|
ATATÜRK
VE MİLLİ KÜLTÜR
Yrd. Doç. Dr.Dursun GÖK*
Devletimizin ve milletimizin geleceği, genç
kuşaklarımızın Millî kültür ile donatılması ve
yetiştirilmesiyle mümkündür. Millî kültürümüzün genç
kuşaklara aktarılması ve onların millî-tarih şuuru ile
yetiştirilmesi, ilk okuldan üniversiteye kadar bütün
eğitim-öğretim kurumlarımızın ana hedefi olmalıdır.
Türkiye'nin son yıllarda içine sürüklendiği durum kültürün
millet hayatındaki önemini bir daha gözler önüne sermiştir.
Millî kültürün önemini açıklamaya geçmeden, "Kültür"
kavramı üzerinde açıklama yapmak konunun
aydınlatılması yönünden faydalı olacaktır . Antropolog R.
Thurnwald'a göre; "Kültür, tavırlardan, davranış
tarzlarından, örf ve adetlerden, düşüncelerden, ifade
şekillerinden, kıymet biçimlerinden, tesislerden ve
teşkilattan mürekkep ahenkler bütündür"[1].
E.Sapir'e göre ise "Atalardan gelen manevî değerler yekunü"[2]
kültürdür. Ziya Gökalp Kültür (Hars) kavramını "Bir milletin
dinî, ahlâkî, hukukî, mukalevi (intellektüel), bedii (estetique),
lisanî, iktisadî, fennî hayatlarının ahenkli mecmuası"[3]
olarak tanımlanır ve bu tanımını biraz daha genişleterek
Hars'ın halkın an'anelerinden, teamüllerinden, örflerinden,
şifahî veya yazılmış edebiyatından, lisanından,
musikisinden, dininden, ahlâkından, bediî ve iktisadî
mahsullerinden ibarettir."[4]
diye tanımlar.
Mustafa Kemal Atatürk kültür konusundaki
görüşlerini şöyle açıklar: "Kültür, okumak, anlamak,
görebilmek, görebildiğinden mâna çıkarmak, düşünmek ve
zekâyı terbiye etmektir."[5]
Atatürk'e göre kültür ve medeniyet kavramlarını ayırmak
zordur. Her milletin ayrı bir kültürü olmasına rağmen,
medeniyetlerin daima birbirine tesir ettiği ve büyük
kıtalara yayıldığı malumdur. Bundan dolayı daha sonra
kültürü şöyle tanımlar; "Bir insan cemiyetinin hayatında,
fikir hayatında, ilimde, içtimaiyatta ve güzel san'atlarda,
iktisadî hayatta, ticarette yapabildiği şeylerin hepsi
kültürdür."[6]
İbrahim Kafesoğlu ise Kültürü maddî ve manevî açıdan
değerlendirerek şöyle tanımlar: "Bir toplumun yaşaması
için gerekli maddî ve manevî unsurlar, teknik, iktisadî,
içtimaî, siyasî ve fikrî yapı, o milletin kültürünü meydana
getirir. Demek oluyor ki kültürde insan emeği vardır.
İnsanlar tarafından korunan, geliştirilen her kurum
kültürdür."[7]
Kültürü
oluşturan unsurlar toplumun vazgeçilmez değerleridir. Kültür
değerleri insanlar için birtakım vecibeler ortaya
koymaktadır. Fertler kültür varlıklarına bağlı kaldıkları
müddetçe şahsiyet sahibi olurlar. Toplum içinde yerlerini
muhafaza ederler. Tarihte ün yapmış kişilerin hayatları
incelendiğinde görülür ki, bu şahsiyetler her zaman kültür
değerlerine bağlı kalmışlar ve onları yüceltmişlerdir.[8]
Fertlerdeki tarih şuuru millî kültürü meydana getiren önemli
bir faktördür. Bir milletin yaşayışını etkileyen dil, din,
ırk, hukuk, düşünce ve ahlâk ve diğer sosyal unsurlar[9]
vardır. Bu unsurlar asırlardır fertleri birbirine bağlar ve
diğer milletlere karşı millî birliği oluşturur.
Millî kültürün gayesi Türk Milletini ve Türk
Devletini güçlü kılmak, kuvvetli nesiller yetiştirerek
milletin her ferdini vatanın bütünlüğü hususunda fedakârlık
yapmağa sevketmektir. Türk kültürü asırlar içinde meydana
gelmiş ve Türklerin başka milletlere hükmetme gücünü
sağlamıştır. Kültürdeki sağlamlık milletin yaşama gücünü
artırmıştır. Diğer taraftan bu sağlam kültür sayesinde diğer
milletlere karşı konulmuştur. Asya Hun Devleti’nden Türkiye
Cumhuriyeti Devleti’ne kadar bir çok devletler kurmuş olan
Türklerin yüzyıllarca ayakta durmasının sebebi
teşkilatçılık, idarecilik, hakimiyet duygusu, adalet,
şefkat, yiğitlik, cömertlik, fedakârlık gibi manevî kültür
unsurları yanında; maddî kültürün (demirin işlenmesi,
tekerlekli arabaların kullanılması vb.) de gelişmiş
olmasıdır.
Türk Hükümdarları Millî kültürü zinde tutmak
için çaba sarfetmişlerdir. Doğu Gök-Türk Hakanı İŞBARA 585
de Çin İmparatoru Wven-ti'yi gönderdiği mektupta "Sana
vergi ve at gönderebilirim. Fakat Çin kanunlarını,
adetlerini, giyim tarzını ülkemde uygulayamam, milletim
kabul etmez. Bu yönden Türkler hassas bir kalp gibidir"[10]
diyerek, milletin manevî değerlerini çiğneyemeyeceğini
belirtiyordu. Orta-Doğu'da Ak-Hun Türk devleti hükümdarı
Mihiragula (515-545) ülkesinde Budizm inancının yayılmasını
önlemiştir[11].
Çünkü Budizm Türk karakterine uymuyordu. Türk kuvvetini
zayıflatıyordu. Attila devrinde en haşmetli çağını yaşayan
Batı Hun Devleti (374-470) Hazar denizinden Manş denizi
kıyılarına kadar genişlemiş ve Türkler büyük çoğunlukla
yabancı kültürün etkisinde kalmayarak "Millî" olma
vasıflarını korumuşlardır. Bu millîlik vasfını sağlayan
onlardaki millî kültürdü. Osmanlı Devleti, bünyesindeki
toplumların kültürüne dokunmamış olduğundan bu kavimler
millî değerlerini korumuşlardır.
"Devlet kurucu" vasfıyla Türk Milletini yeniden
devletine kavuşturan Mustafa Kemal Atatürk, Kültürün devlet
hayatındaki önemini bir çok konuşmalarında vurgulamış ve
devletin bekâsı için milli kültürün her zaman canlı
tutulmasını istemiştir. 1 Mart 1922 tarihinde T.B.M.
Meclisinde yaptığı konuşmayla Türk Milletinin kültür
birliğine işaretle şöyle demiştir. "Türkiye halkı ırkan
ve dinen ve harsen müttehit, yek diğerlerine karşı hürmeti
mütekabile ve fedakârlık hissiyatıyla meşhun ve mukadderat
ve menafiî müşterek bir heyet-i içtimaiyedir"[12]
Milleti meydana getiren unsurlar arasında kültür
birliği ayrı bir önem taşır. Çünkü Atatürk'e göre
"millet, dil, kültür ve mefkûre birliğiyle birbirine bağlı
vatandaşların teşkil ettiği siyasî ve içtimaî heyettir".[13]
Milleti birbirine bağlayan millî ahlâk, millî his, heyecan,
hatıra ve an'anelerdir. Bütün bu etkenler ise kültür
dediğimiz kavramı oluşturur. Milletin fertlerini birbirine
bağlayan ve onları millet haline getiren, aynı düşünce
etrafında birleştiren bir dilin varlığı da kültür mefhumunun
bir parçasıdır. "Türk Milletinin idaresinde ve
korumasında millî birlik, millî duygu, millî kültür en
yüksekte göz diktiğimiz idealdir"[14]
diyen Atatürk, Millî kültürün, millî birliğin
oluşmasındaki kuvvetini dile getiriyordu.
İstiklâl savaşımızın kazanılmasından sonra
"Maarif Vekili olarak millî kültürü yükseltmeğe çalışmak en
büyük emelimdir"[15]
derken Atatürk, gençlere ve milletin bütün fertlerine
kültürünün verilmesini emretmiyor mu?
Kültürün
bir parçası olan güzel san'atların, musikinin geliştirilmesi
hususunda da 13 Ağustos 1923'de T.B.M.Meclisindeki
konuşmasında şöyle der: "Fakat Efendiler, Millet,
milletin ruh-ı san'atı, musikisi, edebiyatı ve bütün
bediiyatı bu kudsi idealin ilâhi teranelerini müebbed bir
vatan aşkının vecdleriyle daima terennüm etmelidir"[16]
Güzel sanatları seven, fikrî ve bedenî terbiyesi
geliştirilmiş, faziletli ve kudretli nesiller yetiştirmek
Türkiye Cumhuriyetinin ana siyasetidir[17]diyerek,
Türk milletinin her alanda gelişmesini adete emrediyordu.
Güzel sanatlar millî kültürün yayılmasında, ruhların
okşanmasında önemli bir faktör olduğundan, Mustafa Kemal
Atatürk bu konulardaki düşüncelerini açıklamaya devam ederek
şunları söyler. "Yüksek bir insan cemiyeti olan Türk
Milletinin tarihi bir vasfı da güzel sanatları sevmek ve
onda yükseltmektir. Bunun içindir ki, milletimizin yüksek
karakterini, yorulmaz çalışkanlığını, fıtrî zekâsını, ilme
bağlılığını, güzel sanatlar sevgisini ve millî birlik
duygusunu mütemadiyen ve her türlü tetkiklerle besleyerek
inkişaf ettirmek milli ülkümüzdür"[18]
Millî kültürün aslî unsurlarından olan
edebiyatın fertlere verdiği duygular, onlarda millet ve
vatan sevgisini geliştirir, millî duygularını kamçılar.
Fertlerin millî ruh ile yetişmesine yardımcı olur.
“Edebiyatın her insan cemiyeti ve bu cemiyetin hal ve
istikbalini koruyan ve koruyacak olan, her teşekkül için en
esaslı terbiye vasıtalarından biri[19]
olduğunu belirten Atatürk, 1937 yılında bir toplantıda
edebiyat üzerine sohbet yapılırken konu ile ilgili
görüşlerini şöyle belirtmiştir;
“Osmanlı devrinde ve bu güne kadar geçen Cumhuriyet çağında
ve bundan evvelki Türk kültürel çağlarında ve hatta bütün
kültürlü medeni cemiyetlerle edebiyat denildiği zaman şu
anlaşılır: söz ve mânayı, yani insan dimağında yer eden, her
türlü bilgileri ve insan karakterinin en büyük duygularını,
bunları dinleyenleri veya okuyanları, çok alâkalı kılacak
surette söylemek ve yazmak sanatı. Bunun içindir ki,
edebiyat, ister nesir halinde olsun, ister nazım şeklinde
olsun, tıpkı resin gibi, heykel tıraşlık gibi, bilhassa
musiki gibi, güzel sanatlardan sayıla gelmektedir.
Edebiyatın her insan cemiyeti ve bu cemiyetin hal ve
istikbalini koruyan ve koruyacak olan, her teşekkül için, en
esaslı terbiye vasıtalarından biri olduğu, kolaylıkla
anlaşılır”.
Atatürk,
edebiyat alanında yapılacak iyi çalışmalar sonunda Türk
çocuğunun yazarken de, konuşurken de daha iyi olacak, daha
ileriye gidecek ve kendisini okuyanları, dinleyenleri peşine
takarak “yüksek Türk ülküsü”ne ulaştırabilecektir.
Atatürk
toplumu kaynaştıran ve mazi ile ilişkisini devam ettiren
önemli unsurun dil olduğuna işaret eder. Türk dilinin kendi
benliğine, aslındaki güzellik ve zenginliğine kavuşması
için, bütün devlet teşkilatının dikkatli olmasını[20]
isteyerek dilin önemini şu veciz sözleriyle açıklamıştır.
“Türk milletinin dili Türkçe’dir, Türk dili dünyada en
güzel, en zengin ve en kolay olabilecek bir dildir. Onun
için her Türk dilini çok sever ve onu yükseltmek için
çalışır bir de Türk dili Türk milleti için mukaddes bir
hazinedir çünkü Türk milleti geçirdiği nihayetsiz bâdireler
içinde ahlâkını, an’anelerini, hâtıralarını, menfaatlerini
ve hasıl, bugün kendi milliyetini yapan her şeyin dili
sayesinde muhafaza olunduğunu görüyor. Türk dili Türk
milletinin kalbidir, zihnidir”.[21]
“Millî terbiyenin lisanı da millî olmalıdır” diyen Atatürk,
Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin millî görevlerinden
birisinin de "Millî kültürün her çığırda açılarak
yükselmesini sağlamak olduğuna dikkat çekerek
[22] Millî Kültürün geliştirilmesinde
münevver sınıfa büyük vazifeler düştüğünü ancak tarihimizin
her devrinde aydın sınıf ile halk sınıfı arasında kültür
açısından büyük anlaşmazlıklar ortaya çıktığına işaretle
şunları söylemiştir."Münevver sınıfın halka telkin edeceği
mefkûreler, halkın ruh ve vicdanından alınmış olmalıdır.
Halbuki bizde böyle mi olmuştur? O münevverlerin telkinleri,
milletimizin ruhundan alınmış mefkûreler midir? Hayır.”
Münevverlerimiz belki bütün cihanı, bütün diğer milletleri
tanır, lakin kendini bilmez"[23]
Aydın sınıfın millî kültürden uzaklaşarak taklitçiliğe
yöneltilmesini büyük bir hata olarak gören Atatürk,
konuşmasına devamla şunları açıklar: "Münevverlerimiz
milletimi en mesud millet yapayım der. Başka milletler nasıl
olmuşsa onu da aynen aynı yapayım der. Lakin düşünmeliyiz ki
böyle bir nazariye hiçbir devirde muvaffak olmuş değildir.
Bir millet için saadet olan bir şey, diğer millet için
felâket olabilir. Aynı sebep ve şerait birini mesud ettiği
halde, diğerini bedbaht edebilir. Onun için bu millete
gideceği yolu gösterirken, dünyanın her türlü ilminden,
keşfiyatından, terakkiyatından istifade edelim. Lâkin
unutmayalım ki, asıl temeli kendi içimizden çıkarmak
mecburiyetindeyiz. Milletimizin tarihini, ruhunu an'anatını,
sahih, salim, dürüst bir nazarla görmeliyiz"[24]
Millî
kültürün beslediği "millî benlik" devletin varlığıyla adeta
özdeştir. Bunun en iyi misali de İstiklâl harbimizdir. Bütün
maddi imkanlardan mahrum olan Türk Milleti bu mücadeleyi
imanıyla inancıyla, manevî kültür mirasıyla, millî şuurunun
kuvvetliliğiyle kazanmıştır. 16 Mart 1923'te Adana, Türk
Ocağında yaptığı konuşmada konuyu Ulu Önder şöyle açıklar:
"Bu millet millî benliğini idrak ve bütün benliğini ispat
eylemiştir. Milletleri yükselten bu hususiyetleri bir âmil
daha ilave edilir. İntikam hissi. Milletlerin kalbinde
intikam hissi olmalı. Bu bayağı bir intikam değil, milletin
hayatına, istikbâline, düşman olanların zararlarını
gidermeye yönelen millî bir intikamdır."[25]
Bu hissi verecek olan da millî kültür, millî şuur ve millî
tarihtir. Mevcudiyetimizi meydana getiren maddî ve manevî
kültürümüzdür. Bu sebeple Millî Eğitimin esas vazifesi
"Millî hissi" canlı tutmak olmalıdır. Atatürk'ün dediği
gibi "Millet analarının, millet babalarının, millet
hocalarının ve millet büyüklerinin her yerde ve her işte
millet çocuklarına, evde, mektepte, orduda, fabrikada ve her
yerde milletin her ferdine bakmaksızın ve mütemadiyen
verecekleri millî terbiyenin gayesi işte bu yüksek millî
hissi sağlamlaştırmak olmalıdır"[26]
Millî
kültürün yerleşmesinde en önemli görev eğitim kurumlarına
düşmektedir. Atatürk bu kurumun önemini 1922 yılında
yaptığı bir konuşmada şöyle dile getirir: "Efendiler
yetişecek çocuklarımıza ve gençlerimize görecekleri tahsilin
hudutları ne olursa olsun, en evvel ve herşeyden evvel
Türkiye'nin istiklâline, kendi benliğine, millî an'anelerine
düşman olan bütün unsurlarla mücadele etmek lüzumunu
öğretmelidir. Beynelmilel vaziyeti cihana göre, böyle bir
cidalin iltizam eylediği anasır-ı ruhiyye ile donatılmayan
fertler ve bu fertlerden mürekkep olmayan cemiyetlere hayat
ve istiklâl yoktur"[27]
Çocuklarımızın ve gençlerimizin kendi varlığına düşman olan
unsurlarla mücadele edecek şekilde yetiştirilmesi Atatürk'ün
emir ve direktifleri arasında olduğuna göre, Millî Eğitim
programlarımızın bu hedefi gerçekleştirecek şekilde
programlanması, Türk çocuklarının yabancı fikirlerden uzak
ve onlarla mücadele edebilecek bir "Millî ruh" verilmesi,
millî seciye ve tarihimize uygun sistemlerin okullarımızda
yerleştirilmesi Türk milletinin varlığı için zaruridir.
Memleket ve milleti kurtarmak isteyenler için hamiyet,
hüsniniyet ve fedakârlık önde gelen hususlardır. Bu
hususiyetlerin verilebileceği yer ise en başta okuldur. "Bir
millî terbiye programından bahsederken eski devrin
hurufatından ve evsaf-ı fıtriyemize hiç de ilgisi olmayan
yabancı fikirlerden uzak millî seciye ve tarihimize uygun
bir kültür"[28]
verilmesi O'nun en büyük amacıydı. Gençler ancak yabancı
kültür emperyalizminden bu düşüncelerin verilmesiyle
kurtarılabilir. Çocuklarımız ve gençlerimiz yetiştirilirken
onlara "bilhassa mevcudiyeti ile, hakkı ile birliği ile
tearuz eden bilûmum yabancı anasırlar (fikirlerle) mücadele
zarureti öğretilmelidir”.[29]
"Bugünün evlâtlarını yetiştiriniz, onları
memlekete, millete faydalı uzuvlar yapınız. Bunu sizden
talep ve rica ediyorum" diyen Mustafa Kemal Paşa, Türk
gençliğinin eğitiminin ihmal edilmeyecek hayati bir mesele
olduğunu bütün eğitimcilere bildiriyordu.
Tarihdeki Türk devletlerinin yıkılma
sebeplerinin başında "Millî Kültür" den uzaklaşma
gelmektedir. Tabgaç hükümdarı TOPA SİYÜN (452-465) Türk
kültüründen uzaklaşarak memleketinde Budizmi serbest
bırakmıştır. Bunun sonucunda ise Türkler Çinlileşmişlerdir.
Çin kültürünün ve Buda dininin benimsenmesiyle atalarının
kudretli askeri karakterini kaybedip, altıncı yüzyılın
sonunda parçalanarak Çin milletinin içinde eriyip
gitmişlerdir.[30]
Uygur Türk devleti ise Çin'den maddî medeniyet,
hukuk ve idare unsurları ile Hindistan'dan Budizmi, Soğd ve
Toharlar’dan Hellenistik sanatı; İran'dan Maniheizmi,
Akdeniz havzasından Süryani rahipleri ve yine Soğdlar
vasıtasıyla Nesturi-Hristiyanlık ve Hellenistik edebiyatını[31]
alarak, millî kültürlerinden uzaklaştılar, ve diğer
milletler içinde kaybolup gittiler.
II.GÖKTÜRK hükümdarı Bilge Kağan (716-734) Türk
kültüründen uzaklaşma eğilimine girerek, Budist ve Taoist
inancının Türkler arasında yayılmasını Devlet Meclisine
getirir. Bu duruma şaşıran Bilge Tonyukuk şu karşılığı
verir. "Bunlar olmamalı. Kuvvet yolu bu değildir. Biz
Türk Milletini yaşatmak isteriz. O halde ne bu akımlara ne
de ilgili tapınaklara yer vermekteyiz"[32]
Tuna
bölgesinde devlet kuran Bulgarlar Türk asıllı olmalarına
rağmen 864 den itibaren Hristiyanlığa girerek din
değiştirdiler. Ortodoks oldular.[33]
Hristiyan kültürü Türk aile yapısını bozdu. Islav aile tipi
Türkler arasında yayıldı. Hristiyan ve Islav kültürü onları
Türklükten uzaklaştırdı ve Islav milleti haline getirdi.
Yine Doğu Avrupa'da devlet kurmuş olan ve aslen Türk asıllı
olan Macarlar 1000 li yıllarda Türk kültüründen uzaklaşarak
Hristiyan oldular ve ayrı bir millet haline geldiler.
Millî Kültürden uzaklaşmanın en iyi
belgelerinden birisi de Göktürk Kitabeleridir. Türk
Milletinin yaşayış şeklinden uzaklaşmasının Çinliler gibi
giyinmesinin, benliğinden uzaklaşmanın, Türk adları yerine
Çince adlar almasının acı sonuçları bu abidelerimizde
gelecek nesillere ibret olsun diye uzun uzun anlatılır ve
şöyle devam edilir" Türk beyleri, Türk adını bırakmışlar.
Çin beylerinin adlarını almışlar. Çin hakanına boyun
eğmişler, elli yıl işlerini güçlerini ona vermişler... Bey
olmağa layık oğlun kul, hatun olmağa layık kızın cariye
oldu"[34]
Uygur
Türklerinin Çin hakimiyetine geçmesinde "Kutlu Kaya"
efsanesinde, Millî kültürden uzaklaşmanın acı sonucunu
görmekteyiz. Manevî değer yargılarına sırt çevirmenin devlet
ve milleti nasıl felaketlere sürüklediği tarih
sayfalarımızda acı bir hatıra olarak kalmakta ve bunlardan
genç nesillerin ibret almasını beklemektedir.
Osmanlı Devleti'nin yıkılmasında Batı
devletleriyle Rusya'nın büyük payı vardır; ama o devrin
aydınlarının da önemli kusurları olmuştur. Batı
medeniyetini ülkeye getirmek için Avrupa’ya açılan aydınlar
oradan teknik ve bilgi yerine Batı kültürünü, ahlâk ve
yaşayışını getirmişlerdir. O devrin Sadrazamlarından Said
Halim Paşa Batıyı taklit eden aydınların durumunu tenkit
ederek “Millî ahlâk ve yaşayışının düzenleyicisi olan yüksek
sınıfından mahrum kalmış” olan Osmanlı toplum yapısında halk
ile aydınlar arasındaki ikileme, anlaşmazlığa ve aydın
sınıfın halktan kopuşuna dikkat çekerek şunları
söylemiştir; “Artık bir tarafta her şeyi kabul eden ve
câiz gören, yüksek ve aydın sınıf, çeşitli yabancı
milletleri en aşırı bir şekilde benimseyip taklit ediyorken;
öteki tarafta, bir kısım aydınlarla geri kalan halk, her
türlü yeniliğe karşı yumuşatılması imkânsız bir sertlikle
karşı koyuyordu yenilikten şiddetle ürkerek nefret etmenin
tesirleri her yerde kendini gösteriyordu”.[35]
Özellikle büyük şehirlerimizde belli bir zümre halktan
koparak Türkçe yerine Fransızca konuşur olmuşlardır. Yabancı
okulların sayıları gün geçtikçe artmıştır. Aydınların bu
hatalarını bilen Atatürk görüşlerini açıklarken
aydınların hatalırını şöyle belirtmiştir: "Biri
ekseriyeti teşkil eden avam, diğeri akalliyeti teşkil eden
münevveran. Bozuk zihniyetli milletlerde ekseriyet-i azime
başka hedefe, münevver denen sınıf başka zihniyete maliktir.
Münevver sınıf halkı kendi maksadına göre ikna edemeyince
tahakküme başlar"[36]
Bir başka konuşmasında milletlerin ayrı kültür
yapılarına sahip olduğunu ve dolayısıyla taklit etmenin o
millete faydalı bir şey olmayacağını belirterek şunlar
söyler. "Bir millet için saadet olan bir şey diğer millet
için felâket olabilir. Aynı sebep ve şartlar birini mesud
ettiği halde diğerini bedbaht edebilir. Onun için bir
millete gideceği yolu gösterirken dünyanın her türlü
ilminden, keşfiyatından, terakkiyatından istifade edelim.
Lâkin unutmayalım ki, temeli kendi içimizden çıkartmak
mecburiyetindeyiz"... "milletimizin tarihini, ruhunu,
an'anatını, sahih, salim, dürüst bir nazarla
görmeliyiz"[37]
Her konuşmasında Batı taklitçiliğine karşı çıkan Atatürk, 29
Ekim 1930 da Ankara Türk Ocağındaki baloda Amerikalı
gazeteci Miss Ring'e "Türkiye bir maymun değildir. Hiçbir
milleti taklit etmeyecektir. Türkiye ne Amerikanlaşacak ve
ne Batılılaşacaktır. O sadece özleşecektir" diyerek
hedefi göstermiştir.
Atatürk Kültür Bakanlığının esas ve mecburi
gayesinin millî kültürü yaymak ve millî kültürü yayacak
kurumlar meydana getirmek olduğunu 1937 deki konuşmasında
açıklamış bulunmaktadır. "Memleket davalarının
ideolojisini anlayacak, anlatacak nesilden nesile yaşatacak
fert ve kurumlar yaratmak, işte bu önemli umdeleri en kısa
zamanda temin etmek Kültür Vekâletinin üzerine aldığı büyük
ve ağır mecburiyettir".
Üniversite ve Yüksek okullarımızla birlikte
diğer öğretim kurumlarımızın görevi, tarihin tecrübelerinden
de faydalanarak Atatürk'ün belirttiği şekilde Türk millî
kültürünü Türk gençliğinin dimağında ve Türk milletinin
şuurunda daima canlı bir halde tutmak olmalıdır.
"Gençliği yetiştiriniz, onlara ilim ve irfanın müsbet
fikirlerini veriniz. İstiklâlin aydınlığına onlarla
kavuşacaksınız" direktifi uygulanmalıdır.
Türk
Milletinin bütün fertleri ne kadar Türk kültürü ile dolu
olursa, memleket ve devlet o derece kuvvetli olacaktır. Türk
Milleti geçmişten gelen ve yüzyıllarca varlığını devam
ettiren bir toplumdur. Türk gençliği geçmişini tanımadan
ayakta kalamaz. Kudretli devlet olmanın esas unsuru millî
kültürü yaşatmaktır. Gençliğimiz kendi kültürünü ve ecdadını
tanıdıkça gelecekte daha büyük işler yapma azmine sahip
olacaktır. Bu sebeple Mustafa Kemal Atatürk "Milliyetçiliğin
modern bir millet olma ve millî bir kültüre kavuşma
hususundaki mühim rolünü sezmiş, onu umdelerinin başına
koymuştur."[38]
Millî tarih ve millî kültür şuuru ile bezenmiş
bir kişi devlet ve idare adamı ise siyasette, öğretmen,
profesör ise eğitimde, din adamı ise ahlâk ve manâvîyatta,
edebiyatçı ise şiir, hikaye, roman ve piyeste, san'atkâr ise
resimde bekanın sağlanması, topluca ilerlemek, yükseltmek,
yüceltmek hedefine yönelecektir. Bu tablo milletin şanla,
şerefle ebedileşmesini tasvir eder.
Osmanlı devletinin yıkılış sebeplerini uzun uzun
açıklayan Mustafa Kemal Paşa, gerçek yıkılışın kendimizden
uzaklaşmakla gerçekleştiğini belirten şu unutulmaması gerek
sözü söylemiştir. “ANLADIK Kİ, KABAHATİMİZ KENDİMİZİ
UNUTMAKLIĞIMIZMIŞ"
Günümüz dünyasında ve Türkiye'sinde millî kültür
kavramı daha da önem kazanmıştır. Dünyanın küçüldüğü,
internet ağlarının evlerimizi, işyerlerimizi, okullarımızı
sardığı bir dünyada millî kültür, millî his, millî benlik
kavramları daha çok unutulur hale gelmiştir veya getirilmeğe
çalışılmaktadır. Globalleşme maskesi altında Türk gençliği
adeta beynelmilel bir kitle haline getirilmek istenmektedir.
Türk gençliği ve Türk milleti Atatürk'ü anlamayan veya
anlamak istemeyen ilim adamları, bürokratlar, siyasetçiler,
iş adamları vs.gibi kişi veya gruplar tarafından daima
istismar edilmiştir. Türk milletinin büyüklüğüne, Türk
tarihinin binlerce yıllık tarihine kayıtsız kalan bu
zihniyetler hem devleti hem de milleti özelikle Batı dünyası
karşısında küçük düşürmüşlerdir. Halbuki Ulu Önder Atatürk
yıllar önce dünyanın bize saygı göstermesi için bizim önce
kendimize saygı göstermemiz ve millî benliğimize sahip
çıkmamızı adeta haykırmıştır. Atatürk'ün şu sözleri günümüz
devlet adamlarına, bürokratlarına, iş adamlarına, gençliğe,
kısaca Türk milletine adeta bir vasiyettir. Şöyle diyor
Büyük Önder;
"Dünyanın bize hürmet etmesini istiyorsak,
evvelâ biz, kendi benliğimize hürmet edelim. Benliğimize ve
milletimize bu hürmeti hissen, fikren, fiilen, bütün ef'al
ve hareketimizle gösterelim. Bilelim ki, millî benliğini
bulamayan milletler, başka milletlerin şikârıdır.(avıdır)"[39]
Büyük Atatürk millî kültürün ihmal
edilemeyeceğini, millî kültürünü ihmal eden milletlerin
geleceğinin musibet ve izmihlâl olduğuna dikkat çekerek;
Türklerin millî kültürlerinin çok kuvvetli olmalarından
dolayı "asırların vurduğu darbeler karşısında mevcudiyetini
müdafaaya muvaffak olduğunu" önemle belirtmiştir. Öyle ise
özellikle gençlerimizin Atatürk'ü çok iyi bilmeleri ve
O'nun gösterdiği yolda yürümeleri Türk devletinin geleceği
açısından da çok önemlidir.
DİPNOTLAR
* S.Ü.
Fen-Edb.Fak. Tarih Bölümü Öğrt.Üyesi Atatürk İlkeleri ve
İnkılâp Tarihi Bölüm Başkanı.
[1]
Mümtaz Turhan, Kültür Değişmeleri, İstanbul,
1969,s.39
[2]
İbrahim Kafesoğlu, Türk Millî Kültürü,
İstanbul, 1983,s.16
[3]
Ziya Gökalp, Türkçülüğün Esasları, s.30
[4]
Ziya Gökalp, a.g.e. ,s.30
[5]
Afet İnan, Medeni Bilgiler ve Mustafa Kemal Atatürk'ün El
Yazıları, Ankara, 1969,s.21
[6]
Afet İnan, Mustafa Kemal Atatürk'ten Yazdıklarım,
İstanbul, 1976,s.43-45
[7]
Erol Güngör, Türk Kültürü ve Milliyetçilik,
İstanbul, 1976, s.75
Kâmuran
Birand, "Kültür Hakkında", Kültür Dünyası,
Mart-Nisan 1955, sayı,15-16,s.3
[8]
Lahhabi (Çev.Bahaeddin Yediyıldız) Millî Kültürler ve
Medeniyet, Ankara, 1980,s.123
[9]
İbrahim Kafesoğlu, "Millî Kültür-Siyaset İlişkisi," Türk
Dünyası, Nisan, 1984,s.1-17
[10]
İbrahim Kafesoğlu, Atatürk İlkeleri ve Dayandığı
Tarihi Temeller, İstanbul 1983,s17
[11]
Kafesoğlu, a.g.e.,aynı yerde
[12]
Atatürk, Söylev ve Demeçler, C. I,s. 221
[13]Afet
İnan, Medeni Bilgiler s.18-24
[14]
Nimet Arsan, Atatürk'ün Tamim, Telgraf ve Beyannameleri,
IV, Ankara, 1964, s.73 Atatürkçülük, (Birinci Kitap)
Ankara, Gnkur Basımevi, 1982, s.13.
[15]
Tarih IV.Türkiye Cumhuriyeti, T.T.T.C. 1931,s.247
[16]
S.D.I.s.316-317
[17]
Arsan, a.g.e.573
[18]
Arsan, ayne yerde
[19]
Afet İnan, "Kemal Atatürk'ün İlim ve Edebiyat Üzerine
Düşünceleri", Kültür Dünyası, Mayıs-Haziran, 1956,
s.4
[20]
S.D.I,372
[21]
Afet İnan, Medeni Bilgiler ve Mustafa Kemal Atatürk’ün El
Yazıları, Atatürk Arş.Merk. Yay. Ankara, 2000 s.28-29.
Atatürkçülük
(Birinci
Kitap Ankara Gnkur. Basımevi, 1982, s.5-6)
[22]
S.D.I.aynı yerde
[23]
Afet İnan, Atatürk Hakkında Hatıralar ve Belgeler,
Ankara, 1959,s.261, Söylev ve Demeçler, C.2,
s.140.
[24]
S.D. I. , s.140-141
[25]
S.D.I, s.117
[26]
Afet inan, Medeni Bilgiler, s.20-21
[27]
S.D.I.224
[28]
Söylev ve Demeçler C.II, Ankara 1939 s.16-17
[29]
S.D.II,s.17
[30]
Rene Grousset, Bozkır İmparatorluğu, İstanbul,
1980,s.78
[31]
Laslo Resonyi, Tarihte Türklük, Ankara, 1971,s.109
[32]
Kafesoğlu, a.g.e. s.18
[33]
İbrahim Kafesoğlu, Türk Milli Kültürü, İstanbul, 1983
s.303
[34]
Muharrem Ergin, Orhun Abideleri, İstanbul, 1970,s.5
[35]
Said Halim Paşa, Buhranlarımız ve son Eserleri,
İstanbul 1991, s.86-87.
[36]
S.D.II,s.139-140
[37]
Enver Ziya Karal, Atatürk Hakkında Düşünceler,
s.140
[38]
Ercüment Kuran, "Atatürk ve Türkiye'nin Modernleşmesi",
Türk Kültürü, S.37 , Kasım 1965, s. 62
[39]S.
D. II , Ankara 1959, s. 143
Selçuk Üniversitesi
Atatürk İlkeleri ve İnkılâp Tarihi Araştırma ve Uygulama
Merkezi
ATA DERGİSİ
Sayı:10
Konya-2002
Sayfa: 199-208. |