|
ABD -
IRAK SAVAŞLARI SIRASINDA TÜRK –AMERİKAN İLİŞKİLERİ VE ABD
KONGRESİ’NDE TÜRKİYE’YE YÖNELİK ERMENİ LOBİ FAALİYETLERİ
Dr.
Şenol KANTARCI·
GİRİŞ
ABD, 2002 sonu ve 2003 yılı başında ikinci defa Irak'a
yönelik olarak gerçekleştirdiği askeri harekat sırasında
Türkiye'nin desteğine ihtiyaç duyduğunu belirtmiş ve bu
amaçla, Türk hava sahasını, limanlarını doğrudan kullanmak,
Türk hava alanlarından istifade etmek, 50.000’in üzerinde
askerini Türkiye üzerinden Irak'ın kuzeyine sevk etmek ve
bir yıl içinde askerlerinin lojistik desteğini Türkiye
üzerinde sağlamak amacını güttüğünü Türk yetkililere
bildirmiştir. Söz konusu Amerikan istekleri, askeri harekat
öncesinde, aslında oldukça kapsamlı talepler olarak, hem
Irak'ın hem de Irak’a saldıracak olan Amerikan ordusunun
kaderini yakından ilgilendirmekteydi.[1]
Bu dönemde Ankara ise, Washington’un söz konusu taleplerini
yerine getirmek için haklı olarak ABD’den politik, askeri ve
ekonomik konular başlığı altında güvenceler talep etmiştir[2].
Bunun için Ankara-Washington arasında görüşmeler
yapılmıştır.
2003
yılının ilk aylarından itibaren Ankara ile Washington
arasında söz konusu gelişmeler yaşanırken, Washington’da,
Kongre koridorlarında bir başka koşuşturmaca yaşanmıştır.
Ermeni lobisinin önde gelen isimlerinden Frank Pallone,
Türkiye’ye ABD tarafından yapılması düşünülen ve/veya
kulislerde konuşulan (yaklaşık) 30 milyar dolarlık yardım
paketinin engellenmesi için ABD Kongresinde yoğun şekilde
lobi faaliyeti sürdürmüştür. Özellikle, ekonomik yardım
alanında Türk taleplerini kabul etmenin Amerikan
politikasına ters düşeceği noktaları üzerinde çalışmalar
yürütmüş olan Pallone, yardımın gerçekleştirilmemesi için
Dışişleri Bakanı Collin Powell’a mektupla başvuruya kadar
işi boyutlandırmıştır[3].
Bu dönemde Pallone, Türkiye’ye yönelik yardım paketi
rakamının çok yüksek olduğunu, Bush’un, Irak harekatı
maliyetinin 50 milyar dolar ile 200 milyar dolar civarında
tahmin ettiğini açıkladığını ve eğer Türkiye’ye konuşulan
rakamlarda yardım yapılırsa bunun da savaş maliyeti
içerisine ekleneceğini ifade etmiştir. Pallone, söz konusu
yardım paketinin Amerikan iç yatırımlarını engellemesinin
yanı sıra, bu yardım paketi olmaksızın dahi tahminen yıllık
yaklaşık 300 milyar dolarlık bir bütçe açığının ortaya
çıkacağını belirtmiştir[4].
Frank Pallone’ın Collin Powell’a gönderdiği mektubunda
Türkiye’nin kendi halkına ve komşularına karşı saldırgan bir
tutum içerisinde olduğunu, kendi toprakları içinde yaşayan
Kürtlere karşı merhametsizce baskı yaptığını, dillerini,
kültürlerini, meclisteki temsil haklarını sınırladığını,
geçmişte Osmanlı Türklerinin Ermeni azınlığı üzerinde bir
katliam kampanyası düzenleyerek 1,5 milyon Ermeni’yi
öldürdüğünü; son zamanlarda ise Türk ordusunun Kuzey
Kıbrıs’ta yaklaşık 29 yıldır süren illegal işgalinin devam
ettiğini, etnik temizlik politikası ile 200 bin Kıbrıslı
Rum’u göçe zorladığını belirttikten sonra asıl ısrarla
üzerinde durduğu konuya geçmiş ve Türkiye’nin Irak savaşı
süresince / sonrasında alacağı pozisyon üzerinde durmuştur[5].
ABD Kongresi Ermeni Komitesi eş başkanlarından olan Pallone:
“Savunma Bakanı Donald Rumsfeld defalarca ifade etmiştir
ki, Irak petrolü, Irak’ın menfaatleri için kullanılacaktır
ve Irak’a aittir. Ancak, ne yazık ki, Türkiye, Irak
petrolünü kendisi için istemekte ve özellikle Irak’ın
kuzeyinde Kürt yerleşim alanının kalbinde olan Kerkük’e göz
koymuştur”[6].
şeklindeki vurgusundan sonra söz konusu durumu Recep Tayip
Erdoğan’ın: “ Meselenin sadece dolar pazarlığıyla basite
indirgenecek kadar basit olmadığını, bölgede ki sınırlar
hakkında da müzakereler yapılacağı...”[7]
sözleriyle desteklemiş, bölgede Kürt hükümetinin olduğunu ve
demokratik kurallar içerisinde bölge halkına hizmet ettiğini
ve bunun desteklenmesi gereğini vurgulamıştır[8].
Powell’a yazmış olduğu mektubunda Pallone, son olarak:
Türkiye’ye sözü edilen finanssal yardımı yapmanın, Amerikan
politikasına ters düşeceğini, ABD bütçesini yaralayacağını
daha da önemlisi Türkiye’ye Irak’ın geleceğinde herhangi bir
rol verilmemesi ve petrol taleplerine karşı çıkılması
hususunu ifade etmiştir[9].
Söz konusu dönem içerisinde Frank Pallone’ın yukarıdaki
çabalarının yanı sıra, Kongre’de etkin lobi faaliyetleri
yürüten, Ermeni Milli Komitesi’ (ANCA) de (2003) Şubat ayı
ortalarından itibaren Senatörler ve Temsilciler Meclisi
Üyelerine yönelik mektup kampanyası başlatmıştır. ANCA,
Türkiye’ye yönelik olarak düşünülen yardım paketinin bir çok
Amerikalı Ermeni’yi tedirgin ettiğini, kendi web sayfaları
ve belge geçerlerine tepki mesajları yağdığını, kendilerinin
de bu mesajları Kongre üyelerine gönderdiklerini ifade
etmiştir[10].
ANCA lobi kuruluşu, Türkiye’nin baskı taktiklerinin her
zamanki gibi beklenmedik bir şey olmadığını, söz konusu
durumun zaten göz önünde tutulması gereken bir husus
olduğunu, vergi mükellefleri olarak, Birleşik Devletlere
düpedüz şantaj gibi başvuru yapan bir ulusa yardım
edilmemesi, özellikle de Amerikan halkı tarafından önemli
olarak kabul edilen bir çok önemli değeri ihlal eden bir
devlete yardımın yapılmaması şeklinde ifadeleriyle Kongre
üyelerini etkilemeye çalışmışlardır[11].
Ermeni lobisinin önde gelen kuruluşu ANCA ile dirsek teması
halinde çalışan New Jersey Milletvekili Frank Pallone,
Kongre içersinde “Ermenistan ve Ermeni sorunu” konuları
üzerinde 1990’lı yıllardan beri oldukça aktif bir şekilde
çalışmalar yürütmektedir.
ABD Kongresinde, Ermeni Konusu Üzerine Kongre Kurulu (Congressional
Caucus on Armenian Issues) Ermeni lobisinin Kongre
içerisinde legal kuruluşu olarak faaliyet göstermektedir.
Her iki partiden de (Demokratlar ve Cumhuriyetçiler)
üyelerin bulunduğu Ermeni Kurulu (Armenian Caucus)’nun
üye sayısı 2002 itibariyle 121’e ulaşmıştır[12].
Cumhuriyetçi Michiganlı parlamenter Joe Knollenberg
tarafından çalışmaları yürütülen Ermeni Kurulu (AC) Ocak
1995 yılında Demokrat Frank Pallone ve Cumhuriyetçi Edward
Porter tarafından Kongre’ye dahil ettirilmiştir. AC,
Ermenistan ve Ermeni (Sorunu gibi) konuları üzerine
girişimleri destekleme amaçlı olarak Temsilciler Meclisi’nde
çalışmaktadır.
Üyeleri farklı partilerden de olmuş olsa, Ermenistan’a ait
konular üzerinde sıkı bir işbirliği ve yardımlaşma
içerisinde olduklarının göstergelerinden birisi 907.
Maddenin (Section 907) uygulanmasına devam edilmesi
gayretlerindeki birlikteliklerinde görülmüştür[13].
BİRİNCİ ABD – IRAK SAVAŞI SIRASI VE SONRASINDA ERMENİ
LOBİSİNİN ÇALIŞMALARI
1980’li yıllardan itibaren etkin bir şekilde, ABD
Parlamentosunda lobi faaliyeti yürüten Ermeni Milli Komitesi
(ANCA) ve Amerikan Ermeni Asemblesi (AAA)’nin Washington’un
Ankara politikası üzerinde etkileri oldukça büyük olmuştur.
Çeşitli aralıklarla Kongre’ye taşımış oldukları “Ermeni
Tasarıları” ile Ankara-Washington ilişkilerinde
gerginliklere yol açmışlardır.
1990’lı yıllarda Ortadoğu-Orta Asya-Kafkasya ekseninde
ortaya çıkan yeni oluşumlar, bölge üzerinde hassasiyetle
duran Washington’u da farklı politikalar üretmeye
zorlamıştır. Söz konusu dönemde Ermeni lobisinin Kongre
üyeleri üzerinde yapmış olduğu lobi faaliyetleri başarılı
olsa da, ABD yönetimi Türkiye lehine bir tavır içerisine
girmek zorunda kalmış, böylesi bir tavır ise Ermeni
lobisinin etkinliğini kırmıştır.
Mevcut dönem içerisinde ABD politikasının, Ortadoğu ve
Türkiye üzerindeki dinamik gelişmelerde ortaya çıkan
çıkarları bazında zikzaklar çizdiği de görülmüştür.
1990 ve 1991 yılı, Türk-Amerikan ilişkilerinde –Ermeni
sorunu bağlamında- önemli bir milat olarak yerini almıştır.
Zira, bu tarih, gerek ABD gerekse ABD’de ki ve Ermenistan’da
ki Ermeniler için, aynı zamanda ABD’de sürekli olarak
Kongre’ye taşınan Ermeni sorunu konusu ve Türkiye için bir
dönüm noktası olmuştur.
Birinci ABD – Irak Savaşı Sırasında ABD Kongresi’nde Ermeni
Lobi Faaliyetleri
1991 yılı Nisan ayında Senato’da ki konuşmasında Senatör
Kennedy, son haftalarda bütün dünyanın Irak’ta ki Kürtlere
uygulanan büyük bir insanlık trajedisine şahitlik ettiğini
söylemiştir[14].
Senatör Carl Levin’de benzer bir konuşma yapmıştır.
Senatodaki konuşmasında Senatör Carl Levin, 1920 yılında
Amerikan Senatosu’nun “Senate Resolution 359” kararıyla
Senato Dış İlişkiler Komitesi’nin Ermenilerin katliamlara
maruz kaldığı raporuyla olayı kabullendiğini hatırlatmıştır.
Carl Levin, Ermeni olaylarından sonra dünyanın diğer
yerlerinde soykırımların gerçekleştiğini söylemiş[15]
ve Ermeni olaylarından ders alınmadığı için Nazi
Holokost’unun cereyan ettiğini bundan sonra da bir milyon
Kamboçyalı’nın öldüğünü vurgulamıştır[16].
Bu sözlerinden sonra Senatör Levin de: “Bu gün bir kez
daha yalnızca kendileri olduğu için insanlar tehlike altında
ve ölüyorlar. Bu defa çok sayıda Kürt,
yaşamları için mücadele ediyor ve kaçıyor, biz bunun tekrar
olmasına izin veremeyiz.”[17]
diyerek sözü tekrar Ermeni sorununa getirmiş ve tarihten
ders alınması lazım geldiğini ve Ermeni iddialarının kabul
edilmesi gerektiğini söylemiştir[18].
Konuşmacılardan Senatör Herbert Kohl, 24 Nisan 1991’in
Ermeni soykırımının 76. yıldönümü olduğu, 1915 ile 1923
arasında 1.5 milyon Ermeni’nin yok olduğu ve Kongre’nin bu
korkunç trajediyi bir hatırlama günü olarak kabul etmesinin
tam zamanının olduğunu vurgulayarak sözlerine başlamıştır.
Konuşmasında Kohl, sözü Kürtlere getirmiş ve Senatör
Levin’in sözlerinin benzerini söyledikten sonra Körfez
Krizi’nde Türkiye’nin (Saddam Hüseyin’e yönelik) tepkisini,
bunun yanında cömertliğini ve yardımını özellikle vurgulama
gereği duyduğunu belirtmiştir[19].
Senatörlerden Jeffords, Kerry ve Pell’de benzer konuşmalar
yapmıştır.
Kürtlerle ilgili olarak Senatör Jeffords, bütün Amerika’nın
Saddam Hüseyin’in ordusu tarafından (Kürt halkından) erkek,
kadın ve çocukların öldürülüşünü izlediğini ve bu trajediye
bir son verilmesi gerektiğini belirtmiş ve Türkiye’nin
Körfez Krizi’nde ABD’nin kritik bir müttefiki olduğunu
söylemiştir.[20]
Konuşmacılardan Senatör John F. Kerry’de benzer temalara
değindikten sonra Irak’ta günde yaklaşık 1000 (bin) Kürt’ün
yaşamını kaybettiğini belirtmiştir[21].
Benzer görüşleri Senatör Claiborne Pell ikilemli bir
ifadeyle şöyle aktarmıştır: “Ermeni soykırımını anıyoruz
ancak Körfez Savaşı’ndaki koalisyon partnerimiz ve NATO
müttefikimiz modern Türkiye’yi eleştirmiyoruz. Osmanlı’nın
işlemiş olduğu suçlardan ötürü mevcut Türk Hükümeti’ni
sorumlu tutmuyoruz, tıpkı Nazi zulümleri için modern
Almanya’yı suçlamadığımız gibi, biz sadece Ermeni soykırımı
hatırasını muhafaza ediyoruz...”[22]
1991 yılında Temsilciler Meclisi’nde ki bu konuşmalarda,
Lehman’dan sonra kürsüye gelen T.M.Ü. Dooley:[23]
(benzer cümlelerden sonra Lehman’dan farklı olarak,
Anadolu’nun 3 bin yıldır Ermenilere ait olduğunu ve
sürüldüklerini, 2.5 milyon Ermeni’den geriye yalnızca 100
bin Ermeni’nin kaldığını söyledikten sonra) “Modern Türk
Hükümeti’nin Kürt mültecilere karşı yapmış olduğu yardım ve
jestler yüzünden takdir edilmesi gerekir. Gerçekte bugünün
Türk Hükümeti XX. yüzyılın başlarında Osmanlı
İmparatorluğu’ndan ayrılmıştır. Türkiye NATO’nun güvenilir
bir üyesi ve ABD’nin müttefiki olarak hayati bir önem
taşımaktadır. Müttefiklerin savaş makinası olan Saddam’a
karşı Körfez Savaşı’ndaki askerî başarılarının büyük bir
bölümünü Türkiye’nin uyumuna ve hava koridoru yardımına
borçludurlar.” şeklinde Türkiye ile ilgili taltifli
sözlerinden sonra:
[24]
“Toplantıyla bu trajedinin yansıtılmasının yanında
söylemek istediğim ve hayran olduğum bir şey var. O da
Ermeni halkının sahip olduğu manevi güç. 1988 depremi 35.000
Ermeni’yi öldürdü ve 500 bin insanı da evsiz bıraktı. Dahası
Dağlık-Karabağ’daki anlaşmazlığın devam etmesi ve Ermeni
karşıtı şiddet yüzünden deprem kurbanlarına uluslararası
yardım çabalarını dahi engellemiştir.” diyerek Türkiye
ve Azerbaycan’ı suçlamıştır.
1991 yılı konuşmalarında, diğer yıllarda olduğu gibi
istisnasız hemen her konuşmacı Ermeni halkına karşı yapılmış
olan (sözde) soykırımın 76. yılını kutlamak için burada
olduklarını, 1915-1923 arasında 1,5 milyon Ermeni’nin
öldürüldüğünü, 500 binden fazlasının da sürgün edildiğini,
1915 yılı 24 Nisan’ında 200 Ermeni dini, politik ve
entelektüel liderinin tutuklanarak idam edildiği, XX.yüzyılın
ilk soykırımı olduğunu, bu dönemde Osmanlı ordusu saflarında
yaklaşık olarak 250 bin Ermeni’nin görev yaptığını,
Ermenilerin yaklaşık olarak 3000 yıldır Anadolulu
olduklarını, Sultan Abdülhamit II.’ nin yaklaşık 300 bin
Ermeni’yi katlettiğini, 1915 yılından sonra Ermenilerin bir
çoğunun Amerika’ya gelerek buraya yerleştiğini,[25]
Amerikalı-Ermeni toplumunu oluşturduklarını ve bunun gibi
konu üzerinde görüşlerini sunmuşlar ve konuşmacılardan T.M.Ü.
Rinaldo, 1913-1930 arasında Amerikan halkının 113 milyon
dolar yardımda bulunduğunu ve 132 bin yetim çocuğun bakımını
sağladıklarını söylemiştir[26].
Birinci ABD – Irak Savaşı döneminde ABD Kongresi’nde yapılan
konuşmalarda sürekli olarak Irak konusuna değinilmiş ve
yukarıda da belirtildiği gibi Irak’taki Kürtlerin durumunun
çok kötü olduğu vurgulanmıştır. Ermeni sorunu konulu söz
konusu toplantılarda değişik söylemler de Ermeni lobisi
tarafından dile getirilmiştir. Böylesi ilginç söylemlerden
birisi, T.M.Ü. Broomfield’den gelmiştir. Broomfield yaptığı
konuşmada 1974 yılında Türkiye’nin Kıbrıs çıkarması
sırasında (Broomfield bunu istila “invasion”
kelimesiyle söylemiştir.) bir çok Amerikan vatandaşını da
içeren 1500 masum Kıbrıslı Rum’un kaybolduğunu ve
Türkiye’nin bunu inkâr ettiğini söylemiştir[27].
1991 yılı konuşmalarında her ne kadar geleneksel Ermeni
iddiaları, Ermeni lobisi taraftarı olan milletvekilleri
tarafından düzenli bir şekilde dile getirilse de gerek
milletvekilleri gerekse Senatörler Türk-Amerikan
dostluğundan, müttefikliklerinden bahsetmişler ve
Türk-Amerikan ilişkilerine büyük ölçüde değer verdiklerini
beyan etmişlerdir. Örneğin Senatör Larry Pressler, 1990
yılında Ermeni yanlısı bir tutum sergilerken, 1991 yılında
yaptığı konuşmada Türk-Amerikan dostluğunu savunucu bir tarz
sergilemesi,[28]
1991 yılı Amerikan çıkarlarının (ABD’nin Körfez bölgesindeki
çıkarları) da önemli bir göstergesi olarak ortaya çıkmıştır.
Birinci ABD – Irak Savaşı Sonrası Gelişmeler: Stratejik
Müttefik Türkiye
Son
dönem Türkiye-ABD ilişkilerine[29]
bakıldığı zaman gerek ekonomik gerekse askerî düzeyde iyi
bir çizgi yakalandığı görülecektir. Türkiye’nin, NATO’nun
büyüme planları içerisinde Avrupa, Ortadoğu ve Asya’ya
uzanan bir köprü olması Irak’ın Türkiye üzerinden kontrolü,
Körfez Savaşı sonrası ABD’nin Ortadoğu’da artan pazar
payının korunması, İsrail’in ve ABD yanlısı diğer
devletlerin varlığını daha güvenli sürdürmesi[30]
amaçlı olarak oluşturulan Türkiye - İsrail - Ürdün askerî
işbirliği ve bütün bu gelişmeler özellikle yakın dönemde
Türkiye’nin ABD nezdinde, önemini artırmıştır.
1985 yılında ABD Kongresi Temsilciler Meclisi’nde konuşma
yapan Milletvekili Siljander, Türkiye’nin ABD için stratejik
önemini dile getirirken, Türkiye’nin NATO’nun en stratejik
ve güçlü ülkesi haline geldiği, İran, Irak, Suriye,
Bulgaristan ve Sovyetler Birliği ile sınırlarının olması ve
hepsinden önemlisi de topraklarında NATO karargâhının ve ABD
üslerinin bulunması dolayısıyla önemli bir müttefik olduğunu
vurgulamıştır. Siljander konuşmasında, 1974 yılında
Türkiye’ye uygulanan silah ambargosuyla neredeyse
Türkiye’deki Amerikalıların kovulduğunu da anlatmıştır[31].
Aynı yıl ABD Dışişleri Bakanı George Shultz, Türkiye’nin
Kore’de ABD ile savaştığını belirttikten sonra “
..NATO’nun en büyük kara ordusuna sahip, Sovyetlerin
Karadeniz üslerini Akdeniz’den ayıran boğazları koruyan ve
güvenliğimiz için çok önemli olan askerî ve diğer
kolaylıkları sağlayan Kuzey Atlantik İttifakı
Teşkilatı’nın güvenilir bir müttefikidir.”
açıklamasıyla Türkiye’nin ABD için taşıdığı önemi dile
getirmiştir[32].
Bir taraftan bu dönemde Amerikan kanadında bunlar
söylenirken, Soğuk Savaşın[33]
bitmesiyle beraber genel olarak Türk tarafınca düşünülen
nokta, Türkiye’nin stratejik öneminin azalacağı kaygısında
toplanmaktaydı. Bunun tabi sonucu olarak, Batı’dan daha az
askerî ve ekonomik yardım alınacağı endişeleri
bulunmaktaydı. Fakat bu durum, 1990’larla beraber oldukça
değişime uğradı. Bundaki en önemli etken, hiç şüphesiz bu
dönemde uluslararası ilişkilerin yapısında meydana gelen
gelişmelerdi. 1991’deki Birinci ABD – Irak Savaşı ve yine
aynı yılın Ağustos’unda SSCB’deki darbe ve ardından Aralık
ayında bu ülkenin dağılması, Türkiye’nin stratejik önemini
tekrar ön plana çıkartmıştır[34].
Türkiye, yukarıda gerek Slijander’in gerekse Dışişleri
Bakanı Shultz’un da belirttiği gibi ABD’nin sadık müttefiki
olarak kalmıştı. Mevcut süreç içerisinde ortaya konan
sadakat ve işbirliğine rağmen diğer NATO üyelerinin yanı
sıra özellikle ABD’den daha fazla malî ve askerî yardım elde
edememe, yine aynı dönemde Türk yönetiminin en önemli
problemlerinden birisini oluşturmuştur[35].
21 Ocak
1991 tarihli The New York Times gazetesinde “Savaş
Türkiye’ye Daha Geniş Bir Rol Oynama Şansı Tanıyor”
başlıklı yazıda şu yorum yapılmıştır:[36]
“Bu güne kadar ki olan gelişmelerde Türkiye rolünü çok
güzel oynamaktadır. Bunlar: Ekonomik ve askerî yardım
fırsatı ve uluslararası saygınlığın geniş ölçülerini elde
etmedir. Stratejik bir öneme sahip olan Türkiye, Sovyet
tehdidinin ortadan kalkması üzerine önemini yitirmekteyken,
birdenbire askerî kozunu oynamadan Avrupa Birliğine katılma
arzularını tekrar popüler bir tartışma olarak ortaya koydu.
Körfez Krizi, Türkiye’nin önemini ve NATO’da oynadığı rolü
tekrar hatırlattı...”
The
New York Times’ın
yukarıdaki yorumun da çok az doğruluk payı ortaya çıkmıştır.
Türkiye’nin Körfez Savaşı’yla birlikte ABD’den ve körfez
ülkelerinden yardım beklentileri artmıştır. Bu amaçla
Türkiye, ABD’den tekstile uygulanan kotanın kaldırılmasını
talep etmiş, askerî modernizasyona destek istemiş ve
borçların hafifletilmesi talebinde bulunmuştur[37].
Ancak
Körfez Savaşı’nın ortaya çıkışı ile ilk etapta Türkiye için
öngörülen Amerikan yardımı bu dönemde 553.4 milyon dolardan
635.4 milyon dolara çıkmış (82 milyon dolarlık bir artışla)[38]
ve bu yardımın en büyük kısmı ise doğrudan hibe yardımı
şeklini almıştı. AKKA çerçevesi içerisinde ortaya çıkan
askerî malzemenin Türkiye’ye verildiği de hesaba katılırsa,
Türkiye’nin yuvarlak bir hesapla, Amerikan ve Alman askerî
yardımı olarak 8 milyar dolarlık bir yardım elde edeceği
görülüyordu. Elbette Türkiye, bölgedeki stratejik önemini
burada bir kere daha ortaya koymuş oluyordu. Diğer taraftan
da Avrupa’nın Ortadoğu petrollerine bağımlı oluşu,
Avrupa’nın güvenliğinin, Ortadoğu’nun güvenliğinden ayrılmaz
bir durum arz etmesi Ortadoğu’nun, NATO için artık “Bölge
Dışı” olamaz şartını beraberinde getirmiş oluyordu[39].
Birinci
ABD – Irak Savaşı sırasında Türkiye’nin ABD’ye sağladığı
yardım hayatî bir önem taşımaktaydı. Petrol boru hattının
kapatılması, Batı’nın ekonomik ambargosunun başarısını bu
dönemde garantilemiştir. Ayrıca İncirlik Hava Üssü, Irak
açısından kuzeyde yeni bir cephe açması nedeniyle bu ülke
(Irak) üzerinde büyük bir baskı oluşturmuştu. Amerikan
uçakları tarafından Kuzey’den gelebilecek muhtemel bir
saldırıyı göz önünde bulundurmak zorunda kalan Irak üzerinde
büyük bir baskı gerçekleştirmiştir. Türkiye, söz konusu
desteğiyle Soğuk Savaşın sona erip yeni bir dünya düzenine
geçildiği sırada Batı içindeki yerini ve dünyanın belli
başlı devletleri içinde stratejik önemini garanti altına
alıyordu[40].
Bir diğer önemi ise, Washington’un müttefiklere ihtiyaç
duyduğu bir sırada Türkiye’nin (ABD’nin) yardımına
koşmasıydı.
1990’ların ilk yıllarında, Körfez Savaşı’nın yanı sıra Orta
Asya’daki hareketlilik de gerek ABD için gerekse Batı için
Türkiye’nin stratejik önemini bir kere daha gözler önüne
sermiştir. Söz konusu dönemden sonra Amerika’nın güvenlik
düzenlemeleri düşüncesi içerisinde yer alan örneğin,
Kafkasya, Avrupa’nın kanatlarındaki jeopolitiğin yeniden
keşfedilmesi, kitlesel imha silahlarının ve nükleer
füzelerin artmasına tepki verme konusuna daha fazla eğilme
ve bölgesel dengelere hakim olmayı isteme gibi faktörler
ABD’nin Türkiye’ye karşı stratejik ortak olarak daha fazla
ilgi duymasını da beraberinde getirmiştir. Amerikalı
yetkililer, Türkiye’yi NATO içerisinde yeni cephe devleti
olarak görmenin yanı sıra Balkanlar, Ortadoğu, Kafkasya
ekseni ve Avrupa güvenliğiyle ilgili olarak da temel aktör
olarak görme durumu içerisine girmişlerdir[41].
Stratejik Müttefik Türkiye Kan Kaybediyor... :Türkiye Nasıl
Bir Çukurun İçine Sokuldu ?
Gerek stratejik önemi bakımından gerekse ABD’ye olan sadık
müttefikliği ile Türkiye ABD ve Batı nezdinde puan
toplarken, savaş sonrası gelişmeler ve Türkiye’ye verilen
sözlerin bir anda unutulması veya kasıtlı olarak yerine
getirilmemesi ekonomik açıdan Türkiye’yi oldukça sarsmış ve
bir o kadar da hayal kırıklığına uğratmıştır.
Sonraki 10 yıl içinde, Türkiye’nin sadece Irak’a uyguladığı
ambargo yüzünden uğradığı kayıp, 14 Mart 2000 tarihli
Milliyet gazetesinin Hazine Müsteşarlığı’ndan aldığı
bilgiye göre 100 milyar dolar civarında olduğu[42]
belirtilse de zararın 40-50 milyar dolar civarında olduğu
tahmin edilmektedir. Çünkü, söz konusu dönemde boru
hattından elde edilen transit gelir durmuş, Irak’la yapılan
ticaret (sınır ticareti dahil) büyük ölçüde bitirilmiştir[43].
Ortaya çıkan durum, özellikle Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde
işsizliği artırmış, hatta Irak’ın Türkiye’ye olan borçlarını
ödememesi ve müteahhitlik hizmetlerinin durmasını gibi
neticeleri getirmiştir.
Birinci Irak Savaşı sırasında Türkiye’ye uygulanan ambargo
sebebiyle, Kerkük – Yumurtalık petrol boru hattının
durdurulması Türkiye – Irak ticaret düzenine büyük darbe
indirmiştir. İki ülke arasındaki ticaretten hem Irak’ın
kuzeyinde hem de Türkiye’de Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde
yaşayanlar yararlanırken, ABD ve İsrail’in baskıları ile
ambargo sert bir şekilde Türkiye – Irak ilişkilerine
uygulanmış[44]
/ uygulatılmış ve bu uygulama dar anlamda en çok iki bölge
insanını genel anlamda ise Türkiye ekonomisini yaralamıştır.
Ambargo öncesinde Irak’a en fazla mal satan ülke Türkiye
iken, ambargo sonrası, Irak’a en fazla mal satan ülke Ürdün
üzerinden her türlü malı Irak’a satarak gizli yollardan
petrol paralarını kendi şirketleri aracılığıyla toplayan ABD
olmuştur[45].
1990’larda, yeni dünya düzenine geçiş süreci içerisinde
Irak ile beraber bölgenin kaybeden ve gerileyen ülkesi
Türkiye olmuştur[46].
Irak – Türkiye ilişkilerinde son 12 yıllık değerlendirmeyi
ticari açıdan ele alan, Chicago Tribune yazarlarından Paul
Salopek:[47]
“ Türkiye’nin Irak’la 150 mil uzunluğunda ortak bir
sınırı bulunuyor. Türk Hükümeti, geçtiğimiz 12 yıl
içerisinde BM’nin Bağdat’a karşı uyguladığı yaptırımlar
nedeniyle uğradığı ticari zararın 40 milyar dolar olduğunu
iddia ediyor. Bağımsız uzmanlar ise söz konusu kaybın
yaklaşık 10 – 15 milyar dolar olduğunu belirtiyorlar. Rakam
ne olursa olsun, Ankara’nın Washington’u desteklediği için
ekonomik zarara maruz kaldığına hiç şüphe yok.
“Bu acı hiçbir yerde, kaçakçılığı da içerisinde
barındıran ticaretin yüzyıllardır artık bir yaşam biçimi
olduğu ülkenin yoksul köşesi Güneydoğu Anadolu’nun ıssız
platolarında olduğu kadar açık değil. Cizre, Silopi ve
Diyarbakır gibi tarihi kentler, Balkanlar ve Orta Doğu
arasında kapı oldukları için uzun seneler boyunca gelişmiş
kent unvanını korudular. Körfez Savaşı’ndan önce buradaki
ticaret geliri yılda yaklaşık 1,5 milyar dolardı. Ancak,
Saddam’a karşı uluslararası yaptırımların uygulanmaya
başlamasıyla bu görkemli yıllar sona erdi.”[48]
şeklinde ki ifadeleriyle Türkiye’nin önündeki on
yıllık tablonun da renklerini ortaya koymuştur.
“Uluslararası sistem içinde yürütülen ilişkilerde
devletlerin siyasi ve kültürel amaçlarının yanında iki temel
amacı daha bulunmaktadır: Bunlardan biri güvenlik diğeri ise
ekonomik çıkardır.”[49]
düşüncesinden hareketle, ekonomik açıdan yukarıda
ifade edilen zararlara yol açtığı gibi siyasal açıdan da
faydalı olmamıştır. Güneydoğuda işsizliğin artması PKK’nın
(bugünkü adıyla KADEK’in) işine yaramış ve bölgede
Türkiye’ye karşı faaliyetlerine güç kazandırmıştır.
Özellikle Irak’ın kuzeyindeki güç boşluğu KADEK’in işini
kolaylaştırmıştır.
Siyasî olarak bir diğer konu da, Türkiye-AB ilişkilerinde
bir iyileşmeye gidileceği düşüncesiydi. Ancak bundan da
beklenilen neticeye varılamamıştır. Hatta ekonomisi büyük
yara alan Türkiye’nin, AB üyeliği daha da zayıflamıştır.
Yine siyasî anlamda ortaya çıkan önemli noktalardan birisi
de, savaş sonrası Orta Doğu’daki barış süreci için Madrid’te
yapılan zirveye Türkiye’nin çağrılmamasıdır[50].
Bütün bu gelişmelerin yanı sıra savaş sonrası Kuveyt’in
yeniden imarı konusunda Türkiye’nin bekleyiş içerisinde
olduğu müteahhitlik fırsatları sunulmamış, hatta Kuveyt ve
Suudi Arabistan savaş sırasında kendisini destekleyen
ülkeler için yayınlamış oldukları teşekkür bildirgesine
Türkiye’nin ismini koymamışlardır[51].
İkinci ABD – Irak Savaşı Öncesinde Ermeni Lobisinin
Çalışmaları
Birleşik Devletler, 21. yüzyılda Amerikan tek-kutupluluğu ve
hegemonyasının devamını sağlamak gayesi ile merkezinin
Avrupa-Asya kıta bloğunun oluşturduğu coğrafyada yeni bir
askeri-politik yapılanma / konuşlanma gerçekleştirme
politikası izlemektedir. Merkez eksenleri, Orta Asya-Güney
Kafkasya ile Orta Doğu olan, bu jeopolitik düzenlemeleri de
içeren yaklaşımın iki hedefi vardır. İlk hedef, dünya sanayi
sistemini ayakta tutan petrolün denetimini (Washington’un)
mutlaka yakın kontrolü altına almaktır. Böylece, (ABD)
önümüzdeki 25 yıl içinde bir sıçrama yaparak artacak olan
petrol tüketimini güvence altına almanın ötesinde muhtemel
rakipleri olan, Çin, Hindistan ve Avrupa Birliği’nin de
enerji ihtiyaçlarını denetim altına almayı hedeflemektedir[52].
İkinci hedef olarak Washington, enerji kaynaklarının yer
aldığı merkezlerin yanı sıra enerji nakil hatlarının geçtiği
coğrafyaların çevresinde de askeri yapılanmalar oluşturmak,
bir yandan Orta Asya ve Kafkasya’da diğer yandan da Orta
Doğu’da güç projeksiyonu yapabileceği politik-askeri
yapılanmalar oluşturmayı amaçlamaktadır[53].
11 Eylül sonrası Afganistan’la başlayan, hemen sonrasında
Orta Asya eksenli yerleşim ve şimdilerde Irak operasyonu,
oturtmayı amaçladığı ABD hegemonyasının oluşumunun sadece
bir kısmını oluşturmaktadır[54].
Orta Doğu’da bu hegemonyaya tehdit teşkil edebilecek, her
türlü engelin pasivize edilmesi, hegemonya oluşumunun
gereklilikleri olarak ortaya çıkmaktadır.
Böylesi bir tablo içerisinde Türkiye’nin ABD – Irak Savaşı
sonrasında da küresel, bölgesel ve ulusal çıkarları, Irak ve
Irak’ın kuzeyindeki yeni gelişmeler, mercek altına alınarak
gözden geçirilmelidir[55].
Ermeni lobisi, incelemenin başında da belirtildiği üzere,
sıkı bir şekilde Ankara-Washington pazarlığında, Ankara’nın
lehine sonuçlanabilecek anlaşmayı bozma gayreti içerisine
girmiştir.
Türkiye’nin İkinci ABD – Irak Savaşı sırasında izlemiş
olduğu politika, son 12 yılın tecrübesi olarak ortaya
çıkmıştır. Ankara, Washington’un siyasi ve mali destek
vaatlerini, sonradan yerine getirmeyeceği endişesiyle, (Irak
operasyonuyla ilgili olarak) ABD yönetimine açık çek vermeyi
geciktirmiştir.
Savaş öncesi ve sırasında, Ankara, garanti isterken,
Washington mali açıdan kendisini bağlamaktan kaçmaya
çalışmış bunu yaparken de, Amerikan siyasal sisteminin
önemli ayaklarından olan lobileri kullanma yoluna gitmeyi
tercih etmiştir.
ANCA lobi kuruluşunun aniden düğmeye basılmış gibi birden
bire ortaya çıkması ve Türk-Amerikan pazarlığında ABD
çıkarlarını korumaya çalışması, New Jersey Milletvekili
Frank Pallone’ın Dışişleri Bakanı Collin Powell’a gönderdiği
mektup, zamanlama olarak oldukça düşündürücü bir şekilde
kamuoyuna yansıtılmıştır. Bu o kadar güzel bir tertiptir ki,
Türkiye’ye yönelik düşmanlığı ile bilinen Ermeni lobisinin
söz konusu hareketi de yadırganmamıştır.
Savaş öncesi/sırası ve sonrasında Amerikalılar, savaş
sonrası Irak’ın yeniden düzenlenmesinde Türkiye’nin söz
sahibi olamayacağı düşüncesiyle pazarlığa yanaşmayı
denemişlerdir[56].
Mevcut dönem içerisinde Washington’un aba altından
gösterdiği silahlarından birisi de, (sözde) Ermeni soykırım
tasarısını Amerikan Kongresi’nden çıkartacağı tehdidiydi[57].
Ermeni lobisinin Washington kulislerinde ortaya attıkları 30
– 32 milyar dolarlık yardım paketi kampanyası bir tarafa,
ABD’nin Türkiye’ye 2 milyar doları hibe olmak üzere 20
milyar dolarlık bir yardım paketi önerdiği de 2003 yılı
Şubat ayı içerisinde yine kulislerde dolaşan[58]
bir başka nabız yoklama harekatı olarak konuşulmuştur[59].
Söz konusu durumu Chicago Tribune gazetesi yazarlarından
Paul Salopek’in Şubat ayı sonlarında Atlanta Journal’a,
Türkiye Cizre’de yazmış olduğu makalesi şu şekilde ortaya
koymuştur[60]:
“Amerika’nın en sadık müttefiklerinden biri olan
Türkiye’nin neden işleri ağırdan alması ve ABD’nin Irak’a
karşı gerçekleştireceği savaşa karşı çıkması gerektiğini
anlamak için, masalsı İpek Yolu’nda bulunan bu eski kervan
kentindeki engin kamyon mezarlıklarına bakmak yeterli.
“Yenilgiye uğramış bir ordunun ölen şövalyeleri gibi
sıraya dizilmiş yaklaşık 48 bin paslı Fiat, Volvo ve Ford
kamyon, Cizre çevresindeki çamurlu düzlüklerde yatıyor.
Bunlar, komşu Irak’la bir zamanlar çok hareketli olan ve BM
yaptırımları döneminde ve daha yakın zamanda savaş
gemileriyle bozulan sınır ticaretinin tekerlekli kurbanları.
“Irak mazotunu Türkiye’ye ithal etmek üzere bir tanker
alabilmek için annesinin sattığı altınlarını kullanan işsiz
kamyon şoförü Heybet Karasi: ‘Birkaç yıl önce, Irak’ a o
kadar çok kamyon giriyordu ki, ana caddeden karşıdan karşıya
geçmek için 20 dakika beklemeniz gerekiyordu. Şimdi sınır
neredeyse kapandı. Eğer istiyorsanız yolun ortasında
uyuyabilirsiniz’ dedi.”
Bütün bunlar işin, oldukça önemli bir boyutunu ekonomik
yönünü ortaya koymaktadır.
ABD’nin önemli yayın organlarından olan Washington Post
gazetesinde Uluslararası Ekonomi Enstitüsü üst düzey
yetkililerinden Morris Goldstein, Türkiye ile ilgili olarak
“...korkunç derecede borcu olan bir ülke”[61]
tanımlaması yapmıştır. Gerçekte, Goldstein’ın bu tanımlamayı
yaparken atladığı önemli bir nokta var. O da, korkunç
derecede borcu olan Türkiye’nin sadece borç faizlerine
ödeyeceği 73 milyar dolarlık bir dinamiğe sahip olduğu
gerçeğidir[62].
Genel Değerlendirme
Elbette ki, ikinci ABD – Irak Savaşı öncesi ve sırasında
sadece ekonomik boyut, Ankara’nın tek pazarlık konusu
olmamıştır. Zaten Washington’da, Türkiye aleyhine lobi yapan
ANCA ve memurlarından Pallone’da aynı görüşü savunmuşlardır[63].
Türkiye söz konusu dönemde, Irak’ın kuzeyindeki Türkmenlerin
statüsüne netlik kazandırmaya çalışması gerekliliğinin
sürekli olarak gündeminde tutmuş ve savunmuştur. Bölgede
çıban başı olarak kök salan KDP – KYP yapılanması da Türkiye
için önemli tehditlerden biri olmuş ve Türkiye konuyla
ilgili siyasi endişelerini gündeme taşıması ve yine
Türkiye’nin pozisyonunun ne olacağı noktalarının aydınlığa
kavuşturulması noktasını ısrarla dile getirmeye çalışmıştır[64].
Ermeni lobisi, yoğun bir şekilde gerek Birinci ABD – Irak
Savaşı, gerekse İkinci ABD – Irak Savaşı sırasında
Ankara-Washington pazarlığında, Ankara’nın lehine
sonuçlanabilecek anlaşmayı bozma gayreti içerisine
girmiştir.
Türkiye’nin İkinci ABD – Irak Savaşı sırasında izlemiş
olduğu politika, son 12 yılın tecrübesi olarak ortaya
çıkmıştır. Ankara, Washington’un siyasi ve mali destek
vaatlerini, sonradan yerine getirmeyeceği endişesiyle, (Irak
operasyonuyla ilgili olarak) ABD yönetimine açık çek vermeyi
geciktirmiştir.
Savaş öncesi ve sırasında, Ankara, garanti istemiş
Washington ise mali açıdan kendisini bağlamaktan kaçmaya
çalışmış ve bunu yaparken de, Amerikan siyasal sisteminin
önemli ayaklarından olan lobileri kullanma yoluna gitmeyi
tercih etmiştir.
Yukarıda da belirtildiği üzere ANCA lobi kuruluşunun aniden
düğmeye basılmış gibi birden bire ortaya çıkması ve
Türk-Amerikan pazarlığında ABD çıkarlarını korumaya
çalışması, New Jersey Milletvekili Frank Pallone’ın
Dışişleri Bakanı Collin Powell’a gönderdiği mektup,
zamanlama olarak oldukça düşündürücü bir şekilde kamuoyuna
yansıtılmıştır. Böylesi bir organizasyonda, Ermeni
lobisinin söz konusu hareketi de yadırganmamıştır.
Son söz olarak, yukarıda da izah edildiği üzere Türkiye,
1991 yılında yaşadığı büyük tecrübeden hareketle 2003
yılında “Bir musibet, bin nasihatten efdaldir” misali
geleceğe yönelik adımlarını iyi hesaplamaya çalışmış ancak
bunda ne kadar başarılı olduğu, tartışmaya açık bir şekilde
tarihteki yerini almıştır.
DİPNOTLAR
·
ASAM, Ermeni Araştırmaları Enstitüsü, Ankara. E-Posta:
skantarci@eraren.org
[1]
Ümit ÖZDAĞ ‘Türkiye’nin Irak Politikasının Belirleyicileri’
ASAM, Stratejik İnceleme Raporu,
www.avsam.org
.
[2]
ÖZDAĞ “Türkiye’nin Irak Politikasının Belirleyicileri”, s. 1
“Ankara'nın taleplerinin en önemli boyutunu Irak'ın siyasal
geleceğinin nasıl şekillendirileceği ile ilgili politik
güvenceler oluşturmaktadır. Ankara, ABD'den savaştan sonra
Irak'ın yeniden şekillendirilmesi sırasında Türkmenlerin de
Araplar ve Kürtler ile birlikte Irak'ın asli halklarından
birisi olarak kabul edilmesini haklı olarak talep
etmektedir” (ÖZDAĞ ‘Türkiye’nin Irak Politikasının
Belirleyicileri’, s. 1,
www.avsam.org
).
[3]
http://www.asbarez.com/frontpage2.htm .
[4]
http://www.asbarez.com/frontpage2.htm.
[5]
http://www.asbarez.com/frontpage2.htm.
[6]
http://www.asbarez.com/frontpage2.htm.
[7]
http://www.asbarez.com/frontpage2.htm.
[8]
http://www.asbarez.com/frontpage2.htm.
[9]
http://www.asbarez.com/frontpage2.htm
[10]
http://www.asbarez.com/frontpage2.htm
[11]
http://www.asbarez.com/frontpage2.htm
[12]
AZG ARMENIAN DAILY, 30 Ağustos 2002.
[13]
AC’nin dışında ABD Kongresi’nde AAA ve ANCA ile irtibatlı
olarak çalışan 1997’de Los Angeles’te kurulan
Ermeni-Amerikan Demokratik Liderlik Konseyi (Armenian-American
Democratic Leadership Council, AADLC) bulunmaktadır.
[14]
United State Congressional Record, Apr. 24, 1991, s.
S4923. (Bundan sonraki dipnotlarda ‘U.S. CONG. REC.’
şeklinde verilmiştir. April: ‘Apr.’ olarak, Senate: ‘S’
olarak, House: ‘H’ şeklinde kısaltılmıştır.
[15]
U.S. CONG. REC., Apr. 24, 1991, s. S5047.
[16]
1920 yılında ABD Senatosu’nun bunu katliam (massacres)
olarak tanıdığını 24 Nisan 1991 yılındaki konuşmasında T.M.Ü.
Moakley’de söylemiştir. Moakley: ‘They United States Senate
formally recognized the nature of the massacres in 1920. And
every year we commemorate this event’ demiştir, U.S.
CONG. REC., Apr. 24, 1991, s. H2523).
[17]
U.S. CONG. REC., Apr. 24, 1991, s. S5047.
[18]
U.S. CONG. REC., Apr. 24, 1991, s. S5047.
[19]
U.S. CONG. REC.,
Apr. 24, 1991, s. S5048.
[20]
U.S. CONG. REC., Apr. 24, 1991, s. S4982.
[21]
U.S. CONG. REC., Apr. 24, 1991, s. S4921.
[22]
U.S. CONG. REC., Apr. 24, 1991, s. S4924.
[23]
U.S. CONG. REC., Apr. 24, 1991, s. H2521.
[24]
U.S. CONG. REC., Apr. 24, 1991, s. H2520.
[25]
T.M.Ü Annunzio, 1921 yılına kadar yaklaşık 100 bin
Ermeni’nin Birleşik Devletler göç ettiğini söylemiş ve bunu
1915 yılına bağlamıştır (U.S. CONG. REC., Apr. 24,
1991, s. H2530).
[26]
U.S. CONG. REC., Apr. 24, 1991, s. H2530.
[27]
U.S. CONG. REC., Apr. 24, 1991, s. H2526.
[28]
U.S. CONG. REC., Feb. 21, 1991, s. S2243.
[29]
Son dönem Türk-Amerikan ilişkileri için bkz: George S.
HARRIS, Troubled Alliance: Turkish-American Problems in
Historical Perspective, 1945-1971, (Washington, D.C.:
1972); Dankwart A. RUSTOW, Turkey-America’s Forgotten
Ally, (New York: 1989); Philip ROBINS, Turkey and the
Middle East, (London: 1991). Ömer KARASAPAN, ‘Turkey and
the U.S. Strategy in the age of Glasnost’, Middle East
Report, Vol. 19 (5), (Sept. – Oct., 1989); Kemal
KİRİŞÇİ, ‘Turkey and the United States: Ambivalent Allies’
Middle East Reviev of International Affairs, Vol. 2,
No.4 (Dec. 1998); Ian O. LESSER, Turkey, Greece, and the
U. S. In a Changing Strategic Environment, (Rand: Santa
Monica, 2001); LESSER, NATO Looks South: New Challenges
and New Strategies in the Mediterranean (Rand: Santa
Monica, 2000); Zalmay KHALILZAD, Ian O. Lesser and F.
Stephen Larrabee, The Future of Turkish-Western Relations:
Toward A Strategic Plan (Rand: Santa Monica, 2000).
[30]
John Duke Anthony, ‘The U.S. – GCC Relationship: Is It a
Glass Leaking or a Glass Filling?’ David W. Lesch (Ed.),
The Middle East and the United States, (Colorado and
Oxford: 1996), s. 356.
[31]
U.S. CONG. REC., Dec. 12, 1985, s. H11920.
[32]
U.S. CONG. REC., Dec. 12, 1985, s. H11920.
[33]
II. Dünya Savaşı’ndan sonra ABD ve eski Sovyet Sosyalist
Cumhuriyetler Birliği büyük güçler olarak ortaya
çıkmışlardır. İki zıt kutuplu ülke, dünya güç dengesinde ve
yeni dünya düzeninde önemli rol oynamışlardır. Bu süreç
SSCB’nin 1980’den sonra, ekonomik ve siyasî gücünün
zayıflamasına kadar sürmüştür. 1989 yılıyla Doğu Avrupa’da
Sovyet yanlısı yönetimlerin çökmeye başlaması ve hemen
akabinde 1990’da SSCB’nin dağılması, iki kutuplu dünya
düzeninin dağılmasına ve soğuk savaş dönemi olarak
adlandırılan dönemin de bitişine sebep olmuştur (Kadir
SAĞLAM, Körfez Savaşı ile Değişen Güç Dengeleri,
(İstanbul: 1999), s. 64).
[34]
İlhan UZGEL, ‘ABD ve NATO’yla İlişkiler’ Türk Dış
Politikası, C. II. Baskın Oran (Ed.), (İstanbul: 2001),
s. 251.
[35]
James BROWN, Delicately Poised Allies: Greece and Turkey:
Problems, Policy Choices and Mediterranean Security, (London:
1991), s. 160.
[36]
THE NEW YORK TIMES, 21 Ocak 1991.
[37]UZGEL,
‘ABD ve NATO’yla İlişkiler’, s. 257.
[38]
82 milyon dolarlık bu yardım Bush tarafından Ocak 1991’de
sağlanmıştır.
[39]
THE SUNDAY TELEGRAPH, 27 Ocak 1991.
[40]
Türkiye açısından böylesi beklentiler varken, aşağıda da
görüldüğü üzere AB için aynı düşünce gerçekleşmemiştir.
[41]
Ian O., LESSER, ‘Turkey’s Strategic Options’, The
International Spectator, C. 34, No.1, (Ocak-Mart 1999),
s. 88.
[42]
UZGEL, ‘ABD ve NATO’yla İlişkiler’, s. 258.
[43]
“ Körfez Savaşı’nın görünürdeki nedeni olan Kuveyt’in
kurtarılmasından sonra, bölgede zarara uğrayan ülkelerin bu
zararları Kuveyt’in petrol gelirlerinden ödenirken, Türkiye
bunun dışında kasıtlı olarak bırakılmıştır. Bir anlamda
savaş ile Irak yıkılırken, Türkiye’nin de dolaylı yollardan
zarara uğramasına neden olunmuştur. Batı ittifakı uğruna
fedakarlık yapan Türkiye’nin gözlerinin yaşına savaş sonrası
dönemde kimse bakmamıştır. Türkiye Batı’ya yaranmak
isterken komşuları ile kötü olmuş ama karşılığında uğradığı
zarara Batılı ülkeler ilgi göstermemiştir. Kuveyt gibi
zengin bir ülke bile savaş tazminatları sırasında Türkiye’yi
görmezden gelmiştir. Bu durum bile açıkça Irak’ın
Türkiye’nin ne derece benzer koşullara sahip olduğunu bir
kez daha ortaya koymaktadır.” Anıl ÇEÇEN, ‘Güney Komşumuz
Irak’, Avrasya Dosyası Irak Özel, (Sonbahar
2000) C. 6, Sa:3, s. 23.
[44]
ÇEÇEN, ‘Güney Komşumuz Irak’, s. 24.
[45]
ÇEÇEN, ‘Güney Komşumuz Irak’, s. 24.
[46]
ÇEÇEN, ‘Güney Komşumuz Irak’, s. 24.
[47]
CHICAGO TRIBUNE, 21 Şubat 2003.
[48]
CHICAGO TRIBUNE, 21 Şubat 2003.
[49]
Armağan KULOĞLU, ‘11 Eylül Sonrası Değişen Dengeler
Çerçevesinde Türkiye’nin Irak Politikası’,
ASAM, Irak Özel,
www.avsam.org.
[50]
Türkiye daha sonraki çalışma gruplarında alt düzeyde temsil
edilmiştir (UZGEL, ‘ABD ve NATO’yla İlişkiler’, s. 258).
[51]
UZGEL, ‘ABD ve NATO’yla İlişkiler’, s.
258.
[52]ÖZDAĞ,
‘Türkiye’nin Irak Politikasının Belirleyicileri’, ASAM
Stratejik İnceleme Raporu,
www.avsam.org.
[53]
ÖZDAĞ, ‘Türkiye’nin Irak Politikasının Belirleyicileri’,
www.avsam.org.
[54]ÖZDAĞ,
‘Türkiye’nin Irak Politikasının Belirleyicileri’,
www.avsam.org
“Amerikan yapılanmasının Orta Doğu’da da Irak ile sınırlı
kalmayacağı anlaşılmaktadır. ABD Başkanı Bush’un Haziran
2002’de West Point Askeri Akademisi’nde İran’ı hedef alan
konuşması, Savunma Bakanlığı Danışma Kurulu Başkanı Richard
Perle’ün Suriye’yi uyaran açıklaması Washington’un amaçları
doğrultusunda ipucu vermektedir. Bugün kimse üzerinde
durmasa da Irak savaşını takiben Washington’un ilk
yöneleceği Orta Doğu sorununun Arap-İsrail ihtilafı olacağı
düşünülmektedir” (ÖZDAĞ, ‘Türkiye’nin Irak Politikasının
Belirleyicileri’,
www.avsam.org).
[55]
ÖZDAĞ, ‘Türkiye’nin Irak Politikasının Belirleyicileri’,
www.avsam.org.
[56]
SUDDEUTSCHE ZEITUNG, 21 Şubat 2003.
[57]
SUDDEUTSCHE ZEITUNG, 21 Şubat 2003.
[58]
ASIA TIMES, 21 Şubat 2003.
[59]
Oysa 1991 musibetinin Türkiye’ye zararı yaklaşık 40 milyar
dolar olmuştur.
[60]
ATLANTA JOURNAL, 21 Şubat 2003.
[61]
WASHINGTON POST, 21 Şubat 2003.
[62]
ÖZDAĞ, ‘Türkiye’nin Irak Politikasının Belirleyicileri’,
www.avsam.org.
[63]
http://www.asbarez.com/frontpage2.htm.
[64]
Konuyla ilgili geniş açıklamalar için bkz. ÖZDAĞ,
‘Türkiye’nin Irak Politikasının Belirleyicileri’,
www.avsam.org.
Selçuk
Üniversitesi
Atatürk İlkeleri ve İnkılâp Tarihi Araştırma ve Uygulama
Merkezi
DÜNDEN BUGÜNE
ERMENİ MESELESİ SEMPOZYUMU
(23 Mayıs 2003)
Konya-2003
Sayfa: 41-59. |