarak kabul edebiliriz. Türkiye, Millî Mücadele’nin
muzaffer komutanı Atatürk’ün önderliğinde 29 Ekim 1923’te
demokrasi ve cumhuriyet sürecini yakalamıştır. Bu tarihten
itibaren de demokrasi yolunda önemli ilerlemeler
kaydedilmiştir.
Şimdi
Atatürk’ün önderliğinde ulaşılan Cumhuriyet’in değerini ve
büyüklüğünü anlayabilmek için yakın tarihimizde “demokrasi”
kavramı içinde ele alabileceğimiz bellibaşlı gelişmelere
bakmamız faydalı olacaktır.
Bilindiği üzere Fransız İnkılabıyla birlikte çok uluslu
devletlerde siyasî hareketlenmeler yoğunluk kazanmaya
başladı. Osmanlı Devleti de bu dalgalanmalardan nasibini
aldı. Zaten çöküş sürecine giren Osmanlı Devleti, Fransız
İnkılabının ihraç ettiği siyasî kavram ve sloganlara
sarılarak içinde bulunduğu zor durumdan kurtulma çareleri
aramaya başlamıştı. Bu çarelerin başında mutlakiyet
rejiminin yetkilerinin sınırlandırılması geliyordu. Fakat bu
sınırlamanın nihaî hedefi Cumhuriyet değil, “meşrutî
monarşi” idi. Nitekim, 1808 Sened-i İttifak’tan
itibaren meşrutî monarşiye doğru bir süreç gelişmeye
başladı. 1839 Tanzimat Fermanı’yla Padişah kendi
yetkilerini kendi iradesiyle sınırlayan bir taahhüt içine
girdi. 1856 Islahat Fermanı’yla monarşinin yetkilerinin
sınırlandırılması yolunda bir adım daha atıldı. Nihayet
Aralık 1876’da Kanun-i Esasî yani anayasa ilan edildi ve
arkasından Meclis-i Mebusan açılarak Meşrutiyet’e
geçildi. Kısa bir süre sonra meşrutî rejim inkıtaya
uğramışsa da 1908’de meşrutî monarşi kurumlaşmaya başladı.
Fakat devleti kurtarmaya yönelik bütün bu gelişmeler Türk
milletini Mondros ve arkasından Sevr’e getirmekten
engelleyemedi; engelleyemediği gibi, belki de bu çöküş
sürecini hızlandırdı. Çünkü sözünü ettiğimiz bu
gelişmelerde, Türk milletinin karakteristik özellikleri,
sosyolojik yapısı, kültürü dikkate alınmamıştı. Meşrutî
rejim Batıdaki kurumlarıyla - özellikle İngiltere örneği-
neredeyse olduğu gibi iktibas edildi. İngiltere meşrutî
monarşisinde iki önemli kurum olan halkı temsil eden
Avam Kamarası ve asilleri temsil eden Lordlar
Kamarası, Osmanlı yeni rejimine Meclis-i Mebusan ve
Ayan Meclisi olarak aktarıldı. Temelinde sınıf anlayışı
yatan böyle bir tasnifin Türk siyasî hayatında başarılı
olması düşünülemezdi. Ama Osmanlı münevveri, bunu o zaman
göremedi. Çünkü batının gelişmişliği onun gözünü
kamaştırmıştı. Halbuki, Batı toplumunun sosyolojik ve
kültürel gerçekleriyle çelişmeyen ve “sınıf” anlayışına
dayanan bir rejim, bu toplumlar için geçerli olabilir. Ama
aynı geçerlilik tamamıyla farklı özelliklere sahip Türk
milleti için sözkonusu olamazdı. Çünkü Türk milletinde
“sınıf” anlayışı yoktur. Asalet kavramının yerini
“liyakat” ve “adalet” almıştır. Nitekim bu durumu Atatürk
çok güzel bir şekilde tesbit ederek 1931 yılında yaptığı bir
konuşmasında şöyle ifade etmiştir;
“Türkiye Cumhuriyeti halkını ayrı ayrı sınıflardan mürekkep
değil ve fakat ferdî ve sosyal hayat için iş bölümü
itibarıyla çeşitli mesleklere ayrılmış bir toplum olarak
görmek esas prensiplerimizdendir”[1].
Öteyandan, kurulan meclis yani Meclis-i Mebusân, her ne
kadar bir tür seçimle gelmiş olmakla birlikte, millî iradeyi
yansıtmaktan da çok uzaktı. Çok uluslu bir yapı olmakla
birlikte bir Türk devleti olan Osmanlı Devleti’nin
meclisinde Türkler neredeyse azınlıkta idiler. Durum böyle
olunca, meclisten, millî birlik ve beraberliği inşa edecek
bir irade beklenemezdi. Nitekim öyle de oldu.. Gayr-i müslim
milletvekilleri meşrutî rejimi Osmanlı Devleti’ni, içinde
bunduğu zor durumdan kurtaracak bir vasıta olarak değil de
kendi bağımsızlıklarına giden bir yol olarak algılamaya
başladılar. Bu anlamda bazı milletvekillerinin tutum ve
davranışlarından birkaç örnek vermek gerekirse mesela;
Kanun-i Esasî’de resmî dilin Türkçe olduğu ifade edilmesine
rağmen, İstanbul Rum mebuslarından Vasilaki Efendi, Ermeni
mebus Hamazasp Efendi, daha buna benzer pekçok isimler
Rumca'nın ve Ermenice'nin resmî dil olmasını[2]
teklif edecek kadar ileri gittiler.
Yine
bahsettiğimiz Osmanlı dönemindeki bu demokrasi denemeleri,
tabana mâl olmamış ve İstanbul’da ve bazı büyük şehirlerde
hissedilmiş ve buralarla sınırlı kalmış idi. Anadolu’nun
falanca kazasındaki, veya falanca köyündeki vatandaşın bu
gelişmelerden belki de hiç haberi yoktu.
Netice
olarak şunu söylemek istiyoruz; Osmanlı dönemindeki monarşi
aleyhindeki siyasî gelişmeler, Türk toplumunun sosyolojik,
kültürel ve tarihî özellikleri dikkate alınmadan
oluşturulan bir süreç olduğundan, millî birlik ve
beraberliğe ve millî kimliğe katkı sağlayıcı bir nitelik
ortaya koyamamıştır. Gerçi, II.Meşrutiyet, Türkiye
Cumhuriyeti’nin kuruluşunu hazırlayan yıllara ve ondan
sonraki anayasalara da yansıyan bazı temel ilkeler getirmiş[3]
olmakla birlikte, bu dönemdeki Osmanlı düşünürlerinin
devleti kurtarmaya yönelik fikirlerinde esas hedef
cumhuriyet değil, “meşruti monarşi” olmuş, Fransız
İnkılabı’nın fikrî ürünü olan ve “istibdat ve baskıya
karşı insan kişiliğine değer veren Cumhuriyet” ancak
Osmanlı Devleti’nin yıkılışı ile birlikte aranılan rejim
olmuştur.
Yakup
Kadri Karaosmanoğlu, Cumhuriyet fikrinin Mustafa Kemal
tarafından ilk defa kuvvetle ortaya atılmasında Fransız
İnkılabı’nın etkisi olduğunu söylemekte, Münir Hayri Egeli,
daha 1906’da Atatürk’ün en beğendiği devlet şekli olarak
Cumhuriyet’i dile getirdiğini yazarken[4],
Mazhar Müfit Kansu, Mustafa Kemal’in henüz Erzurum Kongresi
açılmadan, zamanı gelince hükümetin şeklinin Cumhuriyet
olacağını kendisine söylediğini ifade etmektedir[5].
Nitekim, Türk milletinin varolma veya yokolma sınırına
geldiği Millî Mücadele gibi fevkalâde bir ortamda Mustafa
Kemal Paşa’nın önderliğinde vatanın kurtuluşu için askerî
tedbirler alınırken, beraberinde “millî hakimiyet”
kavramının arkasında demokrasi ve cumhuriyet yolunda önemli
adımlar atıldı. Bu yoldaki en açık mesajları Amasya tamimi,
Erzurum ve Sivas Kongreleri kararlarında görebilmekteyiz.
Amasya
tamiminin ilk maddesinde yer alan “Milletin istiklalini yine
milletin azim ve kararı kurtaracaktır” ifadesi demokrasi ve
cumhuriyet kavramı açısından bizce ileriye dönük mesajlar
taşımaktadır. Burada milletin iradesine verilen önem
vurgulanıyor. Erzurum Kongresi’nde de 2. Maddede “millî
iradeyi hakim kılmak esastır” ifadesi yer alırken 8. Maddede
millî iradenin gerekliliği üzerinde ayrıntılı olarak
durulmuştur. Bu maddede aynen şöyle denilmektedir;
“Milletlerin kendi mukadderatını bizzat tayin ettiği bu
tarihi devirde, merkezî hükümetimizin de irade-i milliyeye
tâbi olması zaruridir. Çünkü irade-i milliyeye dayanmayan
herhangi bir hükümet heyetinin subjektif ve şahsî
mukadderatı milletçe verilmiş olmadıktan başka haricen de
muteber olmadığı şimdiye kadar geçmiş eylemler ve sonuçlar
ile sabit olmuştur.”
Açıkça
görüldüğü üzere bu ifadelerde, ileride Osmanlı Devleti’nin
vârisi olarak kurulacak yeni Türk Devletinin rejimini
demokrasi esasına dayalı bir sistem yönünde tercih edeceğine
dair mesajlar saklıdır. Nitekim Sivas Kongresi’nde de bu tür
kararlar tekrar edilerek Heyet-i Temsiliye’nin teşekkülü,
yukarıda sözünü ettiğimiz mesajın kararlılığını gösteriyor.
Kongre’nin çıkardığı gazetenin adının “İrade-i Milliye”
olarak konması bir tesadüf değildir. Aynı gazete Ankara’ya
taşındığı vakit “Hakimiyet-i Milliye” adını alacaktır.
Nihayet
23 Nisan 1920’de TBMM’nin açılmasıyla, Kongre kararlarında
yer alan demokrasi ve cumhuriyet yönündeki mesajların
gerçekleşmesinde önemli bir adım olmuştur. Bu adım Mustafa
Kemal Paşa’nın önderliğinde istikrarlı ve kararlı
gelişmelerle 29 Ekim 1923’te Cumhuriyet’in ilanını sağladı.
Ve arkasından da zaman içerisinde çok geçmeden Saltanat ve
Hilafet kaldırılacak ve bununla ilgili müesseseler hakkında
yeni tedbirler alınarak demokrasi ve laiklik yönünde
Osmanlı’nın son dönemlerinden bu zamana kadar
ulaşılamayan, katedilemeyen mesafe Atatürk’ün önderliğinde
başarılı bir şekilde katedilmiş olacaktır.
Cumhuriyet’e zemin hazırlayan 1919’dan 1923’e kadar olan bu
gelişmeler, millete mâl olmuş olup, aynı zamanda millî
birlik ve beraberlik ile millî kimliğin oluşması yönünde
seyretmiştir. Bu dönemin anahtar kavramlarına baktığımızda
bu durumu açıkça görebiliriz; Hakimiyet-i Milliye, İrade-i
Milliye, Millî Mücadele, Kuva-yı Milliye, Misak-ı Millî,
Heyet-i Milliye, Tekâlif-i Milliye vb.. Görüleceği üzere
hepsinde bir “millîlik” damgası vardır, hareket
“millet”e dayanmaktadır. Bu millet ise BMM adında kendini
gösteren “Büyük bir Millet” tir. “Büyük Millet” ten
kasdedilen ise “Türk milleti” dir. Bu yüzden yeni kurulan
devletin adının “Türkiye Cumhuriyeti” olarak tesbiti
yüksek bir fikriyatın sonucudur. Buradaki “Türk”
kavramı ırkî anlamda olmayıp kültürel mânâdadır. Kendini
Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı ve Türk hisseden herkesi
içine alan bir kavramdır. Dolayısıyla “millî kimlik” bu
kavram etrafında teşekkül etmektedir. Bu imkanı ise bize
“Cumhuriyet” vermektedir. Cumhuriyet’in en üst makamı olan
Cumhurbaşkanlığının forsu, Türk kavramı etrafında millî
birlik ve beraberliğin bir sembolüdür. Atatürk döneminde
tesbit edilen forsa 16 Türk devleti özellikle
nakşedilmiştir. Burada; Türkiye Cumhuriyeti’nin tarihte
kurulan Türk devletlerinin bir devamı olduğu ve milli
kimliğin de bu kültür çizgisinde oluşacağı mesajı
saklıdır.
Osmanlı
dönemindeki demokrasi hareketlerinin başarıya ulaşamayıp
Atatürk’ün önderliğinde gerçekleşen demokrasi
hareketlerinin başarıya ulaşmasının sırlarından birisi de
hareketin tabana mâl olmuş olmasıdır. Cumhuriyet’e giden
süreç içinde alınan kararların hepsinde milletin gönderdiği
delegelerin iradesi vardır. Atatürk; Türk milletinin
karakterine en uygun idarenin Cumhuriyet olduğunu
1924’te yaptığı bir konuşmada; “Türk milletinin tabiat ve
adetlerine en uygun idare Cumhuriyet idaresidir”[6]
diyerek ifade etmiştir. Atatürk İnkılaplarının en büyüğü
şüphesiz, Batılıların “hasta adam” dedikleri ve artık
ömrünü tamamlamış bir çınardan yeni bir filiz
yeşertmesidir. Bu filiz , hukuk ilkelerine bağlı, çağdaş,
demokratik ve laik Türkiye Cumhuriyeti’dir.
Yukarıdan beri söylenenlerden açıkça anlaşılacağı üzere,
Cumhuriyet’e ulaşmak kolay olmamış, çok zor ve çetin bir
mücadeleden sonra, Türk milletinin karakterine uygun, millî
birlik ve beraberliği pekiştirecek ve milli kimliği güçlü
bir şekilde inşa edecek Cumhuriyete ulaşılmıştır.
Atatürk, Cumhuriyetimizin bu yönünü 1933’te şu veciz
sözleriyle dile getirmiştir; “Az zamanda çok büyük işler
yaptık. Bu işlerin en büyüğü temeli Türk kahramanlığı ve
yüksek Türk kültürü olan Türkiye Cumhuriyeti’dir. Bundaki
başarıyı Türk milletinin ve onun değerli ordusunun bir ve
beraber olarak kararlı bir şekilde yürümesine borçluyuz”[7].
Mondros’a gelindiğinde, 1815’te adı konan ve Anadolu’da
Türk siyasî varlığını yok etmeyi amaçlayan “şark
meselesi”nin gerçekleşmesine ramak kalmıştı. Adeta Türk
milletinin varolma veya yokolma çizgisine geldiği böyle
kritik bir ortamda Atatürk’ün önderliğinde verilen siyasî ve
askerî mücadele zaferle sonuçlandı, köhnemiş bir siyasî
yapıdan, yepyeni bir Türk Devleti, Türkiye Cumhuriyeti
doğdu. Bugün hem Türk demokrasi tarihinde, hem de İstiklal
Mücadeleleri tarihinde fevkalâde anlamlı bir oluşumun,
Cumhuriyet’in ilanının yıldönümünü idrak ediyoruz. Millî
kimliğin ve birlik ve beraberlik ruhunun teşekkül ve
inkışafında, “Şark meselesi” heveslisi emperyalistlere karşı
verilen mücadeleleri ve “demokrasi” kavramı çerçevesindeki
gelişmeleri her zamankinden daha çok anlamak ve idrak etmek
durumundayız.
Bu duygu
ve düşüncelerle, böyle anlamlı bir günde; millî hakimiyete
dayalı, akılcı, demokratik ve laik Cumhuriyetimizin kurucusu
büyük önder Atatürk’ü ve devletimizin kuruluşunda ve
yükselmesinde hizmeti geçmiş gazilerimizi ve şehitlerimizi
saygıyla, minnetle anıyorum.
DİPNOTLAR
*
Yalvaç Kaymakamlığı’nca 29 Ekim 2002 tarihinde Yalvaç’ta
düzenlenen “Atatürk, Millî Mücadele ve Cumhuriyet” konulu
panel’e bildiri olarak sunulmuştur.
**
S.Ü. Eğitim Fakültesi Tarih Eğitimi Anabilim Dalı
Başkanı.
[1]
Atatürkçülük (Birinci Kitap) Atatürk’ün Görüş ve
Direktifleri, M.E.G.S.Bakanlığı yay., İstanbul 1988, s.95.
[2]
İsmail Hami Danişmend, İzahlı Osmanlı Tarihi Kronolojisi,
C.4, İstanbul 1961, s.310.
[3]
Yıldızhan Yayla, “Osmanlı Devleti’nde Meşrutiyet Kavramı”,
Tanzimat’tan Cumhuriyet’e Türkiye Ansiklo-
pedisi, C.4, İstanbul 1985, s.952
[4]
İsmet Giritli, “Atatürk ve Cumhuriyet”, Atatürk Araştırma
Merkezi Dergisi, Kasım 1995, s.799-800.
[5]
Mazhar Müfit Kansu, Erzurum’dan Ölümüne Kadar Atatürk’le
Beraber, C.II, 3.baskı, Ankara 1988, s.595.
[6]
Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri I-III, Atatürk Araştırma
Merkezi yay., Ankara 1997, (C.III), s.106.
[7]
A.g.e., (C.II), s..318.
Selçuk Üniversitesi
Atatürk İlkeleri ve İnkılâp Tarihi Araştırma ve Uygulama
Merkezi
ATA DERGİSİ
Sayı:10
Konya-2002
Sayfa: 87-92 |