|
ATATÜRK
VE BİLİMSEL DÜŞÜNCE
Yrd. Doç. Dr. Osman SÖNMEZ
*
a-)
Bilimsel Düşünce
Yudin ve
Rosenthal’in Felsefe Sözlüğü’ne göre bilim; toplumun
tecrübeleri sırasında doğruluğu ispatlanan ve sürekli
güncellenen sosyal bilinç formudur. Bilim; dünyayı mantıksal
düşünce kavramları biçiminde ortaya koyar. Bilim, elde
ettiği sonuçları olgulara dayandırır.
1
Bilimsel
düşüncede sübjektif değerler, metafizik inanışlar ölçüt
olarak kabul edilemez. Tarih bize göstermektedir ki, aynı
inanç kamu dairesine mensup toplumlarda farklı gelişmişlik
örnekleri sergilenmiştir. Bunun temeli, inançtan ziyade
bilimsel düşüncelerden kaynaklanmaktadır.
Nitekim,
Orhan Türkdoğan’a göre; dünyayı ve evreni tanımak, iç
yapısını öğrenmek, onlardan yararlanmak, dışımızdaki
olayları yorumlamamıza ve değerlendirmemize bağlıdır. Bilim
tabiata hâkim olmamızı sağlar. Az gelişmiş ülkelerle
gelişmiş ülkeler arasındaki fark, bilimin etkin biçimde
kullanmasıyla doğru orantılıdır.
2
Bilim
sayesinde; düşüncede, toplumda, dünyada düzen yaratmak,
bunun sonucunda da, kişiden kişiye yargı ve tercihlerimiz
yerine, objektif kıstaslar düzenini meydana getirmek mümkün
olmaktadır.
Sosyal
yapıdaki köklü değişmeler, tekniğin zaferi olarak ortaya
çıkmaktadır. İnsanın evrendeki yeri hakkında yeni bir
felsefî görüşün doğmasında, bilimsel bilgilerin kazanılması
etkili olmuştur.”
3
2500
yıllık geçmişi olan insanlığın ömründe, ancak son 300 yılda
bilimde büyük gelişmeler olmuştur. Bilginin etrafını saran
”bilgisizlik” karanlığına bakmak işimizi daha da
kolaylaştırmıştır.
4
Bilimsel
faaliyetlerin kökeni, İlk Çağ’a kadar gider. İlk çağlarda
Babilliler, Keldaniler hatta Sümerliler amelî yollarla ilme
başlamışlarsa da, gerçek anlamda ilim eski Yunan’a
dayandırılmaktadır. Yunanlıların; özellikle tıp, astronomi
ve matematik konusunda önemli ilmî çalışmalar yaptıkları
bilinmektedir. Bu arada, Araplar da “El Kimya“ dedikleri
bugünkü kimya ilminin temellerini atmışlardır.
Orta
Çağ’da Hristiyanlık, Aristo mantığının tesiri altında özgür
düşünceye büyük bir taassupla karşı çıkmıştır. “İlim, o
vakit adeta Hristiyanlığın mücadeleye giriştiği
putperestlikle bir tutuluyordu. Hatta, 390 yılında
İskenderiye’de 400.000 cilt kitap, yani o devrin bütün ilim
ve marifetini içinde toplayan kütüphanenin Seraphium
adındaki kısmı piskopos Theopihias tarafından yaktırılmıştı.
Hristiyanlık halk arasında yayıldıkça, ilme karşı alınan bu
tavır daha büyük bir şiddet ve dehşet aldı. Meselâ, bu
kütüphanenin yakılmasından yirmi beş yıl sonra meşhur
astronom Theon’un kızı matematikçi Hypatia ( 370 – 415 )
Başpiskopos Kyril’in kışkırtmasıyla İskenderiye’de halk
tarafından parçalanmıştı. Bu kadın, ilmin ilk şehitlerinden
biri olarak tanınır. Hatta, bundan dolayı romantik tarzda
edebiyata geçmiş, romanlara konu olmuştur.
5
Batı
Orta Çağda tarihinin en büyük karanlıklarını yaşarken, İslâm
dünyasında bu dönemde bilim ve öğretim kurumlarının doğup,
gelişme göstermesi yanında Batı Dünyasını etkileyip
Rönesansın doğmasına büyük etki yaptığını söylemek
mümkündür. Nitekim bu konuda Aydın Sayılı; “Avrupa, Geç Orta
Çağ boyunca İslâm dünyasında etkiler almakta devam etmiştir.
Örnek olarak; Kopernik, çift episikl sistemini İbn Şâtır’dan;
çapları oranı ½ olup biri diğerine içten teğet olan ve onun
içinde kaymadan donanım hareketi yapan iki çemberden oluşma
sistemini, Nasîruddin-i Tusi’den; parallaktık cetvel aletini
belki de Regiomantonus aracılığı ile Uluğ Bey'in Semerkand
çevresinden öğrenmiş olduğu muhtemeldir. Ayrıca, buna benzer
bilimsel etkilenmelerin o sıralarda özellikle Osmanlı
payitahtı İstanbul aracılığı ile gerçekleşmiş olduğu ileri
sürülebilir.” demektedir.
6
Orta
Çağ’da İslâm dünyasında; İbn-i Sina, Farabi, Uluğ Bey, İbn-i
Rüşd; Hristiyan dünyasında Duns Scotus, Thomas Aguinas
Ptoleme, Chauser gibi şahsiyetleri zikretmek gerekmektedir.
Fakat, genel bütün içerisinde baktığımızda skolastik düşünce
bu dönemde altın çağını yaşamıştır.
Hem
Müslümanlık hem de Hristiyanlık bakımından, esaslı unsurları
vahiyle belirlenen ve akılla, yani soyut mantık ve felsefe
ile desteklenen evrenin tanrısal düzeninin adilliğinin
kanıtlanmasından ibaret büyük ödevde müspet bilimler, çok da
önemli olmayan bir rol oynuyorlardı. Muhtemelen, Orta Çağ’ın
en sağlam düşünen bilgini ve Orta Çağ biliminin gelişmesinde
büyük etkinin sahibi olan Rabut Grosseteste; bilimi,
esasta teolojik gerçeklerin anlatımında bir araç olarak
düşündü. Işığı incelemesinin ve merceklerdeki kırılma
olayını gerçek deneylerle kanıtlamasının nedeni, ışığı
tanrısal aydınlatmanın bir benzeri olarak tasavvur etmesi
idi.
7
Yeni
Çağ, aynı zamanda Rönesans’tır; yani yeni bilimin doğuşudur.
Hristiyanlığın taassubuna karşı, aklın ve bilimin zaferidir.
Bu dönemde, bilim ve gerçekçilik dinî norm ve değerlerin
yerini almış, dinî hayat cismanîleşmiş ve dünyevîleşmiştir.
Rönesans, yüz yıllık bir bilim çağı ile Batıda yeni
ilerlemenin itici gücünü sağlayacaktır. Dinde reform
hareketleriyle, ferdin kilise babaları karşısında kazanmış
olduğu ferdî özgürlük, Rönesans’ın katkısıyla akıl çağının
zaferini hazırlayacaktır. Rene’ Descartes, Blaissc, Pascal,
Spinoza, Thomas, Hobb ve İsaac Newton gibi bilim adamları
Rönesans hareketinin önemli simalarıdır. Rönesans hareketi,
sanayileşme çağının temellerinin atıldığı çağ olarak kabul
edilmektedir.
8
b-)
Bilimsel Gelişmeler Karşısında Osmanlı Devleti
Batıda
Rönesansla birlikte meydana gelen bu gelişmelere, İslâm ve
Doğu dünyası ayak uyduramamıştır. Max Weber, geçerli
saydığımız bilimsel anlayışın Batıda bulunma sebebini;
deneysel bilgilerin, dünya ve yaşam sorunları üzerinde
düşünme ve en yüksek düzeyde felsefî bilgeliğin
gelişememesine bağlamaktadır.
9
İslâm
dünyasında, belki de direkt temasta bulunduğundan dolayı,
Batı dünyasındaki ilerlemeyi fark eden ve onun gelişme
vasıtalarını ilk defa tatbik sahasına koyan Osmanlı Devleti
olmuştur. Batı modası, yaşayış tarzından esinlenmeyle
başlayan, daha sonra teknolojik, siyasal ve bilimsel
kurumlarını ithal etme çabalarını içeren Batılılaşma
maceramızın, Cumhuriyete kadar istediğimiz gelişme ve
faydayı sağlayamadığı bir gerçektir.
Aydın
Sayılı’nın belirttiği gibi; Osmanlı Devleti, tüm İslâm
Dünyası gibi Avrupa’daki bilimsel gelişme ve dönüşmelere
bigâne kalmış, onları değerlendirilememiştir bu gelişmelerle
ilgilenebilecek tefekkür kültür ortamının eksikliğinde
görmüştür.
“Fakat,
Osmanlı İmparatorluğunun savaşlarda o zaman kadar hiç
alışılmamış haysiyet kırıcı yenilgilerle karşılaşması ve
ticaretle sanayide Avrupa’nın ezici üstünlüğü karşısında
ağır darbelerle ezilme durumunda bulunması, Avrupa’nın
başarı üstünlüğünü sağlayan hususlarda Osmanlıları Avrupa’yı
taklide ve Batı yönetimlerini benimsemede zorlamaya
başladı”.
10
Fahri
Ülgener bu başarısızlığın en büyük amilinin Batı
medeniyetini vücuda getiren zihniyetin anlaşılmamış
olmasında yattığını ileri sürmektedir ve “Batıda
Machiavelli’den itibaren ilim mantık ahlâk anlayışının her
türlü manevîlikten ve gelenekçilikten ayrıldığını, bizde ise
geleneğe kayıtsız şartsız bağlanış yüzünden
gerçekleştirilemediğini ifade etmektedir.
11
Türk
değişimi konusunda kıymetli eserler veren Mümtaz Turhan ve
Erol Güngör gibi yazarlar, başarısızlığın sebeplerini izah
ederken, en önemli eksikliğin bilimsel düşünce metotlarının
alınamamasını göstermektedirler.
Nitekim
bu konuda Erol Güngör şunları yazmaktadır:
“Batıda
Kopernik’ten Einstein’a, Harvey’den Freud’a kadar ilmin
insan düşüncesine ve oradan topluma soktuğu yenilikler bizde
de tesirini gösterdi. Fakat, Batının “ilim ve tekniği”tezini
ileri sürenler, genellikle gelenekçi tavrın temsilcileriydi
ve bunların ilim derken kastettiği şey daha çok fen,
yahut uygulamalı ilimdi. Meselâ; tıp, ziraat, fizik,
kimya gibikonularda doğrudan doğruya tatbikata, yani keşif
ve icatlara, alet ve vasıtaların kullanılmasına yol açan bir
ilmî çalışma düşünülüyor, aynı ilmin dünya görüşü ile ilgili
konuları adeta akla bile gelmiyordu. Botanik ilminin verdiği
bilgilerle bitki yetiştirmeye kimsenin itirazı yoktu, ama
meselâ bunlarla birlikte bir Darwin teorisinin düşünce
sisteminde yer alması kolay hazmedilir bir şey değildi.
Nitekim, Türkiye’de hâlâ bu teorinin tutulmasına karşı çıkan
“elit” ve kalkınmacı gruplar vardır.
12
19 yüz
yılın ilk yarısında açılan, Mühendishane-i Bahrî Hümayun,
Mühendishane-i Berri Hümayun ve Mekteb-i Tıbb-î Adlî Şahane
ve Mekteb-i Harbiye gibi okullar; matematik, tıp ve tabiî
bilimlerin Osmanlıda gelişmesinde önemli rol oynamıştır.
Adnan
Adıvar’ın da belirttiği gibi; XIX .yüzyılın ikinci yarısında
Türkiye’de müspet ilimler gerek yüksek ve gerek orta
okullarda okutulmaya başlanmış ve hatta bir de üniversite
(darülfünûn) taslağı açılmış ve ilmî dergiler çıkarılmış
olduğu gibi; edebi dergilerde, hatta gündelik gazetelerde
bile. artık bu ilimler hakkında makalelere rastlanmaya
başlanmıştır. Fakat, öte yandan, medreselerde duraklama ve
hatta çökme içinde bile olsa öğretim devam ediyor ve hâlâ bu
medrese mezunlarına “âlim“ , okudukları derslere “ilim” adı
verildiği hâlde, okullarda müspet ilimlere fen kelimesi
yeterli görülüyordu.
13
Bu
dönemde yakalanan ivme, Balkan Savaşı’nın ve I. Dünya
Savaşı’nın çıkmasıyla akamete uğrayacaktır.
c-)Atatürk ve Bilimsel Düşünce
En kısa
ifade ile Atatürk; Türkiye’nin oryantasyon sorununu çözmüş,
üniversal dinî imparatorluk yerine, milliyetçi bir devlet
vücuda getirirken, bu devletin kurumları ve zihniyetiyle
çağdaş kültür ve medeniyet dairesi içerisinde yer alması
gerektiğine inanmıştır. Bunun için geleneksel Osmanlı
kurumları yerine, o dönem de gelişmişliği ifade eden, sanayi
toplumunun kurumları yeni Türkiye Cumhuriyeti’ne adapte
edilmeye başlanmış, bu harekete de “çağdaşlaşma” adı
verilmiştir.
Yine
Tanzimat’tan cumhuriyete kadar olan batılılaşma, en büyük
eksikliğin; batı ile ifade edilen çağdaş medeniyeti meydana
getiren temel unsurun; bilimsel düşünce eksikliği olduğunu
çok iyi tespit edebilmiştir.
Atatürk:
Osmanlı yenileşme önderlerine göre, çok daha şanssız bir
durumda idi. Her şeyden önce uzun yıllar süren savaşlar
sonucunda memlekette elle tutulur bir aydın kitlesi mevcut
değildi. Nitekim, Şerif Mardin bu konuda şunları
yazmaktadır:
Osmanlı
İmparatorluğu’nun ilk büyük aydın kaybı Çanakkale’de oldu.
Yüzlerce yetişmiş aydın savaşta öldü; öteki savaşlar daha
sonraki yıllarda geriye kalanların bir bölümünü daha aldı.
İkinci bir kayıp, imparatorluk parçalanınca ondan kopan
topraklarda kalan aydınlardı. Son olarak, “Ankara” egemen
durumuna geldiği zaman, “İstanbul” aydınları bir ölçüye
kadar saf dışı tutuldu. Bürokrasi aynı düzeyde kayıplara
uğramadı, aşırı fire vermeden yeni devletin yapısına
aktarıldı.
14
İşte
yeni Türkiye; hem yeni bir aydın kütlesi meydana getirmek,
hem de sayıca çok olmayan eğitimli kadroyu yenileşme
hareketlerinin fikrî yandaşı olabilecek, eğitilmiş kadroyu
bilimsel düşünce etrafında birleştirmek zorundaydı.
İlk önce
Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile öğretim kurumları
birleştirilerek; öğretimin çağın gereklerine göre organize
edilmesi hedefi güdülmüştür.
Atatürk;
öncelikle Osmanlı döneminde yenileşme hareketlerinin daima
karşısında olan medrese ve tekkelerin kaldırılması kanaatini
taşımaktaydı. Bu iş için çok beklenmedi. Cumhuriyetin
kurucusu Atatürk; “ Tarikat ve tekkeler behemehal
kapatılmalıdır, Türk Cumhuriyeti her şubede irşatlarda
bulunacak kudreti haizdir. Hiçbirimiz tekkelerin irşadına
muhtaç değiliz, biz medeniyet, ilim ve fenden kuvvet
alıyoruz, başka bir şey tanımıyoruz. Tekkelerin gayesi halkı
meczup ve aptal yapmaktır. Hâlbuki, halk meczup ve aptal
olmamaya karar vermiştir.”
15
Bilimsel
düşüncenin karşısında engel olarak görülen eski eğitim ve
öğretim kurumları kaldırılırken, fikrî anlamda düalizmin de
önüne geçilmek istenmiştir. Fakat, bununla yetinilmeyip 1928
yılında Lâtin alfabesi kabul edilerek, batı düşüncesine
intibak kolaylaştırılmak istenmiştir. Arapça ve Farsça dil
bilgisi kuralları terk edildi. Buna karşı bilim, ekonomi ve
teknik alanlardaki bilimsel kavramlar Avrupa dillerinden
özellikle Fransızca ve İtalyanca’dan alındı; Okur yazar
sayısını arttırmak için büyük bir kampanya başlatıldı.
Devlete
bağlı olmayan bir örgüt tarafından, on altı ilâ kırk yaşları
arasındaki okuma yazma bilmeyenler dört aylık, Arap
alfabesini bilenler ise “millet mekteplerinde” iki aylık
kurslardan geçirildiler.
16
Halkın
aydınlatılması amacına yönelik bu faaliyetler hakkında
Atatürk şunları belirtmekte idi;“Büyük davamız, en medenî ve
en müreffeh millet olarak varlığımızı yükseltmektir. Bu
yalnız kurumlarında değil, düşüncelerinde temelli inkılâp
yapmış olan büyük Türk milletinin dinamik idealidir. Bu
ideali en kısa zamanda başarmak için, fikir ve hareketi
beraber yürütmek mecburiyetindeyiz. Bu teşebbüste başarı
ancak türeli bir plânda ve en rasyonel tarzda çalışmakla
mümkün olabilir. Bu sebeple okuyup yazmak bilmeyen tek
vatandaş bırakmamak; memleketin büyük kalkınma savaşının ve
yeni çatısının istediği teknik elemanları yetiştirmek;
memleket davalarının ideolojisini anlayacak, anlatacak,
nesilden nesile yaşatacak fert ve kurumları yaratmak işte bu
umdeleri en kısa zamanda temin etmek, Kültür Vekaleti’nin
üzerine aldığı büyük ve ağır mecburiyettir.”
17
Netice
olarak; kentli aydınların da gayretiyle, alfabe değişikliği
Anadolu’da kolayca yerleşti ve 1927’de 1.1 milyon olan okur
yazar sayısı, 1935’te 2.5 milyona yükselmiştir.
18
Bütün bu
çabalar, muhakkak halkın zihniyetini değiştirme açısından
çok önemli reformlardı. Bilim yuvası dediğimiz, bilimsel
düşüncenin teoriden tatbik sahasına konduğu Üniversitenin de
reforma ihtiyacı vardı.
O
dönemde memlekette bulunan, modern Üniversitenin öncüsü
sayılan Darülfünûn, ne yazık ki, hem reformlara karşı pasif
bir direnişe geçmiş, hem de bilimsel çalışmalardan
uzaklaşmış bulunuyordu. Bu kurumun, bilimsel düşüncede öncü
rolünü üstlenebilmesi için, çağın gereklerine uygun hâle
getirilmesi gerekiyordu. Darülfünûn reformu için 1932
yılında görevlendirilen İsviçreli Profesör Albert Melche
raporunda; “Darülfünûn ilmi düşünceyi yaratmakla yükümlüdür.
Bunun dışında selâmet yoktur. Bu düşünüş öğrenciyi kişisel
araştırmaya yöneltme yoluyla ve onlar tarafından ciddi
gayret sarfıyla meydana getirilebilir. ” demekteydi.
Atatürk’ün de uygun görmesiyle , 1933 yılında İstanbul
Darülfünûnu ve ona bağlı kurumlar, kadro ve teşkilatları ile
birlikte kapatıldı. Maarif Vekaleti yasasının bu hükmü ile
kaldırılan İstanbul Darülfünûnu’nun yerine İstanbul
Üniversitesi adı altında yeni bir üniversite açıldı”
19
İstanbul
Üniversitesi’nin gerçek bir bilim merkezi olmasını isteyen
Atatürk, batılı anlamda bilimsel çalışma ortamının
sağlanması yanında özellikle Hitler rejiminden kaçan dünyaca
ünlü 50'den fazla yabancı profesörü İstanbul
Üniversitesi’nde görevlendirerek bilimde Batıya yönelmenin
en somut adımı gerçekleştirilmiş oldu. Bu kadrolar ve
görevleri hakkında Türkiye'ye gelen Prof.Neumark
hatıralarında şunları yazmaktadır:
Şüphe
yok ki, bu kadar çok sayıda yabancı profesör İstanbul
Üniversitesi’nde iz bırakacaktı. Esasen, hükûmet baştan beri
sözleşmelerimizde, ana görevimizin yerimize Türk bilim
adamı yetiştirme olduğunu da bizlere belirtmişti.
Atatürk’ün üniversite reformu ile,
Türkiye’de yüksek öğretimde demokratikleşme, topluma ve
dünyaya açılma oldu. Dünyada otorite sayılan ve objektifliği
kesin bir kişinin bu tespitini özellikle belirtmek
istiyorum. 933 reformunun bir demokratikleşme olmadığını
ısrarla iddia etmişlerdir. Şüphesiz, zamanla ciddî etütler
ve tarihin hükmü bu noktayı da tartışmasız ortaya
koyacaktır.20
Üniversitenin reforme edilmesinin yanında genç bilim
adamları yetiştirmek amacıyla özellikle fen bilimleri
alanında 1928 yılından itibaren Almanya ve Fransa’ya
öğrenciler gönderilmiştir. 1928 yılında, zamanın Milli
Eğitim Bakanı Cemal Hüsnü Beyin teklif ettiği ıslahat
projesi çerçevesinde, en iyi lise mezunlarından ülke çapında
seçilen 15 kadar gencin ilk kafilesi 1928’de Avrupa’ya
tahsile gönderilmiştir. Bu proje dahilindeki gençleri seçme
çalışmaları ile göndermeler, Atatürk döneminde bir plân
dahilinde ve belli aralıklarla yürütülmüştür. Böylece, bu
program çerçevesinde toplam 40-50 kadar genç 3-4 defada
Avrupa’ya gönderilmiştir.”
21
Kısacası
Atatürk; bilimsel düşünce zihniyetini Türk toplumuna
yerleştirmek için her türlü reformlar ve çalışmaları vakit
geçirmeden tatbik etmiştir.
Bilimsel
düşüncenin Türk toplumuna benimsetilmesi için yapılan reform
ve çalışmalara değindikten sonra Atatürkçü düşüncede bilimin
önemine temas edelim.
“Felsefi
anlamda Atatürkçü düşünce, yaşamı ve devleti akıl ve bilim
kaynakları ile düzenlemektir; sadece devlet yaşamında değil,
kişisel toplumsal yaşayışın her yönünde aklı ve bilimi yol
gösterici saymaktadır. Bu nedenle Atatürk, tüm değişim ve
eylemlerini , akıl ve mantık çizgisinde, ortamın en uygun
olduğu bir zamanda uygulamaya koymuştur. ‘ Dünya da her şey
için, uygarlık için, hayat için, başarı için en hakiki
mürşit ilimdir, fendir. ‘ diyerek, ulusun siyasî ve sosyal
hayatında, düşünsel eğitiminde bilimi ve fenni rehber olarak
göstermiştir.
Atatürk’ün düşünceleri, inanışları ve olaylara yaklaşım
tarzı, Onun pozitivist bir görüşe sahip olduğunu
göstermektedir. Aslında, akıl ve bilimi ilke olarak kabul
eden kişinin pozitivist olmaması mümkün değildir.
22
Atatürk’ün pozitivist anlayışı A.Comt’un inançsızlığa giden
anlayışından çok farklı fonksiyonlar da içermekteydi. Bu
anlayış, Türk inkılâbının fikrî safhasını hazırlayan Osmanlı
aydınları ve Cumhuriyeti ideolojisinde etkin rol oynayan
aydınlar arasında etkili olmuştu.
Nitekim,
Hilmi Ziya Ülken bu konuda şunları yazmaktadır:
“
Pozitivizm ve dayandığı ilim anlayışı, hem Batının
üstünlüğünü açıklamak, hem de Hristiyanlığa bulaşmamış olmak
erdemlerine sahipti. Toplumsal ahenk fikri ile de sınıfsal
açıdan her türlü uzlaşmaya elverişli olan küçük burjuva
özlemlerine cevap veriyordu. A.Comte’tan sonra ikinci ve çok
önemli bir pozitivist sosyolog olan Durkheim’ın da
Türkiye’de çok tanınmış olması anlamlıdır. İttihat ve
Terakkinin fikir babası Ziya Gökalp, Türkçülüğün
Esasları’nda Durkheim’ın “ kollektif bilinç ” kavramını
tarihi maddeciliğin sınıf çelişkisine karşı
kullanılmıştır.”
23
Atatürk’ün bilimsel düşünceyi rehber ederken 1920’lerin
dünyasında Batıya yönelmesi doğal karşılanmalıdır. Bu
yöneliş, Tanzimat dönemi taklitçiliğinden çok farklı
anlamlar içermektedir.
Atatürk’e göre, esas olan bilimdir ve nerede ise
alınmalıdır. Nitekim Atatürk bu konuyu şöyle ifade
etmektedir.
“Bu
millet ve memleket ilme irfana çok muhtaç; tahsil yapmış,
diploma almış gelmiş olanları korumak kadar doğal ve lüzumlu
bir şey olmaktan başka, parti parti eğitim ve öğretim görmek
için ilim ve fen almak için Avrupa’ya Amerika’ya her tarafa
çocuklarımızı göndermeye mecburuz. İlim ve fen ihtisas
nerede varsa gidip öğrenmeye mecburuz.
İlim ve
ihtisas nerede varsa , sanat nerede varsa gidip öğrenmeye
mecburuz. Bu nedenle artık himaye çok zayıf kalır. Bunun
yerine mecburiyet geçerli olur.”
24
Atatürk’ün sözlerinden anlaşıldığı gibi, batıya yönelişin
amacı müspet bilimi alabilmektir. Bu hareket aynı zamanda
dünyada milletlerin var oluş kavgasıdır. Ona göre cehalet ve
taassup içinde yaşayan toplumlar yok olma tehlikesi ile
karşı karşıyadır. “Medeniyet öyle kuvvetli bir ateştir ki,
ona ilgisiz kalanları yok eder. Uygar olmayan insanlar ve
toplumlar, daima uygar olanların altında kalmaya mahkûm
olacaklardır.” derken bu konuya işaret etmektedir.
Özetle
Atatürk, çağdaşlaşmanın ancak bilimsel düşünce metotlarının
devlet ve toplum hayatına tatbik edilmesiyle
gerçekleştirilebileceğine inanmakta idi. Bu amaçla; Türk
milletinin geri kalmasına sebep olmuş, günün koşullarına
uymayan kurumlar ortadan kaldırılarak, yerlerine çağın
gereklerine uygun kurumlar kurulmuştur. Özellikle,
kalkınmanın
ancak
eğitimle gerçekleşeceği gerçeği tespit edilmiş bu alanda
dünyada az rastlanan köklü reformlar uygulanmıştır.
Günümüzde, özellikle Türkiye’nin bulunduğu bölgelerde
cereyan eden hadiseler de Atatürk’ün ne kadar haklı olduğunu
göstermiştir.
Günümüzde değişim ve gelişme her geçen gün daha da hızlı bir
şekilde gerçekleşmektedir. Eğer, bu değişen dünyada var olma
mücadelesini sürdürmek istiyorsak, Atatürk’ün bilimsel
düşünce için yaptığı çabaları örnek alıp, bilimsel
araştırmalara dünyadaki ülkelerden daha fazla destek ve önem
vermeliyiz. Bu konuda başka seçeneğimiz de yoktur.
DİPNOTLAR
*
S. Ü. Güneysınır MYO Öğretim Üyesi
1
P.Yudin; M.Rosenthal, Felsefe Sözlüğü,
İstanbul 1977, s.59
2
Orhan Türkdoğan, Bilimsel Değerlendirme ve Araştırma
Metodolojisi, M.E.B.Ank.1988, s.14
3
Orhan Türkdoğan, a.g.e, s.14-15
4
H.Ziya Ülken, Bilim Felsefesi, Remzi Kitabevi,
1983. s.1
5
Adnan Adıvar. Tarih Boyunca İlim ve Din, Remzi
Kitabevi, II.Basım, İstanbul 1969, s.98-99.
6
Aydın Sayılı, Ortaçağ Bilim ve Tefekküründe Türklerin
Yeri, Atatürk Kültür dil ve tarih Yüksek Kurumu
Ankara 1985, s.1
7
J.D.Bernard, Materyalist Bilimler Tarihi,
Sosyal Yayınları, İstanbul 1976, s.215
8
Türkdoğan, a.g.e., s.34
9
Max Weber, Protestan Ahlakı ve Kapitalizmin Ruhu,
(Çeviren, Zeynep Aruoba), Nil Yayınları, İstanbul
1985, s.11.
10
Aydın Sayılı, “Atatürk ve Millî Kültürlerimizin Temel
Unsurlarından Bilim ile Entellektüel
Kültür
ve Teknoloji, Erdem, C.3, s.9, A.K.D.Tv.Y.K, Anakara
1984, s.599.600
11
Sabri F.Ülgener, İktisadî Çözülmenin Ahlak ve Zihniyet
Dünyası, Der Yayınları, İstanbul 1991, s.26
12
Erol Güngör, Kültür Değişimi ve Milliyetçilik,
10.Baskı, Ötüken Yayınları, İstanbul 1996, s.26.
13
Adnan Adıvar, Osmanlı Türklerinde İlim, Remzi
Kitabevi, İstanbul 1970, s.197-198.
14
Şerif Mardin , “Yenileşme Dinamiğinin Temelleri ve
Atatürk”, Çağdaş Düşünce Işığında Atatürk,
Eczacıbaşı
Vakfı yayınları, İstanbul 1983, s.38
15
Bülent Daver, Tekke ve Zaviyelerin Seddi ve Tarikatların
Men’i”, Laiklik c.1, Osman Yalın Matbaası,
İstanbul 1954. s.102
16
Kurt Steinhaus, Atatürk Devrimi Sosyolojisi, (
Çev: M.Akkaş) , Sarmal Yayınevi, İstanbul
1995, s.112.
17
Enver Ziya Karal, Atatürk’ten Düşünceler, M.E.B.Y,
İstanbul 1986, s.55
18
Steinhaus, a.g.e, s.112.
19
Yaşar Erjem, “1933 Üniversite Reformu”, (Ata
Dergisi, Selçuk Üniversitesi Yayınları, Konya
1994, s.120.
20
Yusuf Vedat; Atatürk ve Bilimde Batılılaşma,
Gayretlerimiz, Egebank Yayınları, İzmir 1991,
s.30-31.
21
Yusuf Vedat , a.g.e, s.31.
22
Şerafettin Turan, Atatürk’ün Düşünce Yapısını
Etkileyen Olaylar, Düşünürler, Kitaplar,
T.T.K.B, Ankara
1982, s.54
23
Ülken, a.g.e, s.47.
24
Atatürkçülük, (c.1, M.E.B.Y), İstanbul 1994
s.285
Selçuk Üniversitesi
Atatürk İlkeleri ve İnkılâp Tarihi Araştırma ve Uygulama
Merkezi
ATA DERGİSİ
Sayı:9
Konya-2002
Sayfa: 109-118. |