Bu sefer Ermeni ve Rus iki koldan gelmeye başladı, Özalp
ve Çaldıran tarafından. Hükümet vaziyete baktı ve Van’ı
tahliye’ye başladı: Van Müslümalarının bir kısmı Başkale
tarafından Bağdat’a, bir kısmı Gevaş tarafından
Bitlis’e, bir kısmı da Ermenilerin elindeki üç yüz parça
kayık ve gemiyle Tatvan’a gitmeye başladılar.
Gemicilerin hepsi Ermeniydi ve her gemide 4-5 Ermeni
gemici bulunuyordu. Bunlar Göl etrafında nerelerde
Ermeni köyleri varsa, yüz parça kayık veya gemiyi
oralara götürüp yolcularını Ermenilere teslim ettiler.
Bu kayıkların ve gemilerin iki yüz parçası da bin
müşkülâtla Tatvan’a vasıl oldu.
Biz de, yedi parça gemiyle Göl’ün fırtınalı ve yağışlı
olması dolayısıyla Adilcevaz’ın Perket Limanı’na
sığındık. O zaman Erciş düşmüştü. Adilcevaz’ın da
düşmediğini bilemediğimiz için, gidemedik. Yalnız bizden
iki gemi sahilden çekilen şeritler vasıtasıyla
Adilcevaz’a gittiler. Biz, beş gemi 3-4 gün orada (Perket
Limanı’nda) kaldık. Her gemide 100-150 nüfus vardı.
Bunların çoğu kadın, kız ve çocuktu. Her gemide 3-4 tane
ancak erkek vardı.
Kürt Hüseyin Paşa’nın aşireti Perket Koyu’nu yağma
etmişti. Kadın, çocuk ve ihtiyarları öldürmüşlerdi. Eli
silah tutanlar da dağa kaçmıştı.
Orada kaldığımız 3-4 gün içinde çoluk çocuk açlıktan
ağlaşıyorlardı.
Kürt Hüseyin Paşa’nın yağmaladığı ambar ve kuyularda
belki bir şeyler kalmıştır diye düşündüm ve birkaç
çocuğa dar deliklerden içeriye girip buldukları
yiyecekleri dışarı çıkartmalarını teklif ettim. Böylece
birkaç çocuk evlerin ambarlarına girdiler ve kenarda
köşede kalmış bulgur, arpa, buğday gibi yiyecekleri
dışarı çıkardılar. Daha sonra bunları tenekelerin
üzerinde kavurup çocuklara yedirdik.
Dördüncü gün akşam üzeri hava yağmurlu ve deniz
(kastedilen Van gölü) dalgalıydı. O gün sabah erkenden
bizim gemicilerden bir tanesi kaçmıştı. Akşama doğru
kaçan gemicinin nerede olduğunu anlamak için
arkadaşlara: “Aşağıya inelim,” dedim. Gemi
merdivenlerinin başına geldik. Perket Koyu’nun 5-10
dakika ilerisinde küçük bir tepe vardı. Köyden
kurtulabilen genç ve silahlı 40-50 kadar Ermeni Fedailer
bu tepenin arkasına yerleşmişler: Merdiven başına gelip
de aşağıya inmek istediğimiz anda tepenin arkasından
bizi kurşun yağmuruna tuttular. Artık aşağıya inmeyip
gemilerde kaldık. Saatlerce bizi kurşun yağmuruna
tuttular. Benim de elimde bir martini tüfekle 200 mermi
vardı. Elimdeki mermilerin tamamını attım. Arkadaşlarda
da tüfek ve mermi vardı. Onlar da kendi gemilerinden
ateş ettiler. Ermeniler gece karanlıktan istifade ederek
köye doğru gelmeye başladılar. Daha yakından gemilere
kolaylıkla kurşun sıktılar. Ben bunlarla başa
çıkamayacağımızı anladığım için yanımda bulunan
tabancamı çektim, geminin içinde gizlenen dört Ermeniyi
aramaya başladım. Her dördünü de bir araya getirerek
gemicilere hitaben gemiyi denize alacağımızı söyledim.
Gemilere o kadar kurşun sıkmışlardı ki geminin yelkeni,
şeritler, her tarafı delik deşik olmuştu. Ayrıca gemi de
bir çok yerden delinmişti ve gemide bulunanlardan bir
kişi ölmüş, üç kişi de yaralanmıştı. Benim gemide silah
yalnız bir bende vardı, bir de arkadaşım Jandarma
Hayrettin Çavuş’ta vardı. Hayrettin Çavuş da diz
kapağından bir kurşun yiyerek hareket edemez hale
gelmişti.
Gemicilere gemiyi denize alacağımızı söylediğimde
gemilerin, bir ucu gemilerde, bir ucu da karada bulunan
kazıklara takılı zincirler ve urganlarla bağlanmış
olduğunu söylediler ve bu bağları karadan açmak
istediklerini söylediler. Bunların da kaçıp o fedailere
ilhak edeceklerini tahmin ettiğim için, müsaade etmedim.
Gemicilere dedim ki: “Gemiye bağlanan zincir ve
urganların uçlarını koparın! Böylece, gemiyi kurtarıp
denize açılalım.” Gemiciler: “Beher zincir on altındır,”
diyerek zincirleri atmak istemiyorlardı. Dedim ki:
“Gemide 150 nüfus var. Her birinden bir altın toplayıp
size versem zararınızı karşılamış olur.” Bu sözüm
üzerine zincirlerin ve urganların başını gemiden çıkarıp
attılar. Böylece gemi yavaş yavaş denize doğru yol aldı.
O zaman Allah’ıma yalvardım. Dedim ki: “Yarabbi, sen
bizi bu gavurların elinden kurtar, boğarsan da kendi
denizinde boğ bizi!”
Kurşunlar her şeyi parçaladığı için, gemiyi idare edecek
elde hiçbir şey kalmamıştı. Gece sabaha kadar rüzgâr
gemiyi Erciş’e, Adilcevaz’a, Van’a, Gevaş’a, denizin
dört bir tarafına sürükledi. Şafak attığı vakit
gemicilere sordum: “Neredeyiz?” Dediler ki:
“Reşadiye’nin Deveboyu’ndayız.” O zaman ben bir ezan
okudum. Ortalık ışıklandı. Fırtına dindi. Gemiyi yavaş
yavaş Tatvan’a doğru kürekler vasıtasıyla hareket
ettirmeye devam ettik.
Geminin içindeki çoluk çocuk açlıktan bağrışıyorlardı.
Sahildeki köylerden, o zamanın parası 5 kuruşa, 10
kuruşa, 1 mecidiye (parayı gemiden sahile atıp)
karşılığında ekmek alıyorduk.
Deveboyun’da gemiciler dediler ki: “Geminin tandır evine
kurşun deliklerinden su dolmuştur.” Bundan başka, suyun
da kanlı olduğunu söylediler. Sonra da: “Burada biri
ölmüş su da bu yüzden kanlanmıştır. Üç dört kap verin de
suyu atalım,” dediler. Ayrıca, deliklerden gelen suları
da tıkamak için mendil, yazma vermemizi istediler. Ben
de kadınlardan bunları toplayıp kendilerine verdim.
Bunları yırtarak parmaklarıyla deliklere tıkadılar.
Artık su gelmez oldu ve içerdeki suyu da attılar. Ölenin
arkadaşım, Hamzapaşaoğullarından Fehim Efendi’nin annesi
olduğu meydana çıktı. Zavallı kadın kurşunların
korkusundan tandır evine kaçmış ve orada da kendisine
bir kurşun isabet ederek ölmüştü.
Gemiciler dediler ki: “Efendi, bu ölüyü denize atmazsak
gemi gitmez.” Ben de yukarı çıkıp oğlu Fehim Efendi’ye
meseleyi anlattım: “Anneni denize atmak istiyorlar,”
dedim. Ağladı: “Olmaz!” dedi. “Anamı götürüp Tatvan’da
mezar kazdırıp defnettireceğim,” dedi. Tekrar gemicilere
geldim: “Oğlu müsaade etmiyor atmaya,” dedim. Onlar da:
“Bu halde gemi yürümez, biz de burada kalacağız,”
dediler. Tekrar Fehim Efendi’ye geldim, zorlukla müsaade
aldım, yalnız dedi ki: “Anamın önünde bağlı beyaz bir
bez torba vardır. Onu çıkarttır ve bana getir.”
Gemicilere gelip meseleyi dedim. Entarisini kaldırıp
belinde bağlı olan kanlar içindeki beyaz bez torbayı
alarak oğluna getirip verdim: Sonradan anladım ki bu
beyaz torba içerisinde oğlunun 300 madeni altını varmış.
Ondan sonra ölüyü denize attılar, Gemi de yavaş yavaş
Tatvan’a doğru yol aldı.
Tatvan’a ikindi vakti yetiştik. Kör Hüseyin Paşa’nın
Kürtleri Tatvan’a gitmişler, Tatvan Ermenilerini
öldürmüşlerdi. Tatvan’ın içine girdik. Bir Ermeni evini
bulup bana teslim edilen akrabalardan otuz nüfusu da o
eve yerleştirdim. Biz de açlıktan bitab olmuştuk.
Orada Kürtler yine Tatvan Ermenilerinin evlerini soymuş,
mallarını hep çekip götürmüşlerdi. Buğday, arpa, bulgur
ambarlarının küçük gözlerinden gene çocukları içeri
soktuk. Köşe bucakta kalan bulgurları dışarı
çıkarttırdım. Yağsız lapa gibi bir şey yaptılar. Hepimiz
bir kaç kaşık yedik. O gece orada yattık. Sabahleyin bir
öküz arabası buldum. Miktar-ı kâfi eşyalarımızı üzerine
yükledik. Kadınlara ait gümüş bilezik, yüzük vesaire
mücevherleri bir heybeye doldurup arabanın üzerine
bağlamıştı, arabacı. Kürdün birisi geldi, heybeyi
sırtına vurdu alıp götürdü. Bir başkası da arabanın
öküzlerinden birisini açtı götürdü. Araba tek öküzlü
kaldı. Arabacıya dedim ki: “Bir öküz bul, al!” “Nasıl
alayım?” dedi. Kendisine 3-4 gümüş mecidiye verdim.
Gidip zayıf bir öküz alıp geldi. Arabaya koştu.
Tatvan’dan Bitlis’e kadar, yaya olarak sabahtan akşama
kadar kadın, çoluk, çocuk ancak gidebildik. Tatvan’da
iken başıma bir beyaz bağladım ki Kürtler beni Ermeni
zannetmesinler diye.
Bitlis’e geldikten sonra 1-2 gün bahçelerde kaldık.
Orada bol bol yedik: balın okkası 2 kuruş veya 100
paraydı.
Adilcevaz Perket Koyu Limanı’ndan biz ayrıldıktan sonra
Ermeni fedaileri kalan üç geminin yanına gelmişler. Bu
gemileri yakından kurşunlamışlar. 40-50 genç ve cesur
olan kadın ve erkek kendilerini gemiden denize atmışlar.
Karanlıktan istifade ederek yavaş yavaş yakındaki gavur
mezarlığının taşlarının arkalarına sığınmışlar.
Ermeniler Adilcevaz kazasının yakın olması dolayısıyla
artık onları takip etmemişler ve arkalarından silah
atmamışlar. Daha sonra gemilerin içine girmişler, ne
kadar güzel kadın, kız varsa, kıymetli eşyalarla alıp
bir gemiye doldurmuşlar, kalan ihtiyar, çocuk ne varsa
hepsini öldürmüşler ve bir gemiyle Van’a dönmüşler. Biz
oradan ayrılırken Erzurumlu Kâmil Efendi’nin gemisi de
arkamızdan geldi, denize de açıldı, ama sonrası hakkında
hiçbir şey bilmiyorum.
Bitlis’e de Rus ve Ermenilerin gelmesi üzerine Bitlis
ahalisiyle beraber, oradan da Diyarbakır’a doğru yola
çıktık. 20-30 kişilik başka bir kafileye katılmıştık.
50-60 kişilik kafilemizde dört de tüfekçi vardı.
Bunların biri sağda, biri solda, biri önde, biri arkada
olmak şartıyla yola devam ettik. Böyle olmasaydı Motki
(Bitlis’in kazası) Kürtleri muhacirleri soyuyorlardı.
Neleri varsa alıyorlardı. Hatta 5-10 dakika ileride bir
mekebe yüklü eşyalarıyla iki kadın gidiyordu. İki Motki
Kürdü meşelik olan dağdan inip kadınların yanlarına
geldiler. Kadınların gözü önünde merkebe yüklü çuvalları
sırtlarına alıp dağdan yukarı çıktılar. Biz yanlarına
ulaşıncaya kadar gözden kayboldular. İki muhacir kadın
ağlayıp başlarına gözlerine vurdular. Boş merkebi
önlerine katıp yola devam ettiler.
Kafileyle yolumuza devam edip, yaya olarak ancak bir
haftada Diyarbakır’a vardık. Dutlukların altında
binlerce muhacir ailesi vardı. Her gün elli-yüz ölü
veriyorlardı. Kayınpederim, merhum Komiser Şefik Efendi
Diyarbakır’da bir Ermeni evi bulmuş, gelip bizleri
götürdü. Dutlukların altından bu suretle kurtulduk.
Günde yüz ölü oluyordu. Binlerce muhacir orada öldü.
Çoğunu elbiseleriyle beraber, bir çukur kazıp
gömüyorlardı.
Diyarbakır’da müthiş bir sarılık hastalığı başladı. Ben
de bu meydanda sarılığa yakalandım. Üç ay devam etti.
Anamla bacım o evde öldüler, ben duyamadım.
Kayınpederim Komiser M.Şefik Efendi Muhacir Dairesi
Komisyon Azası idi. Muhacırlara çok yardımı oldu.
Üç ay sonra kendime geldim. Yavaş yavaş iyileştim. Bir
deri bir kemik kalmıştım. İyileştikten sonra Adliye
Reisine müracaat ettim. Zabıt katibi olarak memuriyete
geçtim. İki sene kadar zabıt katipliği, mudde-i umumi
katipliği, mustantık muavinliği yaptım, istinaf
mahkemesi (ağır ceza mahkemesi) I. sınıf zabıt katibi
oldum. İki sene sonra Ruslar Çabakçur ilçesine doğru
gelmeye başladılar. Ben de bir dilekçe vererek mahkeme
reisinden, ailemi Konya’ya bırakıp gelmek üzere iki ay
müsaade istedim. Verdi. Ailemle beraber Konya’ya gitmek
üzere yola çıkıp Adana’ya geldik. Orada bir müddet
kaldık. Kardeşim, Ağır Makineli Bölük Kumandanı Yüzbaşı
Cevdet Arabistan’dan geldi. Adana’da buluştuk. Orada
bize askeri ambardan iaşe çıkarttı. Haftada bir gün
torbalarımızı, kablarımızı götürüp her türlü erzak alıp
gelirdik.
Adana’da bir-bir buçuk ay kalındı. Bir ekmek bir gümüş
mecidiyeye bulunmuyordu. Bir buçuk ay böyle devam etti.
Oradan Konya’ya hareket ettik. Konya’da Mevlana
Hazretleri’nin arkasında, aylığı on liraya bir ev
tuttum. Van’da 45 altın bedel nakli verdiğim halde
Konya’da tanınmadı. Topçu Mirvalığından Ferid Paşa var
idi (Damat Ferit Paşa değil). Evel Allah bunun
vasıtasıyla PTT idaresine geçtim.
Van’a, alındıktan sekiz sene sonra geldim. Van’da PTT
teşkilatı yeni yapılıyordu. Müracaat ettim. Aldılar. Bu
suretle 30 sene de Van’da PTT’nin bütün servislerinde
memuriyet yapıp 30 sene sonra emekliye ayrıldım.