|
OSMANLIDAN CUMHURİYETE TÜRKİYE'DE ADEM-İ MERKEZİYETÇİLİK
ÜZERİNE NOTLAR
Dr. Mustafa Örkmen
GİRİŞ
Toplumların, bugünkü devlet, siyaset ve yönetim
anlayışlarının, yapılanmalarının, geçmişin mirasından
etkilenmediğini söylemek oldukça zordur ve bu anlamda
toplumlar, önceki nesillerden miras olarak aldıkları
kurumların, değerlerin ve davranış biçimlerinin yükünü
taşırlar. Diğer bir deyişle, ekonomik, sosyal, siyasal,
idarî ve kültürel anlayış ve yapılanmalar, insanlık ve
toplumların tarihi içinde, kümülatif nitelikli olarak ve
tarihi süreklilik seyrini izleyerek var olagelirler.
Devletler, milletler ya da başka parametreleri esas alarak
yapılan toplum ayrımlarının hepsi için geçerli olan bu
nitelikler, aynı zamanda belirli bir değişimi ve dönüşümü de
içerir ya da içermesi gerekir.
Bu çalışmada, işte bu süreklilik, değişim, dönüşüm ya da tam
tersi anlayış ve yapılanmaların belirli çizgiler itibariyle
Osmanlı'dan Cumhuriyet'e aktarılan temel nitelikleri,
özellikle merkeziyetçilik-adem-i merkeziyetçilik ilişkileri
bağlamında ele alınacaktır.
I- KLASİK DÖNEMDEN TANZİMAT'A SİYASİ-İDARİ SİSTEM VE
YÖNETİM YAPISINDA SORUNLAR
Gerek coğrafî alan ve siyasî otorite, gerekse ekonomik
zenginlikler bakımından, Kanuni Sultan Süleyman döneminde
gücünün zirvesine ulaşan Osmanlı Devleti, aynı dönemde,
duraklama ve gerileme tohumlarının yeşermesine elverişli bir
sürecin içine de girmiş bulunuyordu. Fatih döneminde
ulaşılan ekonomik, sosyal ve idarî boyutlu olgunlaşma,
Kanunî döneminde zirveye ulaşmakla birlikte, belki de
gelişmenin ortaya koyduğu imkanlar nedeniyle, bir gevşeme ve
bozulmayı da beraberinde getirmiştir. Ekonomik, sosyal,
askerî, siyasal, idarî ve iç-dış olmak üzere birçok nedeni
bulunan bu sürecin ayrıntılarına girmemekle birlikte,
Tanzimat'ı getiren yolda, konumuzla ilgili bazı temel
noktalara değinmek gerekir.
Klasik dönemden Tanzimat'a uzanan çizgide Osmanlı devleti
bir gevşemeyle birlikte gerileme ve bozulmayı da içeren
yaşama sürecine girmiştir. “İçte ve dışta hayranlık
uyandıran Klasik Osmanlı Sistemi, XVI. Yüzyılın
sonlarından itibaren değişen iç ve dış dinamiklere ayak
uydurmakta yetersiz kalmış ve bu durum buhran döneminin
başlangıcının habercisi olmuştur. Dönemin önde gelen
kişilerinin durumun ıslahına ilişkin görüşlerine rağmen,
bürokratik kadroların henüz böyle bir kanaati kabullenmeye
hazır olmadıkları görülmüştür. Bu kadrolara göre ülkenin
çeşitli bölgelerinde meydana gelen sathî problemler, köklü
temellere dayalı sistem bozukluğunun bir sonucu değildi.
Bunlar geçici arızalardı ve Müslümanların Franklardan
öğrenebilecekleri hiçbir şey olamazdı. Buna karşılık yer yer
ortaya çıkan huzursuzluklar ve sıkıntılar Osmanlı aydın ve
bürokratının bu konular üzerinde düşünmelerine sebep oldu.”[i]
Bu bağlamda, gelişmeler eski klasik sistemin terk edilmesi,
rüşvet ve kayırmacılığın yaygınlaşması gibi nedenlere
bağlanırken diğer yandan da dönemin bazı aydın ve
bürokratlarınca yöneticilere sunulmak üzere ortaya konan
çözüm önerilerini içeren siyasetnamelerin hazırlanılması
yoluna gidildi. Bunların farklı ve çeşitli içerikleri
bulunmakla birlikte özellikle tımar sisteminin işleyişine
ilişkin değerlendirmeler dikkat çekicidir. Halil İnalcık'a
göre, “XVII. Asır başlarında İmparatorluğun çöküşünü haber
veren Osmanlı siyaset-nüvislerinin, bilhassa tımar sistemi
üzerinde durmaları da sebepsiz değildir. Çıkışından itibaren
tımar sisteminin tarihî tekamülü gösterilmekle, Osmanlı
İmparatorluğunun asıl çatısı ve tarihinin esas amillerinden
biri meydana çıkarılmış olacaktır.”[ii]
Kemal Karpat da geleneksel Osmanlı toplumundaki toprak
sistemini, elitlerin doğuşunu etkileyen ve bu sınıfların hem
geniş halk kitleleri, hem de resmî devlet kurumlarıyla
ilişkilerinde onlara bazı güçler sağlayan temel ekonomik
kurum olarak[iii]
ele almaktadır. Toprak sistemi, Osmanlı Devleti’nde
ekonomik, siyasî ve idarî yapılanmanın odak noktasını
oluşturmaktadır denilebilir.
Osmanlı Devleti’nin Tanzimat'la sonuçlanan yozlaşma ve
gerileme sürecinin birçok nedeni bulunmakladır ve bunların
hepsi birbiri ile yakından ilgilidir. “XVII. yüzyıla
gelindiğinde, hem merkezi idarenin hem de eyalet ve sancak
yönetimini klasik şeklinden tamamen ayrılmış olduğu
görülmektedir. Bunun temel nedeni ise tımar sisteminin
niteliğindeki değişme ile ilgilidir. Harp güçlerinin
oluşturulmasında artık eyalet askerleri içinde tımarlı
sipahilerin yerini, valilerin kapılarında besledikleri ve
çeşitli adlarla anılan askerler almışlardır.
Bu yüzyıldan itibaren ülke yönetiminin temel birimi sayılan
sancaklarda da önemli değişiklikler görülmeye başlanmıştır.
Tımar sisteminin bozulup yerini iltizamla yönetime bırakması
yanı sıra vezir rütbesini almış kimselerin çoğalması, bunlar
için unvanlarına uygun görevlerin bulunmamasına yol açmıştı.
Daha önceleri ulema sınıfı için başvurulan uygulamaya
yönetimde de yer verilmiştir. Vali olması gerekirken boş
eyalet bulunmadığı için atanması yapılamayanlara duruma göre
bir veya birkaç sancağın geliri arpalık olarak verilmiştir.
XVIII. yüzyılda bu sistem iyice yer etmiş, birçok sancak
arpalık olarak vekillerce yönetilir olmuştur. Bunun yanında
XVII. Yüzyıldan itibaren Osmanlılarda toprak, devletin
denetiminden çıkarak fiilen beylerin yerli güçlü ailelerin
malîkaneleri durumuna gelmeye başlamıştı. XVIII. Yüzyılın
bitiminde Doğu Anadolu'nun yanı sıra batıda da derebeyleşme
eğilimleri artmıştı. XIX. Yüzyılın başlarından itibaren
İmparatorluk gün geçtikçe her bakımdan kötü duruma
düşmekteydi."[iv]
Bu süreç beraberinde çözüm arayışlarını ve bir takım
önlemlerin alınması zorunluluğunu da getirmekteydi. III.
Selim ve II. Mahmut’un çabalarını bu bağlamda değerlendirmek
gerekir. Ancak, bu dönemde ortaya konan bütün reform ve
ıslah çalışmaları bu gidişi durdurmaya yetmemiştir.
Osmanlı Devleti’nin ve toplumunun 1600'lü yıllardaki
sarsıntılardan sonra belirginleşen değişimi, XVIII. Yüzyıla
varıldığında, çok daha değişik bir yapı ve yeni anlayışlar
ortaya çıkardı. “Artık ne ülke içinde padişahın mutlak
gücünden söz etmek mümkündü, ne de dışa dönük genişleme
siyasetinden. XVIII. Yüzyıldan sonra Osmanlı Devleti
bambaşka bir değişim içine girdi; bir zamandır baş edemediği
Avrupa'nın karşısında tutunabilmek için gittikçe
Avrupalılardan daha çok şey öğrenmeye, Avrupa kurumlarını
kendine mal etmeye, kısacası Avrupalılaşmaya,
Batılılaşmaya başladı. Burada vurgulamamız gereken,
batılılaşma sürecine giren Osmanlı devletinin XVI.
Yüzyıldaki devlet yapısından çok uzak olduğu, hatta bir
bakıma eski güçlülüğünün arayışı içinde batılılaşma yoluna
girdiğidir. Yine, Osmanlı kurumlarının iç düzende ve dış
genişlemedeki etkinliği birbiriyle ilişkili olduğu gibi bu
kurumların değişiminde de iç ve dış etkenler karşılıklı rol
oynamıştır.”[v]
Bu etkenlerin gösterdiği ya da zorladığı ortak hedef ise,
birtakım reform ve ıslahat çalışmalarının yapılması
yönündeydi.
Bu yönde ortaya konan reform çalışmalarının ortak amacını,
imparatorluğu yeniden canlandırmak ve Avrupa'nın gücü ile
uygarlığının giderek artan biçimde egemen olduğu bir dünyada
kendini korumak düşüncesi oluşturuyordu. Bir tür meydan
okuma niteliğinde ortaya çıkan bu değişim süreci askerî ve
ekonomik bir altyapıyı ve aynı zamanda bu yönde ortaya
konacak birtakım çabaları gerekli kılıyordu. İlber
Ortaylı’ya göre, Osmanlı İmparatorluğu, Batı Avrupa
karşısındaki geri kalmışlığını XVIII. yüzyıldan beri
askerî-teknik reformlarla kapatmağa çalışmıştır. Ancak
modernleşme ile idarî, hukukî, malî reformların
kaçınılmazlığı da anlaşılmıştır.[vi]
Aynı konuda Davison da, eğitim sisteminde, adaletin
sağlanmasında, hukukun modern yaşamın ihtiyaçlarını
karşılayacak biçimde yenileştirilmesinde ve kamu yönetiminin
örgütlenmesiyle etkinliğinin sağlanmasında da ilerleme
kaydedilmesinin önemine dikkat çekmektedir. O’na göre Reform
hareketlerinin arkasındaki temel dürtü, Avrupa'nın gözünü
boyamak değil, tersine, çeşitli alanlarda bazı Batılı fikir
ve kurumların benimsenmesini ya da uyarlanmasını içeren iç
reorganizasyon tedbirleriyle imparatorluğu yeniden
canlandırmaktı.
Osmanlı yaşamının çeşitli alanlarındaki reformlar birbirine
bağlı bulunmasına ve herhangi bir alanda kaydedilecek
ilerleme mutlaka diğer alanlara da yansıyacak olmasına
rağmen, yönetimin reform sürecinin merkezinde yer aldığı ve
bu yüzden yönetim yapısıyla idarî sistemin etkinliğinde
yapılacak reformların diğer alanlarda başarılabilecek
reformları büyük ölçüde etkilediği gerçeği değişmez. Her
değişikliğin diğer değişikliklere bağlı olduğu bu dönüşlü
süreçte, bütün alanlardaki reformların planlayıcısı ve
yürütme aracı daima hükümettir. Otokratik Osmanlı geleneği
ile Osmanlı toplumunun XIX.yüzyıldaki yapısı göz önüne
alındığında başka türlüsü de olamazdı. Eski idare sisteminin
XVI. yüzyılın sonlarından itibaren çürümesi ve o tarihten
sonra imparatorluğun iç bünyesindeki baskılar karşısında
yetersiz kalması, Osmanlıların zayıflığını başlıca
nedenlerinden birini oluşturur. Bu bağlamda reformlar da
yukardan gelmek zorundaydı. Yukarıdan aşağıya reform
Tanzimat döneminin ayırt edici özelliğiydi; kaldı ki bu
özelliğe o dönemden önce de daha sonra da sıkça
rastlanmaktadır. İnisiyatif merkezî hükümetten gelmiştir,
halktan değil. Reformu yapan kurum hükümetin kendisi olduğu
için, yönetim yapısını ve idarî uygulamaları düzeltmekte
atılan adımlar burada üzerinde durulmayı hak eden
konulardır.”[vii]
Bu anlamda, hem Tanzimat'ın kendisi yönetim merkezli bir
reform girişimi olduğu için hem de çalışmamızın temel
konusunu yönetim oluşturduğu için, burada ağırlıklı olarak
Tanzimat'ın yönetim konusunda getirdiği değişikliklere ve
özellikle de merkeziyetçi adem-i merkeziyetçi anlayış ve
yapılanmalara değinilecektir.
A) Sanayi Toplumuna Geçen Batı, Osmanlı-Türk
Toplumu ve Modernleşme
Geleneksellikten modernliğe geçiş anlamında en az dört
yüzyıllık bir gelişme ve değişme sürecinin sonunda Batı,
XVIII. yüzyıla gelindiğinde yepyeni bir döneme girerken aynı
zamanda kendi iç dinamiklerinin ortaya koyduğu bir
modernleşmeyi de yaşamıştır. Batı Avrupa'da XVII. Yüzyıldan
başlayarak bilim ve teknolojide meydana gelen gelişmelerin
neden olduğu ekonomik büyüme, toplumları, adına
modernleşme denilen yeni bir yaşam tarzına, kültürel ve
kurumsal değişim sürecine sokarak, etkileri dünya çapında
hissedilen bir sosyal ve siyasal örgütlenme biçimi yarattı.
Bu süreçle insanlık, modernite denilen yeni bir yaşam
biçimine ve modernizm denilen ve düne ait olmayan bir
dünyada yeniden şekillenmeye başladı.
Kökeninde Batının tarihsel ve toplumsal gelişim ve değişim
sürecinin bulunduğu bu yeni durumu konumuz açısından tarım
toplumundan sanayi toplumuna geçiş olarak
nitelendirebiliriz. Teknolojik, ekonomik, sosyal, kültürel
ve siyasî-idarî bütün yönleriyle bu noktada Batı,
dinamiklerini ve kontrolünü kendisinin belirlediği bir
çerçeve içerisinde, Batı-dışı toplumlara fark atmış, bu
farklılaşma ve öncülük pozisyonu nedeniyle de modernleşme ya
da Batılılaşma gibi bir kavramı Batı-dışı toplumların
gündemine yerleştirmiştir. Bu yeni durumu ve gelişmeyi
gelişmiş ve azgelişmiş ülkeler-toplumlar ayrımı şeklinde de
ifadelendirmek mümkündür. Artık, tarım toplumundan sanayi
toplumuna geçen Batı, yönlendiren ve kendisine benzenilmeye
çalışılan, Batı-dışı toplumlar da bu yeni durum karşısında
kendine bir yer ve yön belirlemeye çalışan bir başka
deyişle yeni durumu intibak etmeye çalışan konumundadır.
Bu çerçevede ve yukarda ele alınan durumu ile Osmanlı-Türk
devletine baktığımızda, modernleşme, batılılaşma çabalarını
anlamak mümkün olabilir. Ancak burada, Osmanlı devleti ve
toplumunun kendi iç dinamikleri ve zaman içinde bu bağlamda
ortaya çıkan değişmeleri de göz ardı etmemek gerekir. Hem,
Avrupa karşısında güçlü olmak, eski halini tekrar istirdat
etmek gibi savunma ve kurtarma çabalarını hem de, güçlü hale
gelen Avrupa'ya benzeyerek kurtulma gibi farklı saiklerle
ortaya konan ve daha çok Tanzimat'la belirginleşen ıslahat
hareketlerine tekabül eden bu çabalar, iç ve dış
dinamikleriyle birlikte, bu dönem Osmanlı-Türk toplumunun ve
ağırlıklı olarak siyasî-idarî sisteminin tepkilerini dile
getirmektedir. Sonuç ve yaşanmakta olan, ekonomiden sosyal
ve kültürel yapıya ve oradan da siyasî-idarî yapıya kadar
bir modernleşme, batılılaşma sürecidir.
Bu süreçte, konumuz açısından ortaya çıkan iki noktayı
açmakta yarar vardır. Bunlardan birincisi, bu dönemin hem
Avrupa hem de Osmanlının kendi dinamikleri açısından bir
merkeziyet çağı olmasına rağmen uygulamada ortaya konan ve
bir zorunluluğu içeren adem-i merkeziyet anlayışıdır. Diğeri
ise, resmi Batılılaşma sürecine dönüşen Tanzimat ve
sonrasında ortaya çıkan tepkiler ve bu tepkilerin Osmanlıdan
Cumhuriyete uzanan bir çizgi oluşturur nitelikteki pozisyonu
ile ilgilidir. Bu anlayışların özellikle siyasî-idarî sistem
içindeki ağırlıklı konumu bağlamında Tanzimat'tan
Cumhuriyete ve günümüze kadar oluşan yerel yönetim ve
merkeziyetçi-adem-i merkeziyetçi anlayışlar ile yapılanmalar
üzerindeki etkisi yadsınamaz.
B) Yönetimde Modernleşme Çabaları ve Merkeziyetçilik Çağında
Adem-i Merkeziyetçilik
Klasik Osmanlı idaresinin zaaf ve çöküşünün her alanda iyice
belirgin hale gelmesi ve reform ihtiyacını tartışmasız
öncelikli sorun niteliğini kazanmasıyla birlikte, XIX.
yüzyıl, Osmanlı toplumu için tam bir dönüşüm ve reform çağı
olarak tarihte yerini almıştır. Bu anlamda XVIII. yüzyılda
başlayan askerî alandaki yenilik girişimleri, XIX. yüzyıla
gelindiğinde, malî, idarî, sosyal ve kültürel yeni içerikler
kazanmıştır. III. Selimle giderek belirginleşen yenileştirme
hareketleri II. Mahmut’la kendini ağırlıklı olarak belli
etmeye başlamıştır. “III.Selim’in ferormları pek başarılı
olmamışsa da, halefleri için gedikler açmış yol göstermişti.
Lale döneminde eski demir perdeyi yıkma süreci devam etmiş,
Osmanlılarda bir batı düşüncesi yerleşmeye başlamıştı.”[viii]
Bu dönemde özellikle yönetim alanında atılan adımlar Osmanlı
kamu yönetiminin modern anlamda kurumlaşmasını beraberinde
getirmiştir. Bu anlamda adem-i merkeziyetçiliğin temel
kurumları olan yerel yönetimlerin ayrı ve önemli bir yeri
vardır. III. Selimden sonra iktidarı devralan II. Mahmut'un
diğer bir çok önemli konularda olduğu gibi yerel yönetimin
meydana getirilmesi sürecinin de başlatıcısı olduğu
söylenebilir. “Bu çağda yeni bir dönemi başlatan Tanzimat
Fermanı ile padişah, halka kanun önünde eşitlik; mal, can ve
namus güvencesi; malî, idarî, askerî ve sosyal alanlarda da
yeniliklerin yapılmasını, yeni kurumların tesisi ve yeni
kanunların yapılmasını vaad ediyordu.
İdarenin yeniden düzenlenmesi ve modernleştirilmesi için
öncelikle malî kaynaklara olan ihtiyaç reform zorunluluğunu
daha da arttırıyordu. Zaten Osmanlı devletinin çöküşünün en
önemli sebeplerinden biri malî sistemdeki bozukluktu.
Vergilerin toplanması, tespiti ve yönetiminde ciddî
sıkıntılar yaşanmaktaydı. İltizam usulü bir çözüm olmamış
tam tersine yeni sıkıntılara sebep olmuştu. Bunun içindir ki
Tanzimat Fermanı özellikle iltizam sisteminin yerini
alacak muntazam bir vergilendirme sistemi sözü
vermekteydi. Bu amaçla Bab-ı ali taşraya vali derecesinde
yetkili muhassıllar gönderdi. Malî yenilikler ve iltizam
usulünün kaldırılması meyanında vilayetlere gönderilen
muhassıllara burada yardımcı olacak Muhassıllık Meclisleri
adında kurullar tesis edildi. Daha önce II. Mahmut döneminde
valilere yardımcı olması amacıyla oluşturulan Meşveret
Divanı örnek alınmıştı.”[ix]
Muhassıllık meclislerinde meclis başkanlığını muhassıl
yerine getirirken, eyaletlerde bu görev valiye verilmiştir.
Ancak beklenen sonuca ulaşılamadığı için kısa bir süre sonra
muhassıllık kaldırılmış, ülke yönetimi yeniden ele alınırken
meclisler de bir değişime uğramıştır. “Muhassllık
meclislerinin adları Memleket Meclisine
dönüştürülürken ,yapısında ve işleyişinde önemli bir
değişiklik olmamakla birlikte, sancak merkezlerinde
kaymakamlar, eyaletlerde ise valiler meclislerin doğal
başkanları oldular. Bu yapılanma ile, 1842- 1849 yılları
arasında Tanzimat'ın taşrada uygulanmasında memleket
meclislerinin önemli etkinlikleri oldu.”[x]
Muhassıllık meclisleri ve iltizam sistemi ile ilgili
gelişmeleri Halil İnalcık ise, Sened-i İttifak-Gülhane Hattı
ikiliği çerçevesinde ele almaktadır. Ona göre, siyasî tarih
bakımından Sened-i İttifak, büyük ayanın devlet iktidarını
kontrol altına alma teşebbüsünü ifade etmektedir; Gülhane
Hattı ise ona karşı Padişahın mutlak otoritesini savunarak
merkeziyetçi devlet idaresinin, başka deyimle bürokrasinin
işlere mutlak bir şekilde el koymasını ifade eder. Bir başka
açıdan bakılırsa, birincisi gelenekçi, diğeri moderndir.
Biri o zaman eyaletlerde hakim kuvvetlerin menfaatlerinin ve
hayat görüşünün ifadesi ise, diğeri merkezi devleti ve onun
o zamanki iç ve dış şartlar karşısında menfaatlerini en iyi
temsil ettiğine hükm edilen batıcı idarecilerin idealini
ifade eder. Tarihî oluş içerisinde bu iki hareket birbirine
sıkı bir şekilde bağlıdır. Sened-i İttifak ve Gülhane Hattı
siyasî bir mücadelenin birbirini kovalayan iki safhasından
başka bir şey değildir. Bu itibarla ölü bir vesika olarak
kalmış olmakla beraber, sened-i ittifakın büyük bir tarihî
manası vardır.[xi]
İlber Ortaylı ise, Sened-i İttifakı çok gecikmiş Magna Carta
olarak nitelendirmekte ve modern devlet yapısı ve ideolojisi
ile uyuşmaz bir belge olduğunu belirtmektedir. Sened-i
İttifak, Osmanlı devletinde hürriyetlerin ve
parlamentarizmin gelişmesini sağlayamayacağı gibi güçlü bir
merkezî devletin varlığını da tehdit etmiş, padişahın ve
merkezi devlet bürokrasisinin tepkisine neden olmuştur.[xii]
Bu belgenin Magna Carta niteliğine İdris Küçükömer de dikkat
çekmektedir; Ona göre, Osmanlı toplumunda büyük toprak
mülkiyetine bağlı yeni bir sınıf olarak beliren ayan gerçeği
karşısında eğer, İngilizlerde olduğu gibi bir Magna Carta
aranacaksa, bu olsa olsa Sened-i İttifakta bulunabilir."[xiii]
Vergilerin tespiti ve cezalandırmada hukuk devleti arayışı
noktasındaki benzerliklere rağmen bu konuda, karşı görüşte
olan Niyazi Berkes'e göre ise, bu iki belge arasında
benzerlik aramak doğru değildir. Başlangıçta lordlara da hak
tanıyan Magna Carta zaman geçtikçe burjuvaları da bir heyet,
bir sınıf veya etat anlamında kapsamına alan bir anlayış ve
uygulamaya vardırılabilmişti. Osmanlı devletinde ise, böyle
bir feodalizmden bahsetmek söz konusu olmadığı gibi, Sened-i
İttifak da, feodal hakları olan beyler sınıfı ile beylerin
en üstünde yer alan hükümdar arasında yapılmış bir sözleşme
niteliğinde ortaya çıkmamıştır. Ne İslam, ne de Osmanlı
hukukunda ulema, umera ve reaya hukuk karşısında bir heyet,
bir sınıf olarak görülmüşlerdir. Haklar ancak bireyler için
söz konusudur. Bu temel farklar nedeniyledir ki,
İngiltere'de Magna Carta demokratik bir gelişmenin
kapılarını aralarken, Osmanlı devletinde Sened-i İttifakın
böyle bir işlevi olmamıştır.[xiv]
Bu işlevsel farklılık, Batı-Batı-dışı ayrımı bağlamında,
Avrupa ve Osmanlı-Türk toplumunun merkeziyetçilik-adem-i
merkeziyetçilik ilişkileri ile yerel yönetim-kent
yapılanmalarının ortaya çıkıp, gelişmesinde önemli bir
noktayı oluşturmaktadır. Ahmet Davutoğlu ise böyle bir
karşılaştırmayı anlamsız bulmaktadır. Buna göre, iki farklı
sosyal, siyasî ve ekonomik birikime sahip iki toplumda
yaşanan iki tarihî olgu arasında asırları aşan bir mukayese
zemini oluşturmaya çalışmak ancak ve ancak böylesi bir
zemini anlamlı kılacak büyük ölçekli bir teorik çerçeve ile
mümkündür. Halbuki bu tür mukayeseler genellikle
evrenselliğine inanılan bazı olguların büyük genellemelerle
her toplumda farklı dönemlerde tezahür ettiği varsayımından
kaynaklanmaktadır.[xv]
Bu ise önyargılı ve yanlış sonuçlara yol açmaktadır.
XVIII. yüzyıl, Avrupa'da orduların, malîyenin ve yönetimin
modernleştiği, merkeziyetçi yönetimin güçlendiği bir
dönemdir. Başka bir deyişle sanayi devrimi sonrası sanayi
toplumu özelliklerinin yaygınlaştığı bir zamanı
anlatmaktadır. Aynı zamanda bu dönem, Osmanlı ülkesinde geri
kalmışlığın, Avrupa'nın ortaya koyduğu farkın farkına
varıldığı bir döneme rastlamaktadır. Bu farkı kapatma gibi
bir dış saikle, mozaik toplum yapısı, sürekli gerileme gibi
iç saikler birleşince Osmanlının da merkeziyetçi bir yönetim
yapılanmasına gitmesi kaçınılmazdı. Merkeziyetçi,
bürokratik, otokratik ve Batıcı nitelikleri içeren bu
reformlar yapılırken Osmanlı Devleti bir yandan da adem-i
merkeziyetçi sayılabilecek bazı uygulamalara gidiyordu.
İlber Ortaylı bunu merkeziyetçilik çağında yerel yönetimin
gelişmesi gibi paradoksal bir içerikle ifade ediyor. Ona
göre, “Türkiye'de yerel yönetim geleneği modern
merkeziyetçilikle yaşıttır denebilir. Uzun bir tarih içinde
gelişen ve endüstri çağının idarî merkeziyetçilik döneminde
kabuk değiştirerek, yeni koşullara uyum sağlayan Avrupa'daki
yerel yönetimin tersine ülkemizde yerel yönetim; Bab-ı ali,
imparatorluğu etkin bir biçimde kontrol etmeye giriştiği ve
kısmen bunu başardığı bir dönemde doğdu. Bu gücün maddi
temelleri çoktan oluşmaktaydı ve tüm imparatorluğun idarî
yapısı, bu gelişen maddi temele göre önemli bir değişim
geçirmekteydi.
Teknik ve ulaşım ağı vasıtasıyla merkeziyetçiliğini
artırmaya çalışan Osmanlı devleti başta taşra eşrafı olmak
üzere yerel güçlerin açık ve gizli tepkisi ile karşılaştı.
Eski otoritesini kaybetmekten korkan taşra eşrafı ilk anda
direnişe geçmişti, ancak, yeni idarî örgütlenme ilerledikçe,
bu sefer de idare meclislerine ve benzer organlara üye olup,
nüfuzlarını sürdürme imkanını elde etmekte gecikmediler
Belediye idarelerinin kurulmasını da, reform hareketlerinin
bu genel niteliği içinde değerlendirmek gerekir."[xvi]
Merkeziyetçiliği arttırmak isterken ortaya çıkan bu adem-i
merkeziyetçi nitelikte bu yerel yönetim uygulaması Osmanlı
yerel yönetimlerini Batı Avrupa yerel yönetimlerinden ayıran
önemli özelliklerden biridir.
Yerel yönetim kurumlarının ilk örneği sayabileceğimiz
Muhassıllık Meclisleri, memleketin durumuna göre verginin
tespit, tevzi ve peşin tahsilini yapacaktır. “Bu meclislerde
muhassılın yanına merkezden atanan iki katip, o memleketin
hakimi, asker zabiti ve ileri gelenlerinden dört kişi
bulunacaktı. Gayri müslim ahalinin bulunduğu yerlerde
metropolid veya hahambaşı da yer alacaktı. Muhassıllık
meclisleri, esas itibariyle merkezî idarenin taşradaki
organları olmakla birlikte buraya yerel halkı temsilen bazı
önderlerin seçimle veya tayinle girmeleri yerel yönetimin
başlangıcı olarak kabul edilebilir. Bu meclislerin merkezî
idareden ne özerklikleri ne de hukukî kişilikleri vardı.
Merkezî idareye rağmen ve ona karşı da değillerdi., onların
varlıkları merkezî idarenin tasarrufuna bağlıydı. Temel
işlevleri de merkezin iktidarında olan malî konulardı ve
merkez adına iş yapıyorlardı. Fakat yine de yerel
temsilcilerin hukukî bir düzenlemenin bir sonucu olarak
burada yer almaları, kendi varlıklarını kabul ettirmeleri,
bir bakıma siyasal katılmayı gerçekleştirmiş olmaları, ortak
idarî ve siyasal konularda kanaat beyan etmeleri ve
iradelerini kullanmaları yerel yönetime gidişte önemli bir
aşama olarak kabul edilebilir.”[xvii]
Bu konuda İlber Ortaylı da, bu tür girişimlerin Türkiye'de
yerel yönetim geleneğinin çekirdeği sayılması gerektiğini
vurgulamaktadır.[xviii]
Yine, Birgül Güler ise, Osmanlı Devletinin muazzam devlet
geleneğinin, 1840'lı yıllardan başlayarak tutarlı, işlek ve
güçlü bir yerel yönetim sisteminin oluşmasını
kolaylaştırdığına dikkat çekmektedir. Buna göre fermansız,
yönetmeliksiz bir tek adım atılmayan bir devlet yapısı
içinde yerel meclisler, yerel çıkar grupları ile yerel ve
merkezî bürokrasi arasındaki ilişkileri güçlendirmiş,
pekiştirmiştir. 1840'da kurulan yerel meclisler, Güler'e
göre, feodal rantın merkezi-feodal devlet ile yerel feodal
beyler arasında yeniden bölüştürülmesinin aracı olarak
ortaya çıkmıştır. Feodal rantı yeni bir biçimde bölüşmek
gibi bir amaç, kaçınılmaz olarak geleneksel egemenlik ve
yönetim araçlarından vazgeçmeyi içerir. Bunun anlamı, geniş
üretici kitleler üzerinde güç ve otoritenin
yasallaştırılmasını sağlayan mütesellim, voyvoda,
resmi ayan, mültezim gibi unvanları ile
birlikte meşru otoritelerinden yoksun kalan kesimlere,
ayrıcalıkları bu kez bireysel değil, sınıf olarak kullanmak
üzere meclis üyeliği statüsü vermiştir. Ayan ve eşraf
bu ayrıcalığı, iltizam sisteminin geri gelmesiyle olabilecek
en etkin biçimde kullanmıştır. Zaten, yerel meclislerin
temsil tabanı da yalnızca ayan ve eşrafı, bunun da en üst
kesimini kapsayacak kadar dar tutulmuştur.[xix]
Muhassıllık meclislerini Türk yerel yönetimlerin ilk
çekirdeği olarak gören ancak aynı bağlamda ortaya konan bu
tespitler üç noktayı aydınlatmaktadır. Birincisi, Osmanlı
devleti bu düzenlemeleri, adem-i merkeziyetçilik
olsun diye değil günün şartlarının zorlamasıyla geldiği
noktada duyduğu bütüncül reform ve çıkış arayışlarının bir
parçası olarak yapmıştır. Tam aksine bu dönem Osmanlı
devletinin kendini en çok merkeziyetçi olmak zorunda
hissettiği bir zaman dilimine tekabül etmektedir. Tanzimat
fermanı ile ilan edilen ilkeler, merkezileşme sürecinin
önünde büyük bir engel oluşturan mevcut sosyal, siyasal ve
idarî yapı ve işleyişe bir müdahale niteliğini taşımaktadır.
Bu anlamda yerel meclisler, merkezîleşirken adem-i
merkezileşmeye beşiklik etme noktasına denk düşmektedir.
Burada yapılabilecek ikinci tespit ise, bu uygulamanın
başlangıç itibariyle bile Türk yerel yönetimlerinin Batıdaki
yerel yönetimlerden ne denli farklı ekonomik, sosyal,
siyasal ve idarî şartlarda ortaya çıktığını görmemize
ilişkindir. Konuyla ilgili üçüncü tespit ise Tanzimat
hareketinin kapsamı ve boyutları ile ilgilidir. Eğer
Tanzimat uygulaması, temel toplumsal ilişkilere müdahale
etseydi, diğer bir deyişle yerel meclislerin temsil ettiği
taban tüm toplumsal kesimlere yaygınlaştırılabilseydi durum
ne olurdu. Böyle bir oluşum çerçevesinde yerel yönetimler
mevcut saltanata karşı sosyal- siyasal bir muhalefetin odağı
haline gelebilir miydi? Bu sorunun cevabı olmamakla
birlikte, eğer bu olsaydı Türk yerel yönetim geleneği ve
Batı tipi yerel yönetimler arasındaki karşılaştırmalara
ilişkin daha ilginç ve benzer açıklamalar yapma imkanı
olabilirdi.
Tanzimat ve sonrasında merkeziyetçilik- adem-i
merkeziyetçilik dinamiklerine ilişkin bu açıklamalardan
sonra Tanzimat'ın genel olarak yönetim yapısında ortaya
çıkardığı değişiklikleri, modernleşme kavramını da içerecek
biçimde ele alabiliriz. Çünkü Tanzimat, sosyal, malî, siyasî
ve idarî yönleriyle oldukça geniş bir düzenlemeyi
beraberinde getirmektedir. “Tanzimat, Osmanlı devletinde ve
toplum hayatında yaklaşık iki yüz yıldan beri süregelen
reform ya da ıslahat ihtiyaç, eğilim ve girişimlerinin
tatbikata intikal etmiş önemli bir aşamasını
oluşturmaktadır. Tanzimat'a gelindiğinde, Osmanlı reform
hareketi, öncekilerden farklı olarak, nitelik yön, hız ve
kapsam bakımından büyük bir değişiklik gösterdi. Bu reform
hareketi, kendi dönemiyle sınırlı kalmadı, I. ve II.
Meşrutiyet rejimlerini, birçok fikrî ve siyasî hareketi
ortaya çıkardığı gibi, Türkiye Cumhuriyeti'nin temelini
oluşturan kurum ve fikirlere de kaynaklık etti. Bunu
belediye ve il özel idaresinden, Sayıştay ve Danıştay’a,
Bakanlıklardan memur rejimine kadar genişletmek mümkündür.
Merkeziyetçilik ve bürokratikleşme, Tanzimat'ın yönetim
anlayışının temel özelliğini meydana getirir. Bu nitelikler
uygulamada büyük sıkıntıları da beraberinde getirmiştir.”[xx]
XIX. yüzyıl Osmanlı İmparatorluğunda merkeziyetçi devlet
felsefesi ve eğiliminin egemenliği açıkça görülebilmektedir.
Modernleşme bürokratik örgütlerin büyümesini hızlandırmakta
ve devlet faaliyetlerindeki uzmanlaşma, merkezde ve
vilayetlerdeki örgütlerde şubeleşmeyi beraberinde
getirmektedir. Merkezi hükümet sanayiden eğitime kadar
hayatın her alanını düzenleme eğilimindedir. Tanzimat
dönemi, idarî modernleşme ihtiyacının şiddetle hissedildiği
bir yüzyılıdır. Bu idarî modernleşme ise kaçınılmaz olarak,
hukukî, kültürel, siyasal ve sosyal değişmeyle birlikte
gelişmiştir. “Tanzimat'ta yenileşme, Avrupa modeline göre
tek bir değişme çizgisi izledi. Bu dönemde Batılı kurum ve
sistemlerle, geleneksel Osmanlı kurum ve değerleri
uzlaştırılmaya çalışıldı ve zaman zaman da mücadele etti. Bu
durum, ikili kurumsal yapıyı ve değerler sistemini ortaya
çıkardı.”[xxi]
llber Ortaylı, bu ikili yapının oluşması ve mücadele
sürecinin içeriğini imparatorluğun en uzun yüzyılı
olarak ifade etmektedir. Çünkü o yüzyılda Türk toplumu en
önemli dönemini geçiriyordu. Bütün yaşam biçimini, alıştığı
teknik altyapıyı bir şekilde değiştirmek, kendini değişen
dünyaya uyarlamak zorundaydı. Ancak, bu tarihî değişimi en
sancılı şekilde geçiren sadece biz değildik. İngiltere'nin
Sanayi Devrimi diye adlandırdığı dönemde, köyler
boşaltılmıştı. İnsanlar yollarda ölüyorlardı. XIX. yüzyılın
Londra'sı bizim Tanzimat'çıları korkutmuştur. Bunun bir de,
Batı medeniyetinin Osmanlı insanını ikna edememiş olması
yönü vardır. İkna olamamıştı ve ikna olması için şartlar da
yoktu. Tamam Avrupa medeniyeti, buhar, kuvvetli, donanımlı
ordular, zenginlik demekti... Ama bunun arkasında da
kapitalist değişimin sancıları, her şeyin yıkıldığı bir
Avrupa vardı. Bu, geleneksel toplumları, onun dinginliğini
ürkütüyordu. O günün Doğulusu Avrupa'dan çekinen insan,
bugünün Doğulusu ise intibak eden.[xxii]
Bu analiz aslında ekonomik dönüşüm sürecinin, tarım
toplumundan sanayi toplumuna geçiş aşamasında, Batı ve
Batı-dışı toplumların görünümünü ve temel niteliklerini açık
bir şekilde ortaya koymaktadır.
Tanzimat, bu noktalarda farklılıkların, niteliklerin,
değişim ve dönüşümlerin net bir şekilde gözlemlenebileceği
bir zaman dilimini içermektedir. Tanzimat, Osmanlı-Avrupa
ilişkilerinde yeni bir evreyi simgelemektedir. Önceki
ıslahat hareketleri, Osmanlı devletinin kendi yönetim ve
medeniyet anlayışının bir eseri olarak gerçekleşmekle
birlikte Tanzimat, Batılılaşmanın bir eseridir; Avrupa
kültür ve medeniyetinin etkisinin daha fazla kendini
hissettirdiği bir dönemde ortaya çıkmıştır. Bu anlamda
Tanzimat, ekonomik dönüşüm süreci bağlamında, Batı
toplumlarının Batı-dışı toplumlar içinde yer alan Osmanlı
devleti karşısında farklılaştığı ve bununla birlikte öne
geçtiği bir dönemi işaretlemektedir. Diğer bir deyişle
öncesi de bulunan bir değişim süreci, tarım toplumundan
sanayi toplumuna geçiş anlamında ve Batı-Batı dışı ayrımı
bağlamında, gözle görülür hale gelmiştir. Bu görünüm
birtakım nitelikler ve özelliklerle ortaya çıkmış ve
Osmanlıdan Cumhuriyete bir çizgi oluşturmuştur.
Merkeziyetçi ve bürokratikleşmenin yanında, reformcu ve
inkılapçı bir nitelik taşıması, Tanzimat'ın en önemli
özelliklerindendir. “Ülkemizde bilhassa bürokratik reform
anlayışının arkasında yatan varsayım XVIII. yüzyıldan beri
Osmanlı-Türk aydınının düşüncesini belirleyen modernleşme
sürecine ilişkin kavram çerçevesinde yatmaktadır. Söz
konusu yaklaşım, modernleşmeyi Batılılaşma,
batılılaşmayı da Batının belirli bazı kurumlarını alarak
onlara benzeme olarak kabul etmiştir. Bu Türkiye'ye özgü bir
sorun değildir ve hemen bütün azgelişmiş ülkelerde benzer
tutumlara rastlanmaktadır. Ancak, Osmanlı-Türk devletinde
modernleşme sürecinin başlangıcının Lale Devrine kadar
uzandığını ve modernleşmenin Batı toplumlarının bazı
kurumlarını aktarmak ile eş anlamlı tutulmasına karşın
eleştirilerin ancak İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra
yoğunlaştığını göz önünde tutarsak konunun ülkemiz açısından
taşıdığı önem daha iyi anlaşılır.”[xxiii]
Türk toplumu açısından modernleşmeyi Lale Devrine kadar
dayandıranların başında Mümtaz Turhan gelir. Ona göre, Lale
Devrinden II. Mahmut dönemine kadar geçen süre serbest
kültür değişmeleri olarak ele alınabilir. II. Mahmut
döneminden sonra cumhuriyete kadar sürüp giden merhaleyi de
mecburî kültür değişmeleri kategorisinde
değerlendirilebilir. Turhan, bu iki dönem arasında kalan III:
Selim dönemini ise geçiş dönemi olarak nitelendirmektedir.
Kültürel anlamdaki bu yaklaşım, siyasî-idarî değişimle de
yakından ilgilidir.[xxiv]
İlber Ortaylı'ya göre de Osmanlı modernleşmesi Tanzimat
devriyle sınırlanamaz, daha eskiye uzanan bir olgudur. Yine
Osmanlı modernleşmesi, otokratik bir modernleşmedir. İç ve
dış gelişmeler, hayatının son kırk yılında imparatorluğu bu
otokratik modernleşmeden anayasal bir monarşiye kadar
sürükledi. İmparatorluk genç Cumhuriyete parlamentarizm,
siyasal parti kadroları, basın gibi siyasal kurumları miras
bıraktı.[xxv]
Osmanlının Islahat hareketlerinin bu otokratik niteliğinin
bir yönünü de reformcu ve inkılapçı bir özellik taşıması
oluşturmaktadır. “Siyasî-idarî değişme, beşerî
yönlendirmenin bir eseri olarak yönetimden halka empoze
edilen bir süreç izlemiştir. Halkın, bu hareketlerde aktif
bir rolü yoktur. Bütün yenilik hareketleri gibi, haklar ve
özgürlükler de tepeden gelmiştir. Bunlar tepeden bir ihsan
olarak verildiği için, yine tepeden kolayca geri
alınabilmektedir. Türkiye'de hak ve özgürlükler için
mücadele etme kültürü gelişmemiştir. Oysa Batı'daki
idarî-siyasî değişiklikler, halktan yönetime doğru intikal
eden bir etkinin ve mücadelenin sonucudur.”[xxvi]
Osmanlı toplumsal ve siyasî-idarî örgütlenmesiyle batı
toplumlarında ortaya çıkan yapılanmalar arasındaki fark
yalnızca bununla sınırlı değildir. Metin Heper bu farka
dikkat çekerken patrimonyal niteliği öne çıkarmaktadır. O’na
göre Türk kamu bürokrasisinin bürokratik yönetim geleneği,
Osmanlı patrimonyal geleneğinin devamıdır.[xxvii]
Şerif Mardin'e göre ise, Batıda ortaçağ toplumunu ayırt eden
patrimonyalizm ve feodalizm ilkelerinden Türkiye'de en ağır
basan ilke patrimonyalizm olmuştur. Hatta daha da ileri
gidilerek, kuruluşundan az sonra, patrimonyal bürokrasi
çizgilerinin Osmanlı devletinin en ayırdedici yönü olarak
belirdiği söylenebilir.
Yine Mardin'e göre, Osmanlı devleti, hem Machiavelli, hem
de Montesquieu'nin, doğu istibdadı ile Batı feodalizmi
arasındaki ayrılığı meydana getiriyor diye gördükleri ara
tabakalardan yoksundu. Hegel'in medenî toplum
diye adlandırdığı o temel yapı unsurundan, merkez
hükümetinden bağımsız olarak işleyebilen ve mülkiyet
haklarına dayanan toplum bütünü burada görünmüyordu.[xxviii]
Bu fark Batı Avrupa toplumları ile Osmanlı-Türk devleti de
dahil olmak üzere Batı-dışı toplumları ayıran önemli bir
özelliktir ki bunun sonuçlarını yönetim yapısından yerel
yönetim-kent anlayışına ve siyasal örgütlenmelere kadar
geniş bir alanda görebiliriz.
Sayılan nitelikleriyle Tanzimat döneminin değişim
sürecindeki en önemli aracı bürokrasi olmuştur. Bu değişim
süreci, toplumu yönlendirme aracı olarak bürokrasi ve yeni
kuralların devreye sokulmasını gerekli kılmıştır. Metin
Heper'e göre, “Osmanlı-Türk devletinde bürokrasi yakın zaman
kadar bir statü elit tipinde görünmüştür. Osmanlı
Devleti’nde modernleşme süreci içinde ve özellikle
Tanzimat'tan itibaren, malî ve diplomatik işlevlerin önem
kazanması ile sivil bürokrasi siyasal karar mekanizmasında
mühim rol oynamaya başlamış ve bu mekanizmanın kurumlaşması
bir takım kurullar vasıtasıyla yapılmıştır. Bürokratlardan
kurulu bu kurullar adeta yasama görevi görmüşlerdir. I. ve
II. Meşrutiyet devirlerinde askerî bürokrasi ile bir
oligarşi teşkil eden sivil bürokrasi Birinci Cumhuriyette
siyasal-bürokratik elitin önemli bir bölümünü oluşturmuştur.
Daha doğrusu, bürokrasinin üst basamakları ile siyasal elit
kaynaşmıştır.”[xxix]
Bu yapı, Tanzimat'tan Cumhuriyete bir çizgi niteliğinde
kemikleşmiş ve Türk siyasî-idarî hayatında oldukça etkin ve
belirleyici bir rol oynamıştır. Bu etki alanını,
merkeziyetçilik-adem-i merkeziyetçilik ilişkilerinden,
kapitalizmin-liberalizmin gelişmesine ve demokrasi anlayışı
ve uygulamasından yerel yönetim-kent yapılarına kadar geniş
bir yelpazede ele almak mümkündür.
Tanzimat'la belirginleşen Osmanlı modernleşme süreci,
tepkileri ve destekleri içeren birçok fikir akımı ve
hareketin doğması gerçeğini de beraberinde getirmiştir.
Merkeziyetçi bir nitelikte yürütülen resmî batılılaşma
politikası ya da modernleşme hareketini başlatan Tanzimat
sürecine, ülkenin tüm siyasal, kültürel ve bilimsel
etkinlik, hak ve özgürlüklerini hem kullanan, hem de temsil
eden başkentte önemli bazı tepkiler gelmiştir. Bu tepkileri,
Tanzimat'tan Cumhuriyete uzanan niteliğiyle, merkeziyetçilik
ve adem-i merkeziyetçilik ilişkileri açısından ele almak
gerekir. Çünkü bu iki çizgi, Türkiye Cumhuriyetinin, özelde
merkeziyetçi ya da adem-i merkeziyetçi niteliği, genelde ise
siyasî-idarî yapısının oluşmasında doğrudan etkili olan bir
sürekliliği içermektedir.
II- TANZİMAT'TAN CUMHURİYET'E İKİ TEMEL ÇİZGİ
Tanzimat'la birlikte belirginleşen ve Cumhuriyet dönemine
uzanan iki temel çizgiyi anlayabilmek için önce, Tanzimat'la
birlikte ortaya çıkan fikir akımlarına ve örgütlenmelerine
kısaca bakmak gerekir. Ayrıntıları ve iç içe geçen
niteliğiyle konumuzun dışında kalmakla birlikte, özellikle
Osmanlı’dan Cumhuriyet’e miras kalan merkeziyetçi ve adem-i
merkeziyetçi anlayışları, bunların siyasî-idarî sitem içinde
edindikleri yeri ve dolayısıyla Tanzimat'tan Cumhuriyete
yerel yönetim anlayışını, merkeziyetçi-adem-i merkeziyetçi
yapılanmaları daha iyi anlayabilmek için kısaca bunlara
değinmekte yarar vardır.
Tanzimat'la birlikte Osmanlı başkentinde öncelikle iki tepki
ortaya çıkmıştır. Bunlardan en önemlisi Yeni Osmanlılar
hareketidir. “Yeni Osmanlılar, tıpkı Tanzimat bürokratları
gibi Tercüme Odası veya Batılı eğitim kurumlarında yetişmiş
olan ve Tanzimat'ı birçok açıdan yetersiz bularak eleştiren
aydınlardan oluşmuştur. Yeni Osmanlılar, Tanzimat'çıların
sömürü olgusunu anlayamadıklarını, Batıya maddî ve manevî
olarak bağımlı bir sınıf oluşturduklarını ve sınıf
içgüdüsüyle davrandıklarını, kendi kültürlerini ihmal
ettiklerini, buna karşılık ise ancak yüzeysel anlamda
Batılılaştıklarını söylemekte, eleştirilerini bu alanlarda
yoğunlaştırmaktadırlar. Meşveret ilkesini öne çıkaran Yeni
Osmanlılar bu ilkeye dayanarak meşrutiyetçi bir yönetimin
gerçekleştirilmesi için mücadele etmişlerdir.
Yeni Osmanlılar hareketi Tanzimat'ın açtığı yolda, ancak
Tanzimatçıların mekanik bir sistem transferi anlayışına
dayalı Batıcılıklarına karşı daha bilinçli bir
Batılılaşmayı, İslami temeller üzerinde evrimleştirilmesi
gereken ve Osmanlı paradigmasını dikkate alan ama yine de
sistemli olmayan bir anlayışı savunmaktaydılar. O nedenle
genelde Osmanlıcı diyebileceğimiz bir siyasal birlikçiliği
amaçladılar. Yeni Osmanlılar hem Batıyı, hem de Osmanlı
merkeziyetçiliğine bağımlılıklarını sürdürdüler.”[xxx]
Bu arayış ve çatışmalar gelecekte, sözü edilen bu çelişkili
durum üzerinde belirginleşecektir. “Ancak, Batılılaşma
tarihimizde en önemli hareket olarak ortaya çıkan Yeni
Osmanlıların hürriyet eksenli bir çerçevede
imparatorluğun toplumsal yapısındaki bozulmaya daha çok
yönetilenler açısından yaklaşması önemli bir yeniliktir.
Yeni Osmanlı hareketinin oluşumunda Tanzimat paşalarının,
temsili yönetime önem vermemelerinin önemli bir payı vardır.
Yine de Osmanlı modernleşme sürecinde ortaya çıkan Yeni
Osmanlılar ve Jön Türkler gibi daha çok Batılı eğitim görmüş
aydın tabakanın tüm aktivist çabalarına karşın, Osmanlı
düzeninde var olagelen merkez-çevre ayrımı
giderilememiştir.”[xxxi]
Merkez- çevre ayrışması, önceki dönemin yapıştırıcı
fonksiyonu gören din, ulama gibi unsurlarının etkinliğinin
azalmasıyla modernleşme sürecinde daha da belirginleşmiştir.
Bu ayrılık, İttihat ve Terakkinin teorisyenlerinden Ziya
Gökalp tarafından formüle edilen Türkçülük, İslamcılık ve
Batıcılık ayrışmasının son tahlilde, özellikle İttihat ve
Terakki vasıtasıyla, Batıcılığın galibiyeti biçiminde yeni
Cumhuriyete aktarılmasıyla daha da net bir görünüm almıştır.
Düşünce ve eleştirilerinde belirli bir homojenlik bulunmayan
Yeni Osmanlılar hareketinin en önemli özelliği, Tanzimat'tan
Cumhuriyete uzanan anlayış ve yapılanmalarda ana faktör
olan, Jön Türkler ve sonrasında ortaya çıkan İttihat Terakki
hareketlerini beslemiş olmasıdır. İlber Ortaylı'ya göre Yeni
Osmanlılar ve Jön Türkler ayrımı zamanlama kadar
ideolojilerin ve örgütlenmelerin ve eylemin niteliğini
belirleyen çizgiler açısından da gerekli, doğru bir
ayrımdır. Grubun içinde ideolojiden çok ideolojilerin
bulunduğu Yeni Osmanlıların düşünceleri, anayasacı
liberalizmin çizgilerinden modernist İslamcılığa, hatta
olgunlaşmış bir Türkçülüğe ve sosyalizme kadar çeşitli
görüşleri içeren renkli bir yelpaze oluşturur. Bu anlamda
onlar toplumda yeni bir arayışı başlatan aydınlar
olmuşlardır.[xxxii]
Sina Akşin'e göre ise, pek çok şeyi birden temsil etmek
durumunda olan bu düşünürlerin hepsinde, "Bu devlet nasıl
kurtulur? Kaygısı egemen durumdaydı.[xxxiii]
Osmanlıdan Cumhuriyete uzanan iki temel çizginin asıl olarak
billurlaşmasını sağlayan ise, Jön Türkler ve sonrasında
İttihat Terakki olarak somutlaşan harekettir. Şerif Mardin'e
göre, İttihat ve Terakki Cemiyeti, Osmanlıdaki istibdada
karşı yönelen ilk hareket olmamıştır. Bu cemiyetin tarih
içindeki kökleri Yeni Osmanlılar hareketine dayanır. İki
grup arasındaki ilişki yalnız amaçlarının birleşmesinden
değil, fakat İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin Yeni
Osmanlılar hareketine dahil olmuş kimselerden yararlanması,
sosyal desteğini bir kuşak önce belirmiş sosyal
kıpırdanmalardan alması ve 1860'larda üretilmiş bir
ideolojiyi kendine şiar edinmesinden doğuyordu.[xxxiv]
Bu birikimli etkileşim süreci Jön Türkler içinde daha da net
çizgilere ayrılacak ve nihayetinde 1902 Jön Türk
kongresinde iyice billurlaşacaktır. “Kongrede azınlıklarca
desteklenen Sabahattin ve Lütfullah Beylerin özgürlükçü bir
devrim için Batılı ülkelerin Osmanlı devletine müdahalesini
savunmaları cemiyeti ikiye böldü. Prens Sabahattin
taraftarları Osmanlı Hürriyet Perveran Cemiyeti adında yeni
bir örgüt oluşturdular. Ahmet Rıza ve yandaşları ise İttihat
ve Terakki Cemiyetini oluşturarak Şura'yı Ümmet adlı bir
gazete çıkardılar. Prens Sabahattin kanadı bölgesel
özerklik, yerinden yönetim, bireysel girişim ve kişisel
özgürlükleri savunurken; ittihatçı kanat merkeziyetçi,
Türkçü, seçkinci ve otoriter bir anlayışa sahiptiler ve
Alman Friedrich List'in millî iktisat düşüncesini
savunmaktaydılar. Oysa Sabahattin kanadı İngiliz iktisadî
görüşü olan serbest (liberal) ticaret anlayışına sahiptir.
Her iki kanatta meşrutiyetçi ve laik eğilimlere sahiptirler.
İslam birliği düşüncesini reel politik açısından uygun
bulmazken, bir sosyal gerçeklik olarak İslamiyet'in
varlığını teyit etmektedirler. O nedenle birinci planda
imparatorluk güçlendirilmeli ve halkı cehalet ve sefalete
düçar eden müstebit yönetim tasfiye edilmeliydi. Prens
Sabahattin'in eleştirileri ve programı daha kuramsal ve
derinlikli analizlere dayanırken, ittihatçı kanadın
eleştirileri tepkisel ve sistemin özünden ziyade Abdulhamit
ve kadrolarını tasfiyeye yönelikti. Her iki kanatta ulusal
bir burjuvazi yaratılması hususunda hemfikirdiler.
İngilizler de uzun vadeli bir politika olarak bu fikri
desteklemektedir. Sömürülerini ülkedeki siyasal iktidara
dayandırmaya çalışan Almanlara karşı İngilizler ulusal bir
burjuvaziye dayandırılacak bir sömürü yönetiminin daha
rasyonel ve verimli olacağı inancındaydılar.”[xxxv]
İşte bu niteliklerde ortaya çıkan bu iki kanadın farklı
görünümlerdeki uzantıları yeni Cumhuriyetin yapılanması ve
oluşumunu da belirlemiştir. Ancak burada bir noktanın altını
çizmek gerekir. Osmanlıdan Cumhuriyete uzanan bu iki temel
çizgi, İttihat ve Terakkinin öne çıkması ve Cumhuriyete
geçişle birlikte daha belirgin hale gelecek diğer bir
deyişle yakın tonlarını da içerir duruma gelecektir.
Ekonomik ve siyasî yönü ağırlıklı bu belirginleşmeyi Emre
Kongar, “devletçi-seçkinci ve
gelenekçi-liberal”[xxxvi]
kavramlaştırması ile daha geniş bir perspektiften ele
alıyor. Merkeziyetçilik ve adem-i merkeziyetçilik ilişkileri
ile yakından ilgili bu yaklaşımı Cumhuriyet dönemi ile
ilgili başlıklarda ele alacağız. Burada, ekonomik, siyasî ve
idarî bütün yönleriyle Osmanlı'dan Cumhuriyete uzanan,
merkeziyetçilik ve adem-i merkeziyetçilik anlayışlarını ve
pratiğini etkileyen bu iki temel çizgiyi iki alt başlık
altında biraz daha yakından görmekte yarar vardır.
A) Prens Sabahattin, Teşebbüsü Şahsi- Adem-i Merkeziyet
Düşüncesi ve Liberal Gelenek
İttihat ve Terakki ile ilgili bilgiler sunulurken
belirtildiği üzere, hem devletçi-seçkinci hem de
gelenekçi-liberal cephe, ağırlıklı olarak Yeni Osmanlılar,
Jön Türkler çizgisinde ortaya çıkan hareketler içinden
gelmişlerdir. Meşrutiyetçi ve laik eğilimler açısından ortak
paydayı paylaşan bu iki grubun farklı unsurları da içerir
hale gelmesi asıl olarak Cumhuriyetle birlikte ağırlık
kazanmıştır.
Bu iki gruptan liberal cephe ile adı özdeşleşen Prens
Sabahattin, Emre Kongar’a göre, Birinci ve İkinci
Meşrutiyeti hazırlayan ve Osmanlı devletinde muasır
ihtiyaçlara göre ıslahat yapılamasını isteyen inkılapçılar
ve ihtilalciler[xxxvii]
anlamında Jön Türkler içinde liberal görüşlerin
savunuculuğunu yapmıştır. Prens Sabahattin'in Teşebbüs-i
Şahsî ve Adem-i Merkeziyet Cemiyeti'nin 1906 yılında
yayınlanan programı şöyleydi; “Siyasî ıslahat yapılarak
yerinden yönetim sağlanacaktır. Vilayet meclisi üyeleri halk
tarafından seçilecektir. Merkezde halk tarafından seçilecek
bir meclis teşkil edilecektir. Osmanlı halkının hak eşitliği
sağlanacaktır. Yerel yöneticiler halkın nüfus dağılımına
uygun olarak, farklı etnik ve dinî oranlara göre
seçilecektir.”[xxxviii]
Bu bağlamda faaliyetlerde bulunan Prens Sabahattin'in
düşünceleri, bir hürriyet teorisi niteliğindeydi. O,
devletten bağımsız olarak kişilerin kendi kişisel
yeteneklerini kullanabilmeleri anlamında teşebbüs-i şahsilik
düşüncesini ve devlet yönetiminde adem-i merkeziyet talep
eden liberal fikirleri savunmaktaydı.
Anahatlarıyla bu düşünceleri
savunan Sabahattin, Şerif Mardin'e göre, görüşleriyle
gerçekten hayatımızın en derin köklerine dokunmuş ve bu
bakımdan kendi kendini eleştirmeyi ancak yüzeysel bir
anlamda anlayanları rahatsız etmiştir. Gerçek şudur ki,
Prens Sabahattin, bazılarınca, toplum tabularımıza
dokunduğu için beğenilmemiştir. Prens Sabahattin'in
fikirleri çerçevesinde meydana gelen polarizasyon un
yararlı yanı bizzat kendi toplum tabularımızın üzerine ışık
saçmasıdır. Zararlı yönü, onun fikirlerini yakından
incelememiş olanlar arasında Prens Sabahattin
aleyhtarlığının veya taraftarlığının siyasî bir vaziyet
alışa tekabül etmesindendir. Bununla birlikte onun
düşüncelerini meydana getiren unsurları birbirinden ayırt
eden olmamıştır. Burada bu unsurları ayırt edecek olursak,
bir insan ideali, bu insan idealini gerçekleştirecek bir
eğitim teorisi, bu insan idealine uygun bir toplum tasavvuru
ve mevcut toplumların yapısını tahlil etmeye yarayacak bir
toplum tahlil yöntemi gibi başlıklarla karşılaşırız.[xxxix]
Bu başlıklarla ele alınabilecek içtimaî ve iktisadî
düşünceleriyle Prens Sabahattin, Cengiz Çağla'ya göre özgün
bir konuma sahiptir. Türk aydınının genel nitelikleri olarak
sayılabilecek devletçilik, bürokratlık, seçkincilik ve
aktarmacılık özelliklerinin Prens Sabahattin için de
geçerli olduğunu söylemek oldukça zordur.[xl]
Bu farklı nitelikleridir ki onu Tanzimat'tan Cumhuriyete
uzanan devletçi-seçkinci gruptan ayırmış ve liberal bir
geleneğin başlatıcısı olarak anılmasını sağlamıştır.
Prens Sabahattin’e göre, Osmanlı devletinin içinde bulunduğu
durumu, bir yönetim sorunu değil, bir yapı sorunudur ve
bunun çözümlenmesi gerekmektedir. Bu da ancak, Science
Sociale gözüyle toplum yapısını incelemekle mümkün
olabilecektir. “İlk defa var olan sorunu değişik bir
yaklaşımla ele alan Sabahattin Bey, çözüm yolu olarak,
Osmanlı toplum yapısının göz önünde bulundurulmasını ve bu
yapı içinde bir çözümleme yapılmasını önermektedir. Onun bu
bağlamda ortaya attığı idarî adem-i merkeziyet düşüncesi
İttihat ve Terakki grubunca siyasî adem-i merkeziyet olarak
algılanacak ve tepkilerin odağı haline gelecektir. Yine ona
göre, bütüncü toplumlarda toplumsal yapı gereği merkeziyetçi
yönetimler egemendir. Merkeziyetçi yönetimlerde
bürokrasinin, gelişmeyi köstekleyici bir rolü vardır.
Yerinden yönetimin gerekli olduğunu ileri süren Prens
Sabahattin, neden olarak da şunları söylüyor; Onsuz,
memleketimizi imar kabil olmadıktan başka, bir vilayetteki
idare usulünün diğerinde aynen tatbiki imkansızdır. Ona
göre, merkeziyet yönetimi özgürlükleri kısıtlamakta,
çoğunluğun azınlıkça baskı altında tuttuğu ve girişimciliğe
yönelik hareketlerin engellendiği bir ortam oluşturmaktadır.
Bunu şöyle ifade ediyor; merkeziyet demek, hürriyeti
inhisara almak, ekseriyeti ekalliyete çiğnetmek, teşebbüs
fikrini kahretmektir.”[xli]
Yönetimle ilgili bu düşüncelerinin yanında Sabahattin,
ekonomik, sosyal, siyasal ve idarî olmak üzere her alanda
bireyci kişilik özelliklerini taşıyan bireylerin
yetiştirilmesini savunmaktadır. Son tahlilde Osmanlı
toplumunun kurtuluşunu da buna bağlamaktadır. “Prens
Sabahattin, Türk aydınının tepeden inmeci niteliğine karşı
toplumsal düzeyde daha derinden gelecek değişimi savunmuş,
bu anlamda demagog siyasetçiden çok, bilim adamı, reformcu
gözüken bir idare-i maslahatçıdan çok radikal bir devrimci
olmuştur. O, bürokrasinin egemen olduğu düzende
anti-bürokrat, memurların baştacı edildiği devirde zihniyet
olarak memurluğa muhalif, herkesin devletçi olduğu bir
dönemde özel teşebbüsçü ve neredeyse herkesin merkeziyetçi
olduğu bir çağda adem-i merkeziyetçiydi.”[xlii]
Bütün bu düşünceleriyle Prens Sabahattin'le Jön Türklerin
bir kısmı arasında- merkeziyetçilik-adem-i merkeziyetçilik-
kopan fırtınanın en mühim yönü, Şerif Mardin'e göre, içtimaî
ve iktisadî bir meseleydi. İşte bu içtimaî ve iktisadî görüş
farklılıkları nedeniyledir ki, 1908'de İkinci Meşrutiyet
getirilir ama, İttihat ve Terakki ile Teşebbüs-i Şahsî ve
Adem-i Merkeziyet cemiyetleri arasındaki uyuşmazlık da iyice
artar.[xliii]
Bu uyuşmazlık, gelişen siyasal olaylara da paralel olarak
daha da kalınlaşan çizgiler halinde genç Cumhuriyet
tarafından da tevarüs edilecektir. Bu iki temel çizgiden
ikincisini ise, hem siyaseten hem de son tahlilde askerî
olarak güçlü bir konuma gelen ve o dönemde İttihat Terakki
ile temsil edilen devletçi-seçkinci grup oluşturmaktadır.
Bunların görüşlerinin temeli ise ağırlıklı olarak millî
iktisat-millî burjuvazi düşüncesine dayanmaktadır.
B) Millî İktisat- Millî Burjuvazi ve Devletçi-Seçkinci
Gelenek
Osmanlı’nın son döneminde liberal düşünce ve oluşumlar aynı
zamanda zıt oluşumları da besleyici bir nitelikte
gelişiyordu. Yine bu gelişme o dönemin karışık siyasî
gelişmeleri ile de bir paralellik arzediyordu. Prens
Sabahattin'in temsil ettiği liberal düşünce ve anlayışlar
yaygınlaşırken İttihat ve Terakkinin siyasal faaliyetleri ve
ağırlığı da giderek artıyordu.
Osmanlı'da liberalizmin kökeni ve oluşumu Batı
toplumlarından oldukça farklıdır. “Batı'da liberal düşünce
uluslaşmayla koşut olarak gelişmiş, yüzyılların ortaya
koyduğu toplumsal dönüşümlerin bir ürünü olarak belirmişti.
Oysa Osmanlı'da liberalizm, aydın kesimin Batı'dan
esinlenerek benimsediği soyut bir kavramdan öteye
geçememiştir. Batı'ya olan özlem düşünüş biçimlerine de
yansımış, Batılılaşmak için liberalleşmek gerekli
görülmüştür.”[xliv]
Bu gelişme aslında, Batının tarım toplumundan sanayi
toplumuna geçiş bağlamında Osmanlı-Türk toplumundan farkları
ile de yakından ilgilidir. Osmanlı devletinde "XVII. yüzyıla
kadar var olan üretim ilişkileri, giderek dış etkenler,
toplumun- Batıda olduğu gibi kapitalist üretime evrilmesine
olanak vermemiş,[xlv]
bu da gerek anlayış ve gerekse yapılanmaların farklı
nitelikte olduğu bir sonuç ortaya koymuştur. Bu faklılık,
liberalizm anlayışından adem-i merkeziyetçilik ilişkileri ve
yerel yönetim yapılanmalarına kadar bir çok konu ile de
yakından ilgilidir.
Bu farklılık ve niteliklerinin ötesinde “1908-1912 dönemi
Osmanlı liberalizminin balayı dönemi olarak
nitelendirilebilir. Bu dönemde çoğulcu liberal bir ortam
vardı; güçlü muhalefet İttihat ve Terakki'ye sürekli meydan
okumaktaydı. Basın özgürlüğünden sendikalaşmaya geniş bir
açılım ortaya çıkmıştı. 1908 Jön Türk devriminin diğer adı
hürriyetin ilanıydı. Ancak hürriyet ortamı uzun sürmedi;
Balkan savaşı vb. siyasal gelişmeler, Jakoben geleneğin
başkaldırısı için ortam hazırladı. İttihat ve Terakki,
Babıali baskınıyla iktidara bilfiil el koydu. Bir süre
seçimlere gidilmedi. Ülke kanun-ı muvakkatlarla yönetildi.”[xlvi]
İttihat ve Terakki tarafından kullanılan siyasal yöntemler
Kongar’a göre, korkutma, baskı altında tutma ve darbe yapma
gibi genellikle şiddete dönük eylemlerdi. Komitenin
anayasacılığa inancı tamdı. Fakat bunu kendi iktidarlarını
ve hatta baskılarını kurmak için kullandıklarında da şüphe
yoktu. Gerçekten de, gerek padişaha gerekse öteki gruplara
karşı şiddet kullanmakta hiç duraksamamışlardır. İttihat ve
Terakkinin eylemleri sonucu, pek çok insanın kafasında
anayasacılık, hükümet darbesi, şiddet eylemleri ve
Batılılaşma gibi kavramlar birbirine karışmıştı. İttihatçı
dönemin sonunda ise bu kavramların bir kısmı birbiri ile eş
anlamlı hale geldi. Bu sonuç hiç kuşkusuz, Türkiye'deki
Batıcılık ve anayasacılık eylemlerinin başlangıcı bakımından
büyük bir şanssızlıktır. Bu şanssızlığın altında ise,
devletçi-seçkinci grubun toplumsal destekten yoksun olması
yatmaktadır. Sonuçta, İttihat ve terakki önderliğinde süren,
devletçi-seçkinci dönem, başarısız ulusçuluk ve bölük pörçük
Batılılaşma çabaları ile belirlenir. Üstelik, Batının
siyasal ve ekonomik denetimi de aynıyla sürmüştür. Bu dönem
yalnızca, Cumhuriyetin kuruluşu konusunda bir deneme
birikimi olarak anlam kazanır.[xlvii]
Metin Heper ise bu durumu, Birinci ve İkinci Meşrutiyet
devirlerinde askerî bürokrasi ile oligarşi oluşturan sivil
bürokrasi Birinci Cumhuriyette siyasal-bürokratik elitin
önemli bir bölümünü oluşturmuştur[xlviii]
şeklindeki değerlendirmesiyle desteklemektedir. Yine Heper'e
göre, Atatürk'ün yakın çevresi, genellikle İttihat ve
Terakki döneminin askerî bürokrasisinden gelmiştir. Bunlar
seçkin bir subay grubu olup İttihat ve Terakki, Abdulhamit
devrinin geleneklerine bağlı subayları ordudan
uzaklaştırınca sorumlu mevkilere gelmişlerdir.[xlix]
Böyle bir gelişim sürecini ardından egemen güç haline gelen
devletçi-seçkinci grubun bazı özelliklerine baktığımızda
şunları görmek mümkündür. “Öncelikle, devletçi-seçkinci
cephe Batılılaşma düşüncesi ve simgesi çevresinde
oluşmuştur. İmparatorluğun aydın kesimini de temsil eden
merkezî bürokrasi, bu cephenin yaratıcısı ve önderi
niteliğini taşır. Bürokrasi, toplumda kendiliğinden
oluşan başka sınıfların desteğinden yoksun olduğu için,
bütün yenilikleri devletin gücüne dayanarak gerçekleştirme
yolunu seçmiştir. Bürokratlar, Batılılaşma yolundaki
devrimleri gerçekleştirmek için, toplumsal, ekonomik,
kültürel ve siyasal yaşamın her düzeyinde devletin işe
karışması gereğine inanıyorlardı. Bu cepheyi oluşturanların
devletçiliği Osmanlı toplumunda, toplumsal-ekonomik ve
siyasal değişmeye önderlik edebilecek güçlü toplumsal
sınıfların yokluğuna bağlıydı. Bununla birlikte bu cepheyi
oluşturanlar baskıcı bir tutum içinde bulunuyorlardı.
Halktan gelebilecek desteği yok sayıyorlar, hatta
istemiyorlardı. Bunun yanında Batı tipi bir toplum modeline
inanıyorlardı. Ekonomik etkinlikler kadar toplumsal ve
kültürel yaşamın da devlet tarafından denetlenmesinden
yanaydılar. Gerçekten başardıkları ise halkın devletle
yabancılaşmasıydı. Aynı zamanda bölük pörçük yenilikler
yoluyla yabancı düşünce ve kurumları da aralarında tutarlı
bir bağlantı olmadan topluma sunduklarından, Osmanlı
düzeninin bir an önce çöküşüne de yardımcı oldular.”[l]
Bu bağlamda nitelikleriyle, devletçi-seçkinci grup iktidarı
ele geçirir geçirmez, özellikle İngiliz ve Fransız
emperyalizmine karşı, millî iktisat denemesine girişti.
1914'de kapitülasyonları kaldırıp, devletin para basma
yetkisini Osmanlı Bankasının elinden alarak, tarım ve
sanayiyi özendirecek yeni bir gümrük sistemi kurdu. Daha da
ilginç olanı, devlet eliyle millî tüccar yaratma
politikası gütmeye başlar.[li]
İttihat ve Terakkinin başlattığı bu millî iktisat
çabalarında Almanların büyük etkisi olmuştur. “Türk
ulusçuluğunun iktisadi boyutu millî iktisat, büyük
ölçüde Alman iktisat geleneğinden esinlenmiştir. Alman
romantizmi İttihatçıların baskıcı yöntemleriyle de
bağdaştırıldı; birey ikinci plana itilerek cemiyet ve
devlete sahip çıkıldı. Diğer bir deyişle, II. Meşrutiyet'in
gündeme getirdiği ulusçuluk, I. Dünya Savaşı'nın olağanüstü
koşullarının da yardımıyla, İttihat ve Terakki'de
Müslüman-Türk orta sınıf özlemini doğurdu; savaşın
yitirilişi ertesi Anadolu'da Millî Mücadeleyi yürütecek
kadroların oluşumunu sağladı.”[lii]
Ancak, İbrahim Okçuoğlu'na göre, Osmanlı devleti yarı
kapitalist bir konumdayken savaşa girmiş ve yıkılmıştır. Bu
geçiş sürecini hızlandıran veya tamamlayan ise Türk millî
burjuvazisi olmuştur.[liii]
Doğan Avcıoğlu'na göre ise iyi niyetlerle girişilen ve
millîyetçilerin özlemlerini dile getiren millî iktisat
kurma yolundaki ilk denemesi tam bir iflas ve hayal
kırıklığı ile sonuçlanmıştır. Bir miktar Türk, Müslüman ve
Yahudi zenginler, büyük şehirlerin kopmrador takımına
katılmış, ama yarı-sömürge şartlarının yarattığı toplumsal
yapı, değişmeden kalmıştır. Devlet desteği ile Türk
kapitalistler yetiştirerek millî iktisat kurma yolunda
ikinci deneme, Cumhuriyet'ten sonra farklı şartlar altında
yapılacaktır.[liv]
Bu doğrultuda oluşturulan politika ve çabalar Cumhuriyet
dönemine, özellikle İzmir İktisat kongresiyle aktarılacak ve
sonrasında ortaya konan devletçilik uygulamalarıyla
sürdürülecektir. İsmail Cem’e göre Millî iktisattan murad
edilen, zaferden önce yabancıların ve azınlıkların elinde
bulunan ekonomik güçlerin bu kez yerli tüccar ve eşrafa
transfer edilmesinden ibarettir. Temelde aynı kalacak olan
ekonomik yapının üst kademelerinde görev devir teslimi
olacak ve Türkiye'nin bu sayede kalkınması beklenecektir.
Yerli özel sektör, millî kurtuluşun kendisine açtığı yeni
ufuklar karşısında heyecan ve sabırsızlık içinde, devletin
desteğini sağlamak çabasındadır. Bu destek kısa zamanda
verilecektir. Bu hazırlığın içindeki millî burjuvalar
kendilerine sağlanan çeşitli ayrıcalıklardan sonuna kadar
yaralanacaklardır. Zaten o günlerde devlet, millî
burjuvaları açıktan desteklemekte, yurt kalkınmasını onların
kalkınmasına bağlı görmektedir.[lv]
Osmanlıda Cumhuriyete geçişteki temel ve etkin çizgilerden
biri olan devletçi- seçkinci geleneğin ekonomik ve sosyal
programının özünü oluşturan millî iktisat-millî burjuvazi
düşüncesi ve uygulaması, siyasî-idarî yapılanma ve
kurumlaşmalarla da iç içedir. Özellikle merkeziyetçi ve
adem-i merkeziyetçi anlayış ve yapılanmalarla, bu çabalar
bir paralellik taşımaktadır. Ekonomik alandaki görüş ve
uygulamaları millî iktisat-millî burjuvazi olarak
ifadelendirilebilecek olan devletçi-seçkinci gelenek
Cumhuriyet dönemi idarî yapı ve kurumlaşmalarının niteliği,
merkeziyetçi- adem-i merkeziyetçi anlayışların şekillenmesi
ve özellikle yerel yönetim yapılarının oluşması ve gelişmesi
üzerinde ağırlıklı olarak belirleyiciliğini devam
ettirecektir
SONUÇ
Osmanlı'dan Cumhuriyet'e kalan miras, ekonomiden sosyal
alana ve kültürden yönetime geniş bir yelpazeyi
içermektedir. Osmanlı'dan Cumhuriyet'e geçişte, İmparatorluk
bürokrasisinin biçimsel yönü ile birlikte yönetim
gelenekleri ve siyaset kültürü de miras olarak intikal
etti. Bilindiği gibi son dönem Osmanlı bürokrasisinin yapı
ve işleyişiyle ilgili unsurları, 1839'da ilan edilen Gülhane
Hattı Hümayunu ile birlikte şekillenmeye başladı. Bugünkü
anlamda bakanlıkların kurulması, II. Mahmut'un son
dönemlerine rastlar. Eyaletten il yönetimine geçiş,
belediyelerin, il özel yönetimlerinin, Sayıştay ve Danıştay
gibi temel kurumların oluşturulması, Tanzimat döneminde
gerçekleştirildi. Sivil ve askerî bürokrasiye elaman
yetiştiren okulların büyük bir kısmı, Tanzimat ve Meşrutiyet
dönemlerinin ürünüdür.
Tanzimat'la birlikte bürokratlar, siyaset sahnesinde hakim
bir unsur olarak ortaya çıktı. Kalemiye'ye mensup, az çok
Avrupa görmüş ve kısmen yabancı dil bilen bürokratlar,
devlet yönetiminde ulemanın önüne geçti; otorite, saraydan
Bab-ı aliye intikal etti. I. Meşrutiyet'te II. Abdülhamit'in
kişisel özellikleri sebebiyle, saray idarî otoriteyi tekrar
ele geçirdi. İttihat ve terakki ile birlikte ordu siyaset
sahnesine etkili olarak katıldı. Bu üçüncü dönemde otorite
ne Babıali bürokratlarının ne de hükümdarındı. Siyasî bir
cemiyet olan İttihat ve Terakki, Saray ve bürokrasi üzerinde
güçlü bir otorite kumuştu. Kurtuluş Savaşı'nın yönetici
kadroları, büyük ölçüde İttihat ve Terakki içinde yetişmiş
veya en azından o gelenekten etkilenmiş kişilerdi.
İttihat ve Terakki'nin lider kadrosundaki iki farklı çizgi,
günümüzdeki yönetim anlayışını da etkilemeye devam
etmektedir. Bu cemiyetin liderlerinden Ahmet Rıza
merkeziyetçi, devletçi ve otoriter bir yönetimden yanaydı.
Karşıt grubun temsilcisi olan Prens Sabahattin ise, adem-i
merkeziyet ve teşebbüs-i şahsî esasına dayalı bir idareyi
savunuyordu. İttihat ve Terakki içinde Ahmet Rıza’nın
yönetim anlayışını benimseyen kadro egemen olduğu için,
merkeziyetçi seçkinci ve otoriter eğilimler, devletin resmî
politikası haline geldi ve kamu bürokrasisi bu çerçevede
şekillendi.
Bürokrasinin Tanzimat sonrasındaki işlevini etkileyen önemli
bir faktör de, toplum sorunlarının hangi yöntemle
çözülebileceği konusu oldu. Bu konuda hakim görüş ve
politika, toplum sorunları tepeden ve yasalarla çözülür
biçiminde ortaya çıktı. Bu görüşün uygulanması, merkezî
otoriteyi modernize ederek güçlendirmek ve merkeziyetçiliğe
ağırlık vermekle sağlanabilirdi. Toplum sorunlarının
çözümüne ilişkin bu yaklaşım, Cumhuriyet bürokrasisinin yapı
ve işlevlerini etkileyen temel faktörler arasında yer aldı.
Osmanlı'dan Cumhuriyete devreden bu nitelikleriyle
siyasî-idarî sistem, tek parti döneminden çok partili
döneme ve sonrasında yeni nitelikler kazanarak gelişimini
sürdürmüştür.
Osmanlı Devleti ile Türkiye Cumhuriyeti arasındaki
süreklilik niteliğinin en bariz hissedildiği alan idarî
alandır. Özelikle, merkeziyetçilik-adem-i merkeziyetçilik
ilişkileri, yerel yönetim anlayışı ve uygulamaları kent
mekanının özellikleri ilgili olarak bu tevarüs niteliğini
açıkça görmek mümkündür. “Cumhuriyet'in kurucu liderleri, ya
İttihat ve Terakki içinde yetişmiş ya da bu gelenekten
etkilenmiş kişiler oldukları için, otoriter ve merkeziyetçi
yönetim anlayışını devam ettirmekte sakınca görmediler.
Bilakis, devletçi, otoriter ve merkeziyetçi politika,
reformların yerleşmesi açısından kaçınılmaz bir yöntem
olarak benimsendi. Bu bakımdan Osmanlı'daki yerel yönetim
anlayışı, Cumhuriyet Dönemi'nde de önemli bir değişikliğe
uğramadan geçerliliğini korudu. Cumhuriyet yönetimi,
Osmanlı'nın kamu yönetimi kurumlarını aynen aldı. Bugünkü
merkezî yönetim bünyesi içinde yer alan temel kurumlarla
yerel yönetimler, büyük ölçüde İmparatorluk'tan Cumhuriyet'e
miras olarak intikal etti. Aradaki en önemli farklılık, söz
konusu yönetim organlarının gelişmesi, örgüt bakımından
büyümesi ve yayılması biçiminde kendini gösterdi. Cumhuriyet
yönetimi de, yerel yönetimleri, siyasî organlar olarak
değil, daha çok idarî birimler biçiminde değerlendirerek,
yetki görev ve örgüt yapısını bu anlayışa göre dizayn etti.
Birlik ve beraberlik tehlikeye girer gerekçesiyle yerel
yönetimleri güçlendirme konusunda hep tereddütlü davrandı.”[lvi]
Gerek anlayış gerekse yapılanma açısından Türkiye yerel
yönetimlerini ele alırken bu niteliklerle, yukarda
çerçevelendirilmeye çalışan siyasî-idarî gelişmeleri göz
önünde bulundurmak gerekir. Çünkü, bütün toplumlarda olduğu
gibi Türk toplumunda da, bu ekonomik, sosyal, kültürel ve
siyasî-idarî ya da ideolojik parametreleri bir arada
düşünmek gerekir.
Merkeziyetçilik-adem-i merkeziyetçilik ilişkilerinin
merkeziyetçilikten yana ağır basan işleyişi ve niteliği
bugün Türkiye'de pek çok ekonomik, sosyal ve siyasî-idarî
temel soruna kaynaklık etmektedir. Özellikle küreselleşen ve
bilgi toplumu olmaya doğru hızla yol alan bir dünyada, bu
temel sorunlar Türkiye'nin giderek içe kapanmasına neden
olmaktadır. Bu gidişi önlemenin yolu ise demokrasinin, insan
haklarının ve yerelleşmenin öne çıkarılmasına ilişkin bir
anlayış ve yapılanmadan geçmektedir. Demokratikleşme,
yerelleşme eğilimlerinin hızla öne çıktığı bir dünyada bu
bir gereklilik olduğu gibi aynı zamanda bir zorunluluktur.
*
Dr. , Cumhuriyet Üniversitesi İ.İ.B.F Kamu Yönetimi Bölümü
Araştırma Görevlisi |