|
ATATÜRK DÖNEMİ TARİH ÇALIŞMALARI VE ÖĞRETİMİ
Prof. Dr. Ramazan TOSUN*
Giriş
Tarih,
milletlerin dolayısıyla insanlığın hafızasıdır. İnsanoğlunun
bütün faaliyetleri tarihin konusu içerisine girer. “
Tarih ilmi insanların zaman ve mekân çerçevesinde husule
getirdikleri tekâmül hâdiselerini, bunların şuursuz iptidaî
hallerinde, tabiat eserleri yahut mâşeri bir vücudun
fertleri ve toplulukları sıfatıyla yaptıkları fiillerinde
tecelli eylemeleri itibariyle ; ve mâşeri hayatında mevzuu
bahis ayrı hallerde rol ve ehemmiyetleri tayin ve tesbit
edilen psikofizik âmillerin teşkil ettiği illî bağlılıklar
çerçevesinde tetkik tasvir eder.”
[1]
Tarih,
bize geçmişteki olayların nasıl cereyan ettiğini öğreterek
hali, dolayısıyla kendimizi ve insanlığı tanıtır, böylece
geleceğin nasıl olabileceğine dair ipuçları verir. Tarih
öğretimi, “yurt sevgisinin beslenmesine yarayan en mühim
amildir.”[2]
Tarih ilmi kişiye, içinde yaşadığı toplum ile canlı
irtibatı olmazsa bir hiç olduğu gerçeğini telkin eder.
Tarih
insanlara sağladığı ahlakî faydanın yanında pratik faydalar
da temin eder. İnsanlar tarih sayesinde kendi
tecrübelerinin yanında önceki nesillerinkinden de
faydalanırlar. “Bir insan kendi hayatının sonlarına
doğru nasıl bir kıymet teşkil ediyorsa tekmil beşeriyetin
tarihinden elde edilmiş tecrübelerden istifade eden
insaniyet de böyledir.”
[3]
Bu tecrübe aynı zamanda “çağdaş değerlerin daha iyi
takdir edilmesine imkân sağlar.”[4]
Kısacası, “Tarih ilminin kıymet ve mahiyetini anlayan,
onu rasyonel ve metodik bir surette vesaik üzerinde işleyip
bu yolda kendi mesaisini diğer milletlere de tanıtabilen
milletler reşid ve olgun milletlerdir.Tarih tetkikinde
kemale ermek milletlerin ve cemiyetlerin kemalini ölçmekte
mi’yar olmuştur.”[5]
Tarihe
baktığımız zaman, tarih şuuru, dolayısıyla millî şuurun
zayıf olduğu dönemlerde hem siyasî, hem de sosyal alanlarda
meselelerin hat safhaya çıktığını görüyoruz. Tarih şuuru
olmayan aydın ve devlet ricali varlık sebebi olan milletine
yabancılaşmış, başka kültürlerin, dolayısıyla milletlerin
etkisine girmiş, kendisine güven duygusunu kaybetmiştir.
Kendisine güven duygusunu kaybeden aydının milletine hizmet
etmesi, yol göstermesi mümkün değildir.
a.
Atatürk’ün Tarih Görüşü ve Türk Tarih Tezi
Tarihimiz, insanlık tarihi kadar eski olmasına rağmen,
Atatürk’e kadar gerektiği gibi araştırılıp ortaya
konulamamıştır. Osmanlı döneminde diğer birçok sosyal
ilimlerde olduğu gibi tarihte de yeterli gelişme olmamıştır.
Tarihimiz gerektiği gibi araştırılıp, öğretilemediği için
insanımıza tarih şuuru da verilememiştir. Bu ise hızla
ilerleyen ve bu gelişmeyi geri kalmış toplumları ezmek için
kullanan Batılı toplumlar karşısında bir eziklik, kendisine
güvensizlik yaratmıştır. Oysa Batı dünyası aynı dönemlerde
Türk devletini, milletini ve ülkesini hedef alan yoğun bir
karalama kampanyasına girişmiştir.
Batılılara göre; Türkler medenî kabiliyete sahip
değillerdir. Medenî olamadıkları gibi medeniyet
düşmanıdırlar. Sarı ırka mensup olan Türkler, fethettikleri
yerlerdeki medeniyetleri yıkmışlardır. Ayrıca, Türklerin
yaşadıkları topraklar kendilerine ait değildir.
Batının
önyargılarla ileri sürdüğü bu iddiaların bir kısmı ülkemizde
de tesirini göstermiştir. “Türkiye’de tarih araştırmaları
gelişmiş bulunmadığı ve tarih yazarlarımızdan büyük bir
kısmı Avrupa tarihlerinden tercümeler yaparak, Tarih kitabı
yazdıkları için, Türklerin ikinci nevi bir insan tipi olduğu
yolundaki yanlış bilgiler memleketimizi de istila etmiş
bulunuyordu.”[6]
Bu önyargılı iddialara cevap verebilmek, söz konusu
görüşlerin yarattığı olumsuzlukları ortadan kaldırabilmek
için tarihimizin en ince ayrıntılarına kadar araştırılması
ve öğretilmesi lâzımdır.
Tabii ki
Atatürk, millî tarihimizin araştırılıp öğretilmesine sadece
söz konusu iddialara cevap vermek amacıyla önem vermiş
değildir. Millî heyecanın ancak millî tarih şuuru ile
kuvvetlenebileceğini bilen Atatürk, “iktisadî ve siyasî
istiklâle kavuşturduğu milletini manevî istiklâle de
kavuşturmak için bu memlekette tarih araştırmalarının
gelişmesine büyük önem” vermiştir.[7]
Atatürk,
son yüzyıllarda Türk milletinin geçirdiği badireler
sonucunda oluşan kendine güvensizlik duygusunu ortadan
kaldırmanın yegane yolu olarak millî tarih şuurunun
canlandırılması gerektiğini, “Türk çocuğu ecdadını
tanıdıkça daha büyük işler yapmak için kendinde kuvvet
bulacaktır.”
“Türk
kabiliyet ve kudretinin tarihteki başarıları meydana
çıktıkça, büsbütün Türk çocukları kendileri için lâzım gelen
hamle kaynağını o tarihte bulabileceklerdir. Bu tarihten
Türk çocukları, istiklâl fikrini kazanacaklar, o büyük
başarıları düşünecekler, harikalar yaratan adamları
öğrenecekler, kendilerinin aynı kandan olduklarını
düşünecekler ve bu kabiliyetle kimseye boyun
eğmeyeceklerdir.”[8]
sözleriyle ortaya koymuştur.
Atatürk, ilmî esaslara göre Türk Tarihinin araştırılması ve
ortaya çıkan sonuçların öğretilmesi çalışmalarını bizzat
başlatmıştır. “Atatürk’ün bu çalışmaları üç noktaya
yönelmiştir. Birincisi, Türk ve Dünya tarihini eski, yanlış,
ideolojik yaklaşımlardan kurtarmak. İkincisi, dünya
medeniyetine Türk medeniyetinin yapmış olduğu katkıları
ortaya çıkarmak. Üçüncüsü ise, Türk tarihini ilmî metotlarla
modern, orijinal bir tarih haline getirmektir.”[9]
Araştırma yapılırken gerçeklere riayet edilmesi
gerektiğini; “Tarih yazmak, tarih yapmak kadar mühimdir.
Yazan yapana sadık kalmazsa değişmeyen hakikat insanı
şaşırtacak bir mahiyet alır” sözleriyle belirtmiştir.[10]
Atatürk’ün Türk Tarih Tezi’nde araştırılmasını işaret ettiği
hususlar şunlardır :
1.
Türkler, brakisefal ve beyaz ırktandır. Beyaz ırkın
anayurdu ise Orta Asya’dır.
Orta
Asya medeniyetin beşiğidir. Medeniyet ilk olarak Orta
Asya’da ortaya çıkmış ve dünyayı etkilemiştir. “Büyük
Devletler kuran ecdadımız büyük ve şumüllü medeniyetlere de
sahip olmuştur. Bunu aramak, tetkik etmek, Türklüğe ve
cihana bildirmek bizler için bir borçtur.”
[11]
2.
Türkiye’nin en eski halkı kimlerdir ? Burada ilk medeniyet
kimler tarafından kurulmuştur ?
3.
Türklerin İslâm Tarihi ve Medeniyetine katkıları nelerdir ?
4.
Osmanlı Devleti’nin kuruluşu ile ilgili iddialar
araştırılıp, hakikat ortaya çıkarılmalıdır.
Bu
konularda ilmî metotlarla araştırma yapmak, araştırmaları
organize etmek üzere Türk Tarihini Tetkik Cemiyeti
kurulmuştur. Atatürk, Türk Tarihi’nin araştırılması ve
yazılmasının bir müessese tarafından yürütülmesini istediği
için 23 Nisan 1930 tarihinde toplanan Türk Ocakları’nın 6.
Kurultayında Ocak kanununa , “Türk tarih ve medeniyetini
ilmî bir surette tetkik ve tetebbu eylemek vazifesiyle
mükellef olmak üzere bir Türk Tarih Heyeti teşkil eder”
ifadesini ekletmiştir.[12]
15 Nisan 1931 tarihinde ise 3 Ekim 1935’te Türk Tarih Kurumu
adını alacak olan Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti kurulmuştur.
Cemiyete, Atatürk’ün Türk Tarih Tezinde işaret ettiği
konuları araştırma görevi verilmiştir.
b.
I.Türk Tarih Kongresine Göre Tarih Öğretimi
Tarih
Tezindeki konularda araştırma yapmak, ortaya çıkan sonuçları
yayınlamak üzere Türk Tarih Kurumu’nun kurulup,
çalışmalarına başlamasından sonra 2-11 Temmuz 1932
tarihinde tarih araştırmalarında ve öğretiminde takip
edilecek metodun tartışıldığı I. Türk Tarih Kongresi
yapılmıştır.
Kongrenin açılış konuşmasını Maarif Vekili Esat Bey yapmış,
tarih öğretiminin önemi, Cumhuriyete kadarki tarih
öğretimimiz ve kongrenin amaçları hakkında
değerlendirmelerde bulunmuştur. Kongrenin amacı ; okullarda
ilk defa okutulmaya başlanan dört ciltlik yeni tarih kitabı
ile ilgili uygulamaları değerlendirmek, gelecek yıllarda
tarih öğretiminde birliği sağlamaktır. “Bu kongreden
alacağımız müspet neticelerden Türkiye Cumhuriyeti dahilinde
her neviden ve her dereceden bütün mekteplerde ve ilim
müesseselerimizde tarih tedrisatı için birlik ve yüksek
verim itibariyle en basit, en kolay ve en faydalı yolu
göstermesini teemmül ediyoruz. Şüphe yoktur ki millî hars bu
suretle kuvvet ve inkişaf bulur.”[13]
Vasıf Bey, konuşmasının sonunda tarih öğretiminin
faydalarından da bahsederek, kongreye katılan tarih
öğretmenlerine yol göstermiştir. “Ana baba ocağında
olduğu gibi mektep sıralarında da çocuklarımızın
dimağlarında ve kalplerinde sarsılmaz bir kanaat ve iman
halinde yerleşmesi lâzım gelen Cumhuriyet devri ahlâk ve
terbiye telâkkilerinin ve Cumhuriyet sistemimiz esaslarının
derin ve şerefli mazimizden kök ve kuvvet aldığını ve ahlâk
ve terbiyede millî his, millî ahlâk, millî terbiyenin ve
Cumhuriyet sistemimizde millî vahdet ve millî hakimiyetin ve
ferdî hak ve hürriyetin esas teşkil eylediğini bu vesile ile
de tekrarlamak isterim. Bunlar bizim medenî esaslarla daima
tenmiye ve takviye edeceğimiz millî ve tarihî
seciyelerimizdir.”[14]
Kongrede, Afet Hanım “Tarihten Evvel ve tarih Fecrinde”
başlıklı konuşmayı yapmıştır.Afet Hanım, konuşmasında
okullarda okutulmaya başlayan dört ciltlik tarih kitabının
birinci cildindeki konular üzerinde durmuş, Orta Asya’nın
otokton halkının kim olduğu ve bu halkın medeniyete
katkıları nelerdir sorularına cevaplar aramıştır. Batılı
araştırmacıların, Orta Asya’nın otokton halkının Türkler
olduğu gerçeğini görmemezlikten gelmelerini tenkit eden
konuşmacı, bu tür çalışmaların amacının “dünyaya
yayılan, o medenî kütlelerinin öz anası olan asıl ırkı,
büyük Türk ailesini unutmak ve unutturmaya” çalışmak
olduğu ve “Türk ırkı, anayurtlarında, yüksek kültür
mertebesine varırken”, Avrupa halkının vahşi ve
tamamen cahil bir hayat yaşadığı gerçeğini ifade
etmiştir.[15]
Türk
Tarihinin ilk dönemlerine ait konuşmalardan birini de Türk
Tarihi Tetkik Cemiyeti Umumî Kâtibi Dr. Reşit Galip Bey
yapmıştır. Konuşmasına millî tarihimizin son yıllara kadar
ihmal edilmesi ve bunun doğurduğu sonuçları izah ederek
başlayan Reşit Bey, Alpli diye adlandırdığı Türk
ırkının özelliklerini şu sözlerle belirtmiştir: “Bütün bu
tipler içinde ve bütün tarih imtidadınca her gittiği yerde
ergeç hâkimiyetini kurarak münevver ve mütefekkir
beşeriyetin bugün dahi hayranlığı gittikçe artan bir ruh
ile, gittikçe derinleşen bir hürmet ve tazim ile tetkik ve
temaşa ettiği büyük medeniyetleri yaratmış olanlar, muasır
âlimlerin Alplılar ve bizim daha doğru olarak (Ata Türkler)
diye andığımız insanlar, yani kudret ve kabiliyet kaynağı
harikalı soyun evlâtlarıdır.”[16]
Reşit
Bey’e göre, Türklerin dışındaki ırklar, kendi başlarına
değil, Türklerle temasa geldikten sonra medenî mahsuller
verebilmişlerdir. Mezopotamya medeniyetinin yerli
sayılması imkânsızdır. Bu medeniyetin Samî olmayan, Orta
Asya’dan gelen bir ırka aittir. Mezopotamya medeniyetin
temsilcisi olan Sümerler Türk ırkındandır.[17]
Türk
milletinin gerek İslâm Medeniyetine, gerekse dünya
medeniyetine katkılarını ele alan konuşmalardan birini de
Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti üyelerinden Şemsettin Bey
yapmıştır. Konuşmasının başında Türkler ve Türk Tarihi
hususlarındaki yanlış kanaatlere temas ettikten sonra, Leon
Kahon’un “Eğer Türklerin himmeti olmasaydı, İslâm
medeniyeti o kadar itilâ etmez, o derece vasî iklimlere
dağılamazdı” şeklindeki haklı tespitini “Eğer
Türkler İslâm camiasına girmemiş olsalardı, İslâm medeniyeti
denilen medeniyet vücut bulmaz, o derece inkişaf etmez, o
derece vâsi iklimlere dağılmazdı” şeklinde değiştirerek
ifade etmiştir.[18]
Türklerin, bilhassa Ebu Müslim’den itibaren İslâm dünyasına
ve medeniyetine önemli hizmetlerde bulunduklarını geniş
şekilde izah eden Şemsettin Bey, bu gelişmelerin Batı
medeniyetini de etkilediğini ifade etmiştir. Konuşmasının
sonunda yeni nesillerin tarihimizden ilham almaları,
tarihimizin bu ilhamı verecek şekilde öğretilmesi gereğini
şu sözlerle belirtmiştir:
“Bu
velût ve mütekâmil dimağlara varis olan bir millet
çocuklarının harikalar yaratmağa namzet olduklarına hiç
şüphe edilir mi ?
Elverir
ki kafaları irfan ve kültür kaynağı olan atalarımız gibi;
ilmî metodlara tevfikan, sarsılmaz bir imanla, irfan
dünyasını fethe azmetmiş olalım.
Dün,
ümitsiz ve perişan Türk’e, ‘Toplan, yürü, zafer ve istiklâl
senindir’ diyen lâhutî ses, bugün de bize ve yarınki nesle
‘Mazini hatırla ! Beşeriyete nurlar saçan medeniyeti
yaratanlar senin atalarındır.Yürü, senin olan irfan
iklimlerini tekrar zaptet !’ emrini veriyor”
[19]
Tarih
Metodolojisi ve Tarih Öğretimi açısından, Sadri Maksudi
Bey’in yapmış olduğu konuşma da çok önemlidir. Konuşmada
tarih telâkkileri üzerinde tek tek durulmuş ve “Bugüne
kadar muhtelif mütefekkir ve sosyologlar tarafından
beşeriyetin içtimaî hayatında ve tarihî inkişafında müessir
oldukları ileri sürülmüş âmiller” şöyle sıralanmıştır:
Fizikî, coğrafî, ruhî, iktisadî, büyük idealler, büyük
şahsiyetler, halk ve fütuhat gibi amiller.
[20]
Yukarda
bahsedilen amiller tek tek incelendikten sonra şu sonuca
varılıyor:
1.
Tarihî olaylar tek bir sebep ile izah edilemezler.
2.
Tarihin en önemli amilleri; fizikî ve coğrafî amiller, büyük
mefkûreler, icat ve taklit, iktisadî amiller ve büyük
şahsiyetlerdir.
3.
“İktisadî âmil mühim âmillerden biridir. Fakat içtimaî
hayatta yegâne âmil değildir. Maddiyeti tarihiye
nazariyesinin ilmî esasları sarsılmıştır.”
4. “Bidayette,
beşeriyet hayatında bilhassa fizik âmiller müessir olmuştur.
Beşeriyet inkişaf ettikçe içtimaî hayatta, manevî âmillerin,
mefkûrelerin rolü ziyadeleşmiştir.”
5. “Münkeşif
beşeriyet içinde en mühim âmil mefkûredir.İdealdir. Manevî
âmillerdir.”
6.
Tarihin en mühim amillerinden biri de büyük şahsiyetlerdir.
Büyük şahsiyet, yeni mefkûreler ileri süren kişidir.
[21]
Birinci
Türk Tarih Kongresinde, Tarih Metodolojisi ve Tarih Öğretimi
konularında son olarak Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti Başkanı
Yusuf Akçura bir konuşma yapmıştır. I. Meşrutiyet
Döneminde tarih öğretiminde ciddi eksikliklerin ve
sıkıntıların olduğunu belirttikten sonra II. Meşrutiyet ile
okullarda serbestçe tarih okutulma imkanının doğduğunu ifade
etmiştir.[22]
Hatip
konuşmasının devamında Tanzimat döneminde yazılan tarih
kitaplarını değerlendirmiştir. “Bu devirde Türkçe
yazılan, daha doğrusu Türkçe’ye tercüme olunan umumî
tarihlerde, Fransız noktai nazarı tamamen hâkimdir.”
Türkçülük fikri de bu dönemde tarih konusunda etkili
olamamıştır. Edebiyat ve Edebiyat Tarihi ile bir dereceye
kadar meşgul olmasına rağmen “umumî tarih ve Türk
tarihiyle esaslı bir surette uğraşamadı. Hele mekteplerde
okutulan umumî tarihlere hiçbir ciddî tesiri dokunamadı.”[23]
c.
Ders Kitaplarına Göre Tarih Öğretimi
Atatürk’ün direktifi ile okullarda okutulmak üzere dört
ciltlik bir ders kitabı yazılmıştır. Söz konusu ders kitabı
1932 ders yılından itibaren okullarda okutulmuş ve baskısı
bittikçe konulara yeni gelişmeler de ilave edilerek tekrar
basılmıştır.
“Atatürk
devri gençliğinin sağlam bir millî şuurla yetişmesinde Türk
tarih tezinin işlendiği bu kitapların okutulmasının büyük
payı olmuştur.”[24]
Birinci cilt;
Türklerin Anayurdu, göçler ve sonuçları ile eski Çin, Hint
Mısır, İran ve Anadolu Tarihlerini ele almaktadır.
Tarih;
” insan
cemiyetlerinin, zaman ve mekân gösterilerek ve sahih olarak,
hayatını, harsını tetkik ve nakleden bir ilimdir.”
Tarih, her ilim ve fenden faydalanmak mecburiyetindedir.
[25]
Türklerin Anayurdu;
Asya’dadır. “Asya, Ege Denizinden, Japon Denizine; Hint
Denizinden Şimal Buz Denizine kadar uzanan ulu bir kara
parçasıdır.”[26]
Türklerin anayurdu Orta Asya ilk medeniyetin beşiğidir.
İkinci cilt ;
Orta
Asya ve Doğu Avrupa’daki Türk Devletleri, İslâm Tarihi, İlk
Müslüman Türk Devletleri, Büyük Selçuklu ve Türkiye
Selçukluları tarihlerini ihtiva etmektedir.
Büyük
Selçuklu Devleti’nin Tarihteki Yeri :
İlk
Müslüman Türk Devletlerinden Karahanlılar ve Gazneliler daha
ziyade kuruldukları bölgelerde etkili olmalarına rağmen
Selçuklu Devleti kısa sürede Şarkî Türkelinden
Marmara ve Akdeniz kıyılarına, Kafkasya’dan Hint Denizi’ne
kadar büyük bir Müslüman Türk Devleti şeklinde ortaya
çıkmıştır. Bu dönemde İslâm dünyası mezhep anlaşmazlıkları
dolayısıyla Bizans’ın saldırıları karşısında
duramayacak kadar zayıflamıştır. Selçuklu Devleti’nin
güçlenmesiyle İslâm dünyası da taze hayat bulmuştur. “Anadolu’nun
Müslüman Türkler tarafından kat’î olarak fethi, asırlarca
süren Haçlılar hücumlarının akim kalması, daha Müslümanlığın
zuhûriyle başlayan eski İslâm-Hıristiyan mücadelesinin, uzun
bir zaman için, Hıristiyanlığın mağlûbiyetiyle neticelenmesi
demekti. İşte bu suretle, büyük Selçuk İmparatorluğu’nun
kuruluşu, Ortazaman cihan tarihinin umumî cereyanı üzerinde
şiddetle müessir olmuş büyük bir tarihî hâdisedir.”[27]
Üçüncü cilt ;
Osmanlı
Tarihidir. Osmanlı Devleti’nin kuruluşundan yıkılışına
kadar geniş şekilde ele almıştır.
Osmanlıların Menşeî ve Osmanlı Devleti’nin Kuruluşu :
Bu ders
kitapları kaleme alındığı tarihlerde, Osmanlı Devleti’ni
kuran ve “sonradan Osmanlı namını alan Türklerin
nereden ve ne zaman Anadolu’ya geldikleri henüz ilmî bir
surette tespit edilmiş değildir.”
[28]
Mevcut
bilgilere göre, Osmanlı Devleti’ni kuran aşiret de, bütün
Türkler gibi Orta Asya’dan İran yoluyla batıya ilerleyerek,
aşiret reisi Ertuğrul Bey’in emri altında Anadolu’ya gelip
yerleşmiştir. Ertuğrul Bey, Anadolu’ya gelince Selçuklu
Sultanı Alâeddin Keykubad’dan aşireti için mülk istedi ve
kendisine Karacadağ mevkii verildi. Ertuğrul Bey, Söğüt ve
Sultanönü’nü fethetti. Kendisinin vefatı üzerine yerine
küçük oğlu Osman Bey 1281 yılında uçbeyliğinin başına geçti.[29]
Türkiye
Selçukluları iç ve dış sebeplerle günbegün çökerken Osman
Bey’in başında bulunduğu Osmanlı Beyliği gelişmeye ve
güçlenmeye başlamıştır. Anadolu ve Rumeli’deki fetihlerden
sonra nihayet Fatih Sultan Mehmet tarafından İstanbul’un
fethiyle beraber Osmanlı İmparatorluğu’nun kuruluşu
tamamlanmıştır.
[30]
Ayrıca,
İstanbul’un fethi ile Rumeli ve Anadolu’daki Türk ülkeleri
birleşmiş ve Osmanlı Devleti kuvvetlenerek Avrupa’da
ilerlemesi kolaylaşmıştır. “ İstanbul’un Türkler
tarafından fethi, aynı zamanda bütün Hıristiyan âleminin
Osmanlılara karşı mağlûbiyeti demekti.”[31]
Osmanlı Devleti’nin Duraklaması ve Çöküşü :
Osmanlı
Devleti, Kanunî Sultan Süleyman zamanında her sahada
inkişafın en yüksek derecesine erişmiştir. Ancak, yine aynı
dönemde “devletin içtimaî ve siyasî teşkilâtında
tevakkuf ve inhitatı hazırlayan amiller de görünmeğe
başlamıştır.”
[32]
Osmanlı
Devleti’nin duraklama devresine girmesinin başlıca sebepleri
şunlardır :
1.
Osmanlı Devleti, sınırları genişledikçe daha kuvvetli düşman
devletlerle karşı karşıya kalmıştır. Ayrıca, Avrupa XVI.
Yüzyıldan itibaren değişmeye başlamış, kuvvetli merkezî
devletler kurulmuş, ayrıca Reform ve Rönesans ile önemli bir
fikrî değişiklik yaşamıştır.
2.
Osmanlı ahalisi mütecanis değildi.
3.
Kanunî’den itibaren hem her kademedeki idarecilerde, hem de
müesseselerde bozulmalar başlamıştır.
4.
Devletin malî sistemi de sıkıntıya girmiştir.[33]
I.Dünya Savaşı ve Osmanlı Devleti’nin Sonu :
II.
Meşrutiyet’in ilânı üzerine Osmanlı Devleti’nin devletler
arasındaki durumu da değişmiştir. İstanbul’da Alman nüfuzu
azalmaya , Genç Türkler daha ziyade İngiltere ve Fransa’ya
sempati duymaya başlamışlardır. Ancak bir süre sonra
İttihat Terakki Partisi Almanya’ya meyletmiştir. “Balkan
Harbinde Balkanlıları İtilâf Devletleri, yani İngiltere,
Fransa ve Rusya tutuyordu; Osmanlılara ise İttifakı
Müsellesin temeli olan Almanya ile Avusturya muhabbet ve
teveccüh gösteriyordu.Balkan Harbi, iki sene sonra
patlayacak Cihan Harbinin adeta öncü müsademesi gibi bir şey
oldu.”[34]
I. Dünya
Savaşı başladığı zaman, Osmanlı Devleti henüz Balkan
Savaşlarının yarattığı olumsuzluklardan kurtulabilmiş
değildi. Dolayısıyla, savaşa girmekte acele etmek doğru
değildi. Ancak, Müttefiklerin hem batı, hem de doğudaki
cephelerde durumları kötüye doğru gidiyordu. Almanya bu
durumdan kurtulmak için biran önce Osmanlı Devleti’ni savaşa
sokmak gayretine girmiştir. Nihayet, Karadeniz’de Osmanlı ve
Rus donanmaları arasında cereyan eden bir olay Almanya’nın
yanında savaşa girmemizle sonuçlanmıştır.
[35]
Dördüncü cilt;
iki kısımdan oluşmaktadır. Birinci kısım “Türkiye
Cumhuriyeti’nin Kuruluşu” başlığı altında, Türk
Milletinin Yeni Bir Devlet Daha Kurması ve İstiklâl Harbi
başlıklı bölümlerden ; ikinci kısım ise “İstiklâl
Harbinden Sonra İnkılâp ve Islahat Safhaları” başlığı
altında; Lozan’dan Cumhuriyetin Resmen İlânına Kadar,
Cumhuriyetin İlânı, Hilâfetin İlgası, Cumhuriyet Devrinde
Siyasî Cereyanlar, Dinî, Hukukî İnkılâp ve Islahat, Maarif
ve Terbiyede İnkılâp ve Islahat Cereyanları, İktisadî, Malî
İnkılâp ve Islahat Cereyanları, Sıhhat, İçtimaî Muavenet
İşlerinde Yeni Çığırlar ve İcraat, Türk Ordusu ve Millî
Müdafaa konulu bölümlerden müteşekkildir.[36]
Eserin
birinci kısmının başlığı “Türk Milletinin Yeni Bir Devlet
Daha Kurması”dır. Burada “Beşer tarihinde, Türkler
kadar çok ve büyük devletler kuran bir ırk gelmemiştir… Bir
Türk devleti tarihe karıştı mı, derhal başka bir veya birkaç
Türk devleti hayat sahnesine çıkar.
Büyük
Harp sonunda (1918), Osmanlı İmparatorluğu yıkılıp
parçalanırken, Türk kudreti yeni bir devlet daha meydana
getirdi.”[37]
İfadeleriyle Türk Tarihinin devamlılığı, Türk
milletinin devlet ve medeniyet kurmadaki kabiliyeti ortaya
konmuştur. Devamla, Osmanlı Devleti’nin son dönemindeki
gelişmeler, ülkemizin işgali ve bu gelişmeler karşısında
Türk milletinin tavrı üzerinde durulmuştur. Amerika
Cumhurbaşkanı Vilson tarafından ortaya konulan milliyet
prensibi “yalnız mağlup devletlerin kuvvetten düşmesi
için tatbik edilerek, İngiltere, Fransa gibi müteaddit
milletlere hâkim olan galip imparatorluklara asla teşmil
edilmemiştir.Bundan başka mağlup devletlere tatbikinde dahi
esasa sadık kalınmayarak büyük devletlerin o andaki
menfaatleri gözetilmiştir.”[38]
Bu
haksız uygulamalar karşısında Türk milleti tepkisini ortaya
koyarak yeni bir Türk Devleti kurmak üzere harekete
geçmiştir. Mondros Ateşkes Anlaşması ile Osmanlı Devleti’ni
yok eden emperyalist devletler, “aynı darbe ile Türkü de
öldürdük sanmışlardı; ve bunda çok yanılmışlardı. Çok
kudretli ve yaratıcı Türk milleti, yaralı, yorgun, fakat
canlı ve ümitli ayakta duruyordu. Anadolu’da Selçuk
Saltanatı yıkılıp dağılınca, ondan daha kuvvetli Osmanlı
Saltanatını kuran millet, Osmanlı Saltanatı tarihe
karışırken de, ondan daha kuvvetli başka bir devlet, kendi
adını taşıyan millî ve muasır bir devlet kurmaya
azmetmişti.”[39]
Osmanlı Devleti’nin Parçalanması ve Millî Mücadele’nin
Başlaması
Mevcut
idareyi ve idarecileri itaat altına almak mümkün olmuştur.
Ama binlerce yıldır hür ve müstakil yaşamış, bunca devlet ve
medeniyet kurmuş olan Türk milletini mahkum etmek
imkânsızdı. Gazi Mustafa Kemal Paşa liderliğinde “zorluklar
arttıkça onları istihkar ile başını yükselten bu mağrur ve
fedakâr millet, düşmanlarının önüne çıkıp dikildi ve onları
Anayurdundan atıncaya kadar oturmadı.”[40]
Mustafa
Kemal Paşa, Samsun’a çıkar çıkmaz milleti ve resmî
makamları “millî hakların müdafaası, millî istiklâlin
elde edilmesi için mücadeleye davet etti.Türk milletinin
ruhunda doğan millî müdafaa emeli, Mustafa Kemal gibi bir
dehanın sevk ve idaresi altında vahdet ve intizam ile
tahakkuka başlıyordu.”[41]
Yine
daha ilk günden itibaren, “teşebbüslerini ve icraatını
şahsî mahiyetten çıkarmak, millî müdafaa teşkilâtını hukukî
bir esasa istinat ettirerek, bütün milletçe kabul ve itaat
edilecek bir hale getirmek için, Türk milletinin
mümessillerinden mürekkep bir meclis toplayarak o meclisin
mukarreratını esas tutmak istiyordu.”[42]
Mustafa
Kemal Paşa, bir taraftan milleti teşkilâtlandırırken, diğer
taraftan da Meclis-i Mebusan’ın bir an önce toplanması için
girişimlerde bulunmuş ve nihayet Meclis toplanmıştır.
Mebuslara, Mecliste Müdafaa-i Hukuk Grubunu kurmaları
tavsiye edilmesine rağmen bunu gerçekleştirememişler,
“Felah-ı Vatan Grubunu” kurmuşlardır. Eserde bu durum;
“bununla millî kuvveti kendinde toplayan ‘Anadolu ve
Rumeli Müdafaai Hukuk Cemiyetine’ bağlı olmadıklarını izhar
ederek zaaflarını gösterdiler ve düşmanın cesaretini
arttırdılar.Halbuki siyasî vaziyeti olduğu gibi görenler
için bu esnada yapılabilecek yegâne doğru iş Mecliste,
Müdafaai Hukukun bir grubunu tesis ile bu grubun ve Meclisin
Riyasetine Mustafa Kemal’i intihap etmekten ibaretti.”[43]
şeklinde değerlendirilmektedir. Mustafa Kemal Paşa, daha
İstanbul’da iken ileri sürülen bütün fikirleri
değerlendirmiş, hiç birinde isabet görmemiş “hakimiyeti
milliyeye müstenit, bilâkaydü şart müstakil yeni bir Türk
Devleti tesis etmekten gayrı Türkler için kurtulmak çaresi
olmadığına karar vermiş bulunuyordu ve bunun da sözle, hak
iddia etmekle, merhamet dilenmekle, siyaset diye düşmanlara
müdara ve mümaşat eylemekle elde edilmeyip fiilî bir kuvvete
dayanarak ‘celâdet göstermekle’ fedakârca mukavemette
bulunmakla kabil olacağına da kat’î kanaati vardı.”[44]
Kitabın
İstiklâl Harbi başlıklı ikinci kısmının girişinde
İstiklâl Harbinin Mahiyeti üzerinde durulmuştur. “İstiklâl
Harbini, yalnız askerî ve siyasî bir mücahede saymamalıdır:
Osmanlı İmparatorluğunun yıkılmakta olduğunu gören Türk
milleti, her cihetle müstakil bir devlet ve bir içtimaî
heyet kurmağa çalıştı. Mustafa Kemal’in idaresi altında,
birçok cephelerden taarruz ve müdafaayı icap ettiren işte bu
ceht ve gayretin mecmuu İstiklâl Harbi’ni teşkil eder.”[45]
Devamla İstiklâl Harbinin gayeleri sıralanmaktadır:
Türk milleti yıkılan Osmanlı Devleti’nin yerine Yeni Türk
Devleti’ni kurarken, Türk vatanını yabancı işgalinden
kurtarmak; “iktisadî ve adlî istiklâlsizliğini”, yeni
Türk Devleti’ne sirayet ettirmemek ; “ferdî idare”
sistemini kaldırmak; “dinî esas ve kanunları, yalnız
fertle mabut arasındaki münasebetlere hasrederek, medenî,
içtimaî ve siyasî kanunları ve müesseseleri, Türk milletinin
ihtiyaçlarına ve zamanımız hukuk ve siyaset nazariyelerine
göre yenileştirmek ve bu suretle yeni Türk Devlet ve
cemaatini lâik prensiplere istinat ettirmek”; Halifeliği
ortadan kaldırmak; Batı medeniyetinin bir üyesi olmak;
Ortaçağlardan kalmış olan hurafeleri yıkmaktır.[46]
Zaferler:
Sakarya
ve akabinde Başkumandanlık Meydan Muharebesi ve Zaferi yakın
dönem Türk Tarihinde önemli bir dönüm noktasıdır.
Sakarya
Zaferi ile Yunan taarruzu kırılmıştır. “Sakarya Meydan
Muharebesi, düşman istilâ ve taarruz kuvvetini tamamen
kırmış ve Yunan ordusunda bir daha taarruz cesareti
bırakmamıştı…Bundan sonra Yunanlılar Türk Ordusunun
harekâtına tâbi olmak zaruretine düşmüşlerdi. Bu zaruret ise
bilhassa bir istilâ ordusu için mağlubiyet ve felâketin
başlangıcıdır.”[47]
Başkumandanlık Meydan Muharebesi ve Zaferi ise işgalcilere
ve destekçilerine nihaî darbeyi vurmuştur. “Bu zaferin
neticeleri yalnız Anadolu’yu Yunanlılardan temizlemekten
ibaret değildir. Bu kat’î zafer, aynı zamanda İstanbul ve
Boğazı ellerinde tutan İtilâf Devletlerinin, yeni Millî Türk
Devleti muvacehesinde acizlerini ve hatta bir dereceye kadar
mağlubiyetlerini bütün cihan önünde ispat etmiştir. Osmanlı
İmparatorluğu, Cihan Harbinden mağlup çıkmış iken, Türk
Milletinin kurtarıcısı Büyük Mustafa Kemal idaresinde
kurduğu yeni Devlet, medenî âlem karşısına, dünyanın medenî
milletlerine tamamen müsavi hak ve vazifelere malik olarak
çıkıyordu.
Türk
Milleti, bu kat’î zafer sayesinde, üç asırdır kaybettiği
siyasî ve iktisadî istiklâlini istirdat edecek ve sağlam
esaslar üzerine kurduğu yeni devleti, bütün dünyaya
tanıtacaktır.”[48]
Lozan
:
Lozan
Barış Antlaşması, “yeni Türk Devleti’nin tam istiklâl ve
hakimiyetini bütün cihana tasdik ettiren beynelmilel bir
vesika ve senettir.” Lozan’da, Yeni Türk Devleti’nin
doğum vesikasını, bütün devletler imzalamışlardır.
Lozan’ının en önemli özelliği kapitülasyonları kaldırarak
millî hakimiyet ve istiklâlin her alanda tanınmış olmasıdır.
“Mondros-Mudanya
! Sevr-Lozan ! Türk tarihinin yaşadığımız safhasında, bu
dört kelime Türkler için üzerinde çok düşünülmeğe değer
kelimelerdir. Mondros Mütarekesi ve Sevr Muahedesi ile
Osmanlı İmparatorluğu, yok olmayı kabul etti ; Mudanya
Mütarekesi ve Lozan Muahedesi ile yeni bir Türk Devleti,
varlığını tanıttı.”[49]
İnkılâplar :
Atatürk’ün İnkılâpları gerçekleştirirken takip ettiği metot;
Tatbikatı birtakım safhalara ayırmak ve vakayi ve
hadisattan istifade ederek milletin hissiyat ve efkârını
hazırlamak ve kademe kademe yürüyerek hedefe vâsıl olmağa
çalışmak” şeklindedir.
“Gazinin bu birkaç cümlesi Millî Mücadele’nin zafere varan
yürüyüş ve tekâmül safhalarının hazırlanmasında güdülen
usulü gösterdiği kadar siyasî, içtimaî inkılâp
hareketlerinin de nasıl önceden hazırlanmış bir sıra ve
tertip ile yürüdüğünü ve her biri için ancak en elverişli
sayılan zaman gelince tatbik sahasına geçildiğini açıkça
gösterir. Türk İnkılâbının tatbikat şiarlarından biri de
dertlerin kökünden sökülmesi ve atılan adımların asla ve
hiçbir suretle geri alınmamasıdır.”[50]
Milliyetçilik :
Türk
milliyetçiliği, “ancak millî iradeden sonra, her sahada
bütün vuzuh ve şümulile hakikî mana ve delâletini bulmuş,
siyasî, iktisadî, harsî bir devlet sistemi halini almıştır.”[51]
Türk
milliyetçiliğine göre; Türk Milleti insanlık ailesinin
şerefli bir üyesidir. Dolayısıyla bütün insanlığı sever ve
millî haysiyet ve menfaatlerine saldırılmadıkça başka
milletlere karşı düşmanlık beslemez. “Türk
milliyetçiliği, bütün muasır milletlerle bir ahenkte
yürümekle beraber, Türk içtimaî heyetinin hususî seciyesini
ve başlı başına müstakil hüviyetini mahfuz tutmayı esas
sayar; bu itibarla millî olmayan cereyanların memlekete
girmesini ve yayılmasını istemez.”[52]
Eserde
dış Türkler ile ilgili olarak da şu kısa değerlendirme yer
almaktadır:
“Bizim milliyetçiliğimiz, gerek müstakil, gerek başka
devletlerin tebaası halinde yaşayan bütün Türkleri hangi
dinden olurlarsa olsunlar derin bir kardeşlik hissiyle
candan sevmek, onların refah ve inkişafını candan dilemekle
beraber kendisine siyasî iştigal hududu olarak Türkiye
Cumhuriyeti hudutlarını kabul etmiştir.”[53]
Lâiklik :
Türk
Tarihi’nin ilk devirlerinde, Türk Milleti din ve devlet
işlerini birbirinden ayırmıştır. “Bu, büyük bir fikrî
tekâmül eseri idi.” Bu dönemlerde kurulan Türk
devletlerinde, herkes dininde, itikadında serbest olmuştur.
[54]
Bilindiği gibi yapılan bütün inkılâpların ortak
özelliklerinden bir tanesi de lâik karakterli olmalarıdır.
Lâiklik, “ din ile dünya, din ile devlet işlerinin
ayrılması manasını anlatan bir tabirdir.Bunu dinsizlik
manasına almak çok yanlıştır.
Fırka
devlet idaresinde bütün kanunların, nizamların ve usullerin,
ilim ve fenlerin muasır medeniyete temin ettiği esas ve
şekillere ve dünya ihtiyaçlarına göre yapılmasını ve tatbik
edilmesini prensip kabul etmiştir.”[55]
3 Mart
1924 tarihi, dinin devletten ayrılmasında, Cumhuriyetin
lâikleşmesinde en büyük adımın atıldığı gündür.
İç
Politika :
Türkiye
Cumhuriyeti’nin iç politikadaki temel amaçları; Bütün
inkılâp sonuçlarını korumak, vatandaşların emniyet ve millî
nizamını korumak, bu esasların temini için her zorluğu
aşabilecek bir hükümet otoritesi kurmaktır.
Ancak,
devletin yanında vatandaşın da vazifeleri vardır.
“Bilhassa bütün inkılâp neticelerini korumak hususunda, her
Türk vatandaşının vazifesi devlet ve hükûmet vazifesinden
eksik değildir.”[56]
Millî
birliğin kuvvetlendirilmesi Türkiye Cumhuriyeti’nin iç
politikadaki temel hedeflerinden biridir. “Millî vahdet,
bütün Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının ‘zümre, sınıf,
aile ve fert imtiyazı aramaksızın’, aynı dil ile konuşması,
aynı kültür ile yetişmesi ve aynı mefkûre için yaşaması ve
çalışması demektir.”[57]
Türk-Rum Nüfus Mübadelesi, millî birliğin
kuvvetlenmesine yardım etmiştir.
Dış
Politika :
Türkiye
Cumhuriyeti’nin 1920 yılından itibaren başlayan dış
politikasını iki döneme ayırmak mümkündür :
1.
Lozan Antlaşmasına kadar devam eden Millî Mücadele veya
İstiklâl Harbi dönemidir. “Lozan Muahedesi, Sevr
Muahedesine ve onun daha ziyade ağırlaştırıldığı
kapitülasyon siyasetine kat’î ve mutlak surette nihayet
verir.”
2.
Lozan’dan sonraki dış politikanın esas hedefi “Yurtta
Sulh, Cihanda Sulhtur.”[58]
Türkiye
Cumhuriyeti Devleti’nin dış politikada göz önünde
bulunduracağı özellikle iki devletten, Rusya ve Amerika’dan
bahsedilmektedir.
Millî
Mücadele döneminde Türkiye-Sovyet Rusya yakınlaşması ve
işbirliğinin sebepleri üzerinde de durulmuştur. Bu
sebeplerden bir tanesi her iki tarafın da düşmanlarının aynı
olmasıdır. Dolayısıyla, “her iki memleket, coğrafî
vaziyetlerinden dolayı biri ötekinin düşmanları tarafından
ihatasına mâni oluyordu…”
Millî
Türkiye Bolşevik ihtilâlinin kendi memleketine sirayetine
müsaade edemezdi.Bolşevik Rusya dahi millî cereyanın
Rusya’ya sirayetine müsait olamazdı. Tarafeynin, bu hassas
meselelerde dürüst hareket etmek karar ve siyaseti,
aralarında ihtilâfa mâni olmuştur.”[59]
Amerika
Birleşik Devletleri’nin I. Dünya Savaşı yıllarındaki başkanı
Vilson, Doğu Anadolu ve Kafkasya’da bir Ermeni devleti
kurmak amacındaydı. Bölgeye gönderilen Amerikan heyeti bunun
fiiliyatta mümkün olmadığını belirtmiş, bunun üzerine “Amerika’nın
Yakın Şarktaki emelleri, ticarî ve harsî sahaya inhisar
ettiğinden Müttehit Devletler, Türklerle sureti umumiyede
iyi geçinmek siyasetini tercih ettiler.”[60]
Millî
Eğitim :
Cumhuriyet millî eğitiminin genel amacı; “Türk Milletini
medeniyet safında en ileri götürmek ve yeni nesilleri Türk
olmak haysiyetinin istilzam ettiği bu gayeye en kısa zamanda
varmayı mümkün kılacak aşk, irade ve kudretle
yetiştirmektir.”[61]
Tarih
:
Tarih,
“her şeyden evvel, bir millete bütün fazilet ve
meziyetleri, hata ve nakiseleriyle kendini tanıtarak, yarın
için yol ve hedef gösteren bir mürşittir.”[62]
Türk
Tarihi, Türk Milletine insanlığa büyük ufuklar açan
medeniyetlerin kendi ırkı tarafından kurulduğunu anlatır.
Türk Tarihi Türk Milletine, “dünyanın insan izi taşıyan
her parçasında kendi ırkının zamanla silinmemiş ve
silinmeyecek hakimiyet ve hars damgası basılı olduğunu,
başka milletlerin tek numunesi ile öğündükleri devletlerin
en büyüklerinden çok daha büyüklerini yüzlerle kurmuş, her
mana ve mahiyette şan ve şeref kaynaklarından kana kana
içmiş, görgülü bir soydan geldiğini anlatır.”[63]
Fakat,
Türk Tarihi Türk Milletine aynı zamanda ulaştığı medenî
seviyeyi kaybettiğini, taassup ve cehalet bataklığına
sürüklendiğini de hatırlatır.
[64]
Sonuç
Türk
milleti en köklü ve zengin tarihe sahip milletlerin başında
gelmesine rağmen, çeşitli sebeplerden dolayı, Atatürk’e
kadar bunu gerektiği gibi öğrenme şansından mahrum
kalmıştır. Atatürk, bir taraftan Türk Tarihi ve Medeniyetini
ilmî metotlarla, belgelere dayalı olarak araştırıp ortaya
konulması için çalışmalar başlatmış, direktifler vermiş,
diğer taraftan da “Türk çocuğu ecdadını tanıdıkça daha
büyük işler yapmak için kendinde kuvvet bulacaktır”
diyerek tarih öğretiminin layıkıyla yapılması için
faaliyete geçmiştir. Tarih öğretimi, kişiye, dolayısıyla
topluma millî kimliğini kazandırır, ama aynı zamanda vatan
ve insanlık sevgisini de aşılar.
Türk
Tarihini, belgelere dayalı olarak tarih metodolojisinin
ilkeleri çerçevesinde araştırmak, yapılan çalışmaları
desteklemek, sonuçları yayınlamak gibi amaçlarla Türk Tarih
Kurumu kurulmuştur. Bunun yanında ilmî metotlarla yapılan
araştırmalarda ortaya çıkan sonuçları değerlendirmek,
eksiklikleri tespit etmek için Tarih Kongreleri
tertiplenmiştir. 2-11 Temmuz 1932 tarihlerinde toplanan
Birinci Türk Tarih Kongresi’nde aynı zamanda gerek tarih
araştırmalarında, gerekse tarih öğretiminde takip
edilecek metot tartışılmıştır. Ayrıca, bu dönemde
okullarımızda okutulmak üzere dört ciltlik Tarih Ders
Kitabı yazdırılmıştır.
Gerek
tarih öğretiminde uygulanacak metodun tartışıldığı Birinci
Türk Tarih Kongresi’ndeki konuşmalara, gerekse dört ciltlik
ders kitaplarına baktığımız zaman; Türk çocuğunun millî
kimliğini tekrar kazanabilmesi, kendine güven duyması,
kazanacağı millî şuur ile birlik ve beraberliğe katkı
sağlaması ve medeniyet yolunda ilerlememizde rol alabilmesi
kendisine verilecek tarih bilgisiyle, yani tarih öğretimi
ile yakından alakası olduğunu görmekteyiz. Atatürk dönemi
Türk gençleri bu şuur ile yetiştirilmiştir. Bugün de Türk
Gençliği, Atatürk’ün gösterdiği yolda ilerlerken en büyük
kuvvet kaynağını yine kendi tarihinde bulacaktır.
DİPNOTLAR
*
Selçuk Üniversitesi Eğitim Fakültesi Öğretim Üyesi
[1]
Zeki Velidî Togan, Tarihte Usûl, 3. bas.
İstanbul 1981, s. 13
[2]
E. Bernheim, Tarih İlmine Giriş Tarih Metodu ve
Felsefesi, Çev: Şükrü Kaya, İstanbul 1936, s. 62
[3]
Togan, a.g.e, s. 18
[4]
Mübahat S. Kütükoğlu, Tarih Araştırmalarında Usûl,
2. bas. İstanbul 1991, s. 4
[5]
Togan, a.g.e, s. 18
[6]
Enver Ziya Karal, Atatürk’ün Türk Tarih Tezi,
Atatürkçülük II, Genelkurmay Başkanlığı, 5. bas.
İstanbul 1998, s. 158
[7]
Mehmet Saray, Atatürk ve Türk Tarihi, Türk
Kültürü, Sayı:249,Yıl:XXII, (Ocak 1984), s. 4
[8]
Atatürkçülük I, Yayına Haz. Genelkurmay
Başkanlığı, 5. bas. İstanbul 1998, s. 358
[9]
Azmi Süslü, Atatürk ve Tarih, Atatürkçü
Düşünce El Kitabı, Atatürk Araştırma Merkezi Yayını,
Ankara 1998, s.145
[10]
Atatürkçülük I, s. 358
[11]
Atatürkçülük I, s. 358
[12]
Süslü, a.g.m, s. 256
[13]
Birinci Türk Tarih Kongresi, Maarif Vekaleti,
s. 12
[14]
Birinci Türk Tarih Kongresi, s. 13
[15]
Afet Hanım (İnan), Tarihten Evvel ve Tarih Fecrinde,
Birinci Türk Tarih Kongresi, s.40
[16]
Reşit Galip, Türk Irk ve Medeniyet Tarihine Umumî
Bir Bakış, Birinci Türk Tarih Kongresi, s.110
[17]
Reşit Galip, a.g.m, s. 117
[18]
Şemsettin Bey, İslâm Medeniyetinde Türklerin Mevkii,
Birinci Türk Tarih Kongresi, s.289
[19]
Şemsettin Bey, İslâm Medeniyetinde Türklerin Mevkii,
Birinci Türk Tarih Kongresi, s. 306
[20]
Sadri Maksudi Bey, Tarihin Amilleri, Şemsettin
Bey, İslâm Medeniyetinde Türklerin Mevkii,
Birinci Türk Tarih Kongresi, s.343
[21]
Sadri Maksudi Bey, Tarihin Amilleri, Şemsettin
Bey, İslâm Medeniyetinde Türklerin Mevkii,
Birinci Türk Tarih Kongresi, s.364
[22]
Yusuf Akçura, Tarih Yazmak ve Tarih Okutmak
Usullerine Dair, Birinci Türk Tarih Kongresi, s.
578
[23]
Akçura, a.g.m, s. 596
[24]
Ercümend Kuran, Millî Tarih Görüşümüz, Türk
Kültürü, S : 85, Yıl : VIII, Kasım 1969, s. 16
[25]
Tarih I Tarihtenevvelki Zamanlar ve Eski Zamanlar,
İstanbul 1931, s. 8
[26]
Tarih I, s. 25
[27]
Tarih II, s. 214
[28]
Tarih III Yeni ve Yakın Zamanlar, 3. bas.
Ankara 1941, s. 1
[29]
Tarih III, s. 2
[30]
Tarih III, s. 34
[31]
Tarih III, s. 33
[32]
Tarih III, s. 114
[33]
Tarih III, s. 115
[34]
Tarih III, s. 305
[35]
Tarih III, s. 306
[36]
Tarih IV Türkiye Cumhuriyeti, 2. bas.
İstanbul 1934, s. VII-XIII
[37]
Tarih IV, s.1
[38]
Tarih IV, s.5
[39]
Tarih IV, s. 14
[40]
Tarih IV, s. 14
[41]
Tarih IV, s. 34
[42]
Tarih IV, s. 34
[43]
Tarih IV, s. 45
[44]
Tarih IV, s. 50
[45]
Tarih IV, s. 56
[46]
Tarih IV, s. 57
[47]
Tarih IV, s. 101
[48]
Tarih IV , s. 121
[49]
Tarih IV, s. 131
[50]
Tarih IV, s. 145
[51]
Tarih IV, s. 182
|