ERMENİ
TARİHİNE KISA BİR BAKIŞ
Ermeniler,
tarih boyunca başka devletlerin yönetimi altında
kalmışlar ve bağlı oldukları devletlerin hizmetinde
bulunmuşlardır.
Ansiklopedik kaynaklarda, Erivan, Gökçegöl, Nahcıvan,
Rumiye gölü kuzeyi ve Mako bölgesine, yukarı memleket
anlamına gelen Armenia, bu yörelerde yaşayan halka ise
Ermeni denildiği yer almaktadır.
Ermeni
tarihçilerin bir kısmı, M.Ö. 6. yüzyılda kuzey Suriye
ve Kilikya bölgesinde yaşayan Hititlerden olduklarını;
bir diğer kısmı ise Nuh'un oğullarından Hayk'a
dayandıklarını söylemektedirler. Bunun yanında,
Ermenistan denilen coğrafyada yerleşen ve bugün Ermeni
diye adlandırılan toplumun, bölgenin kesin olarak
neresinde yaşadıkları, sayıları ve aynı yörede ikamet
eden diğer halklara kıyasla nüfus oranları
bilinmemektedir. Ermeni tarihçileri bile kökenleri
konusunda fikir birliği içinde değildir.
Tarihsel
olarak bakıldığında, Ermenilerin sırasıyla, Pers,
Makedon, Selefkit, Roma, Part, Sasani, Bizans, Arap ve
Türklerin hakimiyeti altında yaşadıkları görülür.
Ermeni derebeyliklerinin bir çoğu, bölgeye hakim olan
ve Ermenileri kendi saflarına çekerek kullanmak
isteyen devletler tarafından kurdurulmuştur.
Ermenileri
Bizans'ın zulüm idaresinden kurtaran ve onlara insanca
yaşama hakkını bahşeden, Selçuklu Türkleri olmuştur.
Fatih döneminde ise, Ermenilere din ve vicdan
hürriyeti en üst düzeyde verilmiş, Ermeni cemaati için
dini ve sosyal faaliyetlerini yönetmek üzere Ermeni
Patrikliği kurulmuştur. Osmanlı idaresinde Ermeniler
dini görevlerini tam bir hürriyet içinde yerine
getirirlerken, kendi din adamlarını da yine
kendilerinin tayin etmelerine izin verilmiştir.
Aynı
şekilde Anadolu’nun Türk idaresine girmesinden sonra
burada yaşayan Ermeniler, kendi dillerini de tam bir
serbestlikle konuşmaya devam ettiler. Osmanlı
yönetimi, diğer cemaatlere uyguladığı politikayı
onlara da uygulayarak Ermenice’yi ve Ermeni adlarının
kullanılmasını serbest bıraktı. Türk matbaasının
kurulmasından 160 yıl kadar önce Venedik’te
matbaacılık eğitimi görmüş olan Sivaslı Apkar adındaki
bir papaza 1567’de İstanbul’da bir Ermeni matbaası
açması için izin verildi. İstanbul’dan başka İzmir
(1759), Van (1859), Muş (1869), Sivas (1871) gibi
taşra şehirlerinde de yeni Ermeni matbaaları faaliyete
geçmiştir. 1908’de bütün ülkede Ermeni matbaası sayısı
38’e ulaşmıştır. Nitekim 1910 yılında İstanbul’da
Ermenice 5 gazete ve 7 dergi çıkarılmaktaydı.
Osmanlı
idaresinde Ermeniler, Türk insanının hoşgörüsünden de
yararlanarak, adeta altın çağlarını yaşamışlardır.
Askerlikten ve kısmen de vergiden muaf tutulan
Ermeniler, ticaret, zanaat ve tarım ile idari
mekanizmalarda önemli görevlere yükselme fırsatını
elde etmişlerdir. Devletin çeşitli kademelerinde görev
yapan Ermeniler, Osmanlı devletince kendilerine
tanınan bu hoşgörüye karşılık verdikleri hizmetten
dolayı "millet-i sadıka" olarak adlandırılmışlardır.
19. yüzyılın son çeyreğine kadar Osmanlıların bir
Ermeni sorunu olmadığı gibi, Ermeni halkının da Türk
yöneticileriyle halledemedikleri bir mesele mevcut
değildir.
ERMENİ
SORUNUNUN ORTAYA ÇIKIŞI
Osmanlı
devleti zayıflamaya başlayıp, misyoner okulları
kurulup, hemen her konuda Avrupa'nın müdahalesine
maruz kalınca, Türk-Ermeni ilişkilerinde de bir
bozulma devri başlamıştır. Bazı devletler, Osmanlı
devletini bölerek bölgesel çıkarlarına ulaşabilmek
için, Ermenileri Türk toplumundan koparmayı
hedeflemişlerdir.
Özellikle
Avrupa'nın bazı büyük devletleri "ıslahat" adı altında
bir yandan Osmanlı devletinin iç işlerine karışırken,
bir yandan da Ermenileri Osmanlı yönetimine karşı
teşkilatlandırmışlardır.
Böylece
ülke içinde ve dışında teşkilatlanan ve silahlanan
Ermeni komiteleri ile Ermeni kiliselerinin kışkırtıcı
faaliyetleri sonucunda, Ermeni toplumu yavaş yavaş
Türklerden uzaklaşmaya başlamıştır.
Türklerin
iyi tutumuna karşın, yabancı devletlerle işbirliğine
girmek suretiyle Türklerle mücadeleye başlayan
Ermeniler, Batının desteğini alabilmek için
kendilerini "ezilen bir toplum" olarak göstermeye ve
"Anadolu üzerindeki egemenlik haklarını Türklerin gasp
ettiği" iddiasını dile getirmeye başlamışlardır.
Islahat
Fermanı ile müslümanlar ve gayr-i müslimler hukuk
önünde eşit statüye getirilince ayrıcalıklarını
kaybeden Ermeniler, 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı
sonunda Rusya'dan, "işgal ettiği Doğu Anadolu
topraklarından çekilmemesini, bölgeye özerklik
verilmesini veya Ermeniler lehine ıslahat yapılmasını"
istemişlerdir. Ermenilerin bu talebi, Rusya tarafından
kısmen kabullenilmiş, Osmanlı-Rus Savaşı’nın ardından
imzalanan Yeşilköy, eski adıyla Ayastefanos Anlaşması
ve daha sonraki Berlin Anlaşması’yla Ermeni sorunu
uluslar arası bir boyuta taşınmıştır. Böylece,
Türkiye’yi bölmek isteyen yabancı güçler, Türk-Ermeni
ilişkilerine müdahale etmeye başlamışlardır.
İngiltere
ve Rusya tarafından tarih sahnesine sunulan Ermeni
Sorunu, aslında emperyalizmin Osmanlı devletini yıkma
ve paylaşma politikasının bir uzantısıdır. Sözde
Ermeni soykırımı iddiaları ve yalanları da işte bu
politikanın propaganda ürünüdür!..
DÖRT T’
PLANI
İşin ucunu
insanların canına kastetmeye kadar götüren Ermeni
terörünün amacı, sözde Ermeni soykırımı iddialarını ve
Ermenilerin taleplerini dünya kamuoyuna duyurmaktır.
Nihai hedef ise, "Büyük Ermenistan" rüyasıdır. Büyük
Ermenistan'a giden yolda atılması gereken en önemli
adım, sözde iddialar konusunda kamuoyu oluşturmak ve
Türkiye'ye yönelik emelleri gerçekleştirmektir.
Bunun için
uygulamaya konan ve "Dört T" şeklinde
adlandırılabilecek olan plan şu dört kavrama
dayanmaktadır: Tanıtım, Tanınma, Tazminat ve Toprak...
Yani, sözde Ermeni sorunu tüm dünyada terör yoluyla
"tanıtılacak", sözde iddialar dünya kamuoyunca kabul
edilip Türkiyece "tanınacak", sözde soykırımdan dolayı
Türkiye'den "tazminat" alınacak ve "Büyük Ermenistan"
rüyasını gerçekleştirmek için gerekli olan "toprak"
Türkiye'den koparılacaktır!...
"Dört T"
plânına dayanak oluşturan Ermeni iddiaları ise
şunlardır:
1. Türkler,
Ermenistan'ı işgal ederek Ermenilerin topraklarını
ellerinden almışlardır.
2. Türkler,
1877-78 savaşından itibaren Ermenileri sistemli olarak
katliama tabi tutmuşlardır.
3. Türkler,
1915 yılından itibaren Ermenileri plânlı şekilde
soykırıma tabi tutmuşlardır.
4. Talat
Paşa'nın, Ermenilerin soykırıma tabi tutulması
konusunda gizli emirleri vardır.
5.
Soykırımda hayatlarını kaybeden Ermenilerin sayısı 1,5
milyondur.
Bugün,
maksatlı olarak gündemde tutulmaya çalışılan sözde
Ermeni sorununun ne derece mesnetsiz olduğunu ve ne
tür çıkar kaygıları ile ortaya atıldığını daha iyi
anlayabilmek için iddiaların ve Türk-Ermeni
ilişkilerinin tarihsel gelişimini incelemek
gerekmektedir.
ERMENİ İSYAN VE
KATLİAMLARI
Berlin
Antlaşması'nın imzalanmasını izleyen dönemde Ermeni
sorunu iki yönde gelişmiştir. Bunlardan ilki, Batılı
devletlerin Osmanlı devleti üzerindeki baskı ve
müdahaleleri; ikincisi ise, Anadolu, Suriye ve
Rumeli'de yaşayan Ermenilerin Anadolu'nun çeşitli
yerlerinde, özellikle Doğu Anadolu ve Kilikya'da
yeraltında örgütlenmeleri ve silahlanmalarıdır.
İlk
kışkırtmalar Rusya'dan gelmeye başlamış, Rusların bu
tutumu İngiliz ve Fransızları Ermenilerle daha çok
ilgilenmeye sevk etmiştir. Doğu Anadolu'daki İngiliz
Konsolosluklarının sayısı hızla artmış, ayrıca bölgeye
çok sayıda Protestan misyonerler gönderilmiştir.
Bu
kışkırtmalar sonucunda Doğu Anadolu'da 1880'den
itibaren çeşitli Ermeni komiteleri kurulmaya
başlamıştır. Ancak, yerel düzeyde kalan bu komiteler,
Osmanlı yönetiminden şikâyeti olmayan, barış ve refah
içinde yaşayan Ermeni halkının ilgisini çekmediğinden
başarılı olamamıştır.
Osmanlı
Ermenilerini, içeride kurulan komiteler yoluyla
devlete karşı harekete geçirmek mümkün olmayınca, bu
kez Rus Ermenilerine Osmanlı toprakları dışında
komiteler kurdurulması yoluna gidilmiştir. Böylece
1887'de Cenevre'de sosyalist eğilimli, ılımlı militan
Hınçak; 1890'da ise Tiflis'te aşırı, terör, isyan,
mücadele ve bağımsızlık yanlısı Taşnak Komiteleri
ortaya çıkmıştır. Bu komitelere, “Anadolu
topraklarının ve Osmanlı Ermenilerinin kurtarılması"
hedef olarak gösterilmiştir.
İstanbul'da
örgütlenen ve Avrupa devletlerinin dikkatlerini Ermeni
meselesine çekerek Osmanlı Ermenilerini kışkırtmayı
hedefleyen Hınçakların başlattığı ayaklanma
girişimlerini, aralarında siyasi mücadele başlayan
Taşnaklarınki izlemiştir. Bu ayaklanma girişimlerinin
ortak özellikleri; Osmanlı ülkesine dışarıdan gelen
komitelerce planlanmış ve yönlendirilmiş olmaları ile
örgütlenme faaliyetlerinde Anadolu'ya yayılan
misyonerlerin büyük katkısının bulunmasıdır.
İlk isyan
1890'daki Erzurum’da gerçekleşti. Bunu, yine aynı yıl
meydana gelen Kumkapı gösterisi, 1892-93'te Kayseri,
Yozgat, Çorum ve Merzifon olayları, 1894'te Sasun
isyanı, Babıali gösterisi ve Zeytun isyanı, 1896'da
Van isyanı ve Osmanlı Bankası'nın işgali, 1903'te
ikinci Sasun isyanı, 1905'te Sultan Abdülhamid'e
suikast girişimi ve nihayet 1909'da gerçekleşen Adana
isyanı izlemiştir.
1906-1922
yılları arasında Anadolu’da ve Kafkaslar’da, 517.955
bin Türk, Ermeniler tarafından katledilmiştir. Sayısı
tespit edilemeyenlerle birlikte bu rakam 2 milyonu
bulmaktadır(1).
Ermeniler,
Türk halkına en büyük zararı, Birinci Dünya Savaşı
sırasında giriştikleri katliamlarla vermişlerdir. Bu
dönemde Ermeniler; Ruslar hesabına casusluk yapmış,
seferberlik gereği yapılan askere alma çağrısına
uymaksızın askerden kaçmış, askere gelip silah altına
alınanlar ise silahları ile birlikte Rus ordusu
saflarına geçerek, "vatana ihanet" suçunu topluca
işlemişlerdir.
Daha
seferberliğin başlangıcında, Türk birliklerine karşı
saldırıya geçen Ermeni çeteleri, büyük katliamlara
girişmiş, Türk köylerine baskınlar düzenlemek
suretiyle sivil halka büyük zararlar vermişlerdir.
Örneğin Van'ın Zeve Köyü'nün bütün halkı, kadın, çocuk
ve yaşlı demeden, Ermeniler tarafından öldürülmüştür.
İsyanların
Osmanlı kuvvetlerince bastırılması, dünya kamuoyuna
propaganda maksatlı olarak "Müslümanlar Hıristiyanları
katlediyor" mesajıyla yansıtılmış ve Ermeni sorunu
giderek daha geniş çapta bir uluslar arası sorun
niteliğine büründürülmüştür. Nitekim, döneme ait
İngiliz ve Rus diplomatik temsilciliklerinin
raporları, “Ermeni ihtilalcilerin hedefinin
karışıklıklar çıkararak Osmanlıların karşılık
vermesini ve böylece yabancı ülkelerin duruma
müdahalesini sağlamak” olduğunu kaydetmektedir.
Öte yandan
büyük devletlerin diplomatik ve konsolosluk
temsilcilikleri Anadolu'nun her köşesine dağılmış
Hıristiyan misyonerler ile birlikte, Ermeni
propagandasının Batı kamuoyuna iletilmesinde ve
benimsetilmesinde büyük rol oynamışlardır.
DİPNOTLAR
1) Arşiv
Belgelerine Göre Kafkaslar’da ve Anadolu’da Ermeni
Mezalimi, T.C. Başbakanlık Devlet Arşivleri, Yayın No:
23, 24, 34, 35.
24 NİSAN
1915
Osmanlı
hükümeti, Ermenilerin çıkardığı isyan ve yaptığı
katliamlar karşısında, Ermeni Patriği, Ermeni
milletvekilleri ve Ermeni halkının ileri gelenlerine
“Ermenilerin Müslümanları arkadan vurmaya ve
katletmeye devam etmeleri halinde gerekli önlemleri
alacağını” bildirmiştir. Ancak, olayların durmak
yerine giderek yoğunlaşması, savunmasız kalan Türk
kadın ve çocuklarına yönelik saldırıların artması ve
ordunun bir çok cephede savaş halinde bulunması
nedeniyle cephe gerisinin emniyete alınması ihtiyacı
doğmuştur.
Bu nedenle,
24 Nisan 1915 tarihinde Ermeni Komiteleri kapatılarak,
yöneticilerinden 2345 kişi devlet aleyhine faaliyette
bulunmak suçundan tutuklanmıştır. Tutuklular Ankara ve
Çankırı hapishanelerine yollanmıştır. Dışarıdaki
Ermenilerin her yıl "Ermeni soykırımının yıldönümü"
diye andıkları 24 Nisan, işte bu 2345 komitecinin
tutuklandığı tarihtir ve yer değiştirme uygulamasıyla
hiç bir şekilde ilgili değildir.
Osmanlı
hükümetinin bu kararı üzerine harekete geçen Eçmiyazin
Katogikosu Kevork, ABD Cumhurbaşkanı’na şu telgrafı
göndermiştir:
"Sayın
Başkan, Türk Ermenistanı’ndan aldığımız son haberlere
göre, orada katliam başlamış ve organize bir terör,
Ermeni halkının mevcudiyetini tehlikeye sokmuştur. Bu
nazik anda Ekselanslarının ve büyük Amerikan
Milletinin asil hislerine hitap ediyor, insaniyet ve
Hıristiyanlık inancı adına, büyük Cumhuriyetinizin
diplomatik temsilcilikleri vasıtasıyla derhal müdahale
ederek, Türk fanatizminin şiddetine terkedilmiş
Türkiye'deki halkımın korunmasını rica ediyorum.
Kevork,
Başpiskopos
ve bütün Ermenilerin Katogikosu(1)."
Başpiskopos
Kevork'un telgrafını, Rusya'nın Washington
Büyükelçisi'nin ABD'deki temasları izledi. Bütün olup
biten, yasadışı Ermeni komitelerinin kapatılması ve
elebaşlarının tutuklanmasıdır. Fakat Ermeniler olayı
bir "katliam" gibi göstermeye, ABD ile Rusya’yı kendi
saflarına çekmeye çalışmışlardır.
DİPNOTLAR
1) Gürün,
Kamuran, Ermeni Dosyası, TTK Basımevi, Ankara 1983, s.
210
YER
DEĞİŞTİRME KANUNU VE UYGULAMASI
Yer
Değiştirmenin Nedenleri
Ermeni
isyanları ve katliamları karşısında Osmanlı Hükümeti,
öncelikle bölgesel tedbirlere başvurmuş ve olayları
yerinde bastırmayı ve savunma durumunda kalmayı tercih
etmiştir. Ermenilerin silahlarıyla firarlarına, dini
liderlerinin isyanlardaki büyük rollerine rağmen,
Hükümet bu isyanları münferit bazı teşebbüsler
şeklinde kabul etmeyi uygun bulmuştur. Aynı zamanda
başta Ermeni Patriği ve Ermeni milletvekilleri olmak
üzere, komitelere ve Ermeni cemaatinin önde
gelenlerine yeni karışıklıklar çıkması durumunda "ülke
savunmasını sağlamak amacıyla sert önlemler almak
zorunda kalınacağı" anlatılmıştır.
Osmanlı
hükümetinin bu gayretleri belgeleriyle sabittir. Fakat
daha savaş başlamadan önce her türlü isyan hazırlığına
girişmiş olan Ermeniler, savaş başlar başlamaz toplu
bir isyana yönelmemişlerdir. Ermenilerin eylemleri,
Osmanlı orduları cephede savaşırken, "Ermeni
bağımsızlığı için, müttefik davasına hizmet gayesiyle"
hazırlanan plâna uygun yürütülmüştür. Ancak, Ermeni
çetelerinin cephe gerisindeki faaliyetlerinin,
devletler hukukuna göre hıyanet sayıldığı gerçeği göz
ardı edilmiştir.
Ermeni
isyanları özellikle Doğu Anadolu'dan başlayarak diğer
bölgelere yayılmıştır. Erzurum ve çevresinde Rus
işgalinin genişlemesiyle Ermeniler, "müslüman halkın
kanını kendilerine mubah" görmüşler ve bir Alman
generalinin ifadesiyle, "Bu bölgedeki Müslüman halkı
silip süpürmeye başlamışlar”dır.
Ermeni
çetelerinin bu tür zulüm ve eylemleri sürerken,
güvenlik kuvvetleri tarafından Ermenilerin yaşadıkları
bölgelerde yapılan aramalarda pek çok silâh ve cephane
ele geçirilmiştir. Artık devletin varlığını ağır bir
şekilde tehdit bu durum, biraz daha hoşgörü
gösterildiğinde, telafisi mümkün olmayan sonuçlara
sürükleneceğini göstermekteydi.
Osmanlı
devletinin savaşa girmesinden ve özellikle Kafkas
Cephesindeki bozgundan sonra, Ermenilerin Müslüman
halka karşı baskıları, askerden firarları, asker ve
jandarmaya saldırıları, silahlı ve mühimmatla
yakalanmaları, Fransızca, Rusça ve Ermenice şifreli
yazışmaların ele geçirilmesi gibi gelişmeler, ülke
çapında bir karışıklık çıkaracaklarını gösteren en
önemli kanıtlar olmuştur.
Osmanlı
hükümeti, isyan ve katliamlara karşı güvenlik
tedbirleri almakla beraber, “Yer Değiştirme
Kanunu”ndan önce de, bu tedbirlerin yeterli olmadığı
durumlarda Ermenileri başka yerlere yerleştirme yoluna
gitmiştir. Ancak bu uygulamanın genelleştirilmesi
fikrini doğuran olay, Van Ermenilerinin isyanı
olmuştur. Çevredeki Ermenilerin, Osmanlı devletinin
savaşa girdiği tarihlerde Van'da toplandıkları ve
silahlanarak Rusların iyice yaklaşmasını bekledikleri
resmi belgelere yansımıştır.
Ermenilerin
başlattıkları isyanlar, -katliamlar ve tahriplerin
dışında- Rusların bir ay içinde Van, Malazgirt ve
Bitlis'i işgali ile sonuçlanmıştır. Van örneği, Türk
ordusunun daima arkadan vurulacağını ve ihanete
uğrayacağını göstermiştir. Bu durumda hükümet, ülkenin
çeşitli bölgelerinde yaşayan bazı Ermenilerin, “yer
değiştirmelerine” karar vermek zorunda kalmıştır.
İtilaf
Devletleri ve Rusya ile birlik olan Ermenilerin
başlattıkları isyan ve katliamlar savaşın kaderini
etkileyecek noktaya ulaşınca, Başkomutan Vekili Enver
Paşa duruma bir çare bulmak amacıyla, 2 Mayıs 1915'te
İçişleri Bakanı Talat Paşa'ya bir yazı göndererek,
"Van bölgesindeki isyanlarını sürdürmek için daima
toplu ve hazır bir halde bulunan Ermenilerin, isyan
çıkaramayacak şekilde dağıtılmaları gerektiğini”
bildirmiştir.
Bunun
üzerine Talat Paşa, 23 Mayıs 1915’te, 4. Ordu
Komutanlığına bir şifre göndererek, “Erzurum, Van ve
Bitlis vilâyetlerinden çıkarılan Ermenilerin, Musul
vilâyetinin Güney kısmı, Zor sancağı ve Merkez hariç
olmak üzere Urfa sancağına; Adana, Halep, Maraş
civarından çıkarılan Ermenilerinse Suriye vilâyetinin
Doğu kısmı ile Halep vilâyetinin Doğu ve
Güneydoğusu'na sevk ve iskân edilmelerini” istemiştir.
Sevk işlemlerini takip etmek üzere Adana, Halep ve
Maraş bölgesine mülkiye müfettişleri tayin edilmiştir.
Yer
değiştirmeyi zorunlu kılan; Birinci Dünya Savaşı’nda
ele geçirdikleri yerlerin kendilerine verileceği ve
bağımsız bir Ermenistan kurulacağı gibi hayallere
kanan Ermenilerin, vatandaşı bulundukları Osmanlı
devletini arkadan vurmaları ve isyanlarıdır. Kafkas ve
İran cephelerinin güvenlik hattını oluşturan
bölgelerdeki Ermenilerin yerlerinin değiştirilmesi,
onları imha etmek değil, devlet güvenliğini sağlamak,
onları korumak amacını gütmüştür ve dünyanın en
başarılı yer değiştirme uygulamasıdır.
Yer
değiştirme uygulaması nedense bu gözle görülmek
istenmemekte, Ermenistan ve Ermeni diasporası Osmanlı
aleyhine olumsuz, yalan ve iftiralarla dolu
propagandalar yapmaktadır. Halbuki, tarihi gerçek
şudur: yer değiştirme kararı ile Osmanlı Devleti,
Ermenileri yok olmaktan kurtarmış ve eşine az
rastlanır bir şekilde korumuştur. Bugün Ermeni milleti
varlığını devam ettiriyorsa, bu Osmanlıların iyi
niyeti ve başarısı sayesindedir.
Yer Değiştirme (Tehcir)
Kanunu
Osmanlı
hükümeti, yer değiştirme uygulamasını o günün
şartlarında bir kanuna dayandırmıştır. Keyfi bir
uygulama değildir. Dört maddelik kanun, “savaş halinde
devlet yönetimine karşı gelenler için askeri
birliklerce alınacak tedbirleri” içermektedir. Kanunun
çıkış süreci şöyledir:
İçişleri
Bakanlığı isyancı Ermenilere karşı tutuklama gibi bazı
önlemleri alırken, 24 Mayıs 1915'te ortak bir bildiri
yayınlayan Rusya, Fransa ve İngiltere hükümetleri, bir
aydan beri, "Ermenistan" diye adlandırdıkları Doğu ve
Güney-Doğu Anadolu'da Ermenilerin öldürüldüklerini
ileri sürmüşler ve olaylardan Osmanlı hükümetini
sorumlu tutacaklarını açıklamışlardır.
Konunun bu
şekilde uluslar arası bir boyut kazanması üzerine
Talat Paşa, yer değiştirme uygulaması hakkında
hazırladığı bir yazıyı 26 Mayıs 1915 günü Başvekalet’e
(Başbakanlığa) göndermiştir. Yazıda, Ermenilerin isyan
ve katliamlarına dikkat çekildikten sonra, savaş
bölgelerindeki Ermenilerin başka bölgelere nakline
karar verildiği anlatılmıştır. Bu durum,
Başbakanlık’ça derhal Meclis gündemine getirilmiştir.
Başbakanlık, devletin güvenliği için başlatılan yer
değiştirme uygulamasının yerinde olduğunu
belirtilerek, bunun bir usul ve kurala bağlanmasının
zorunluluğunu dile getirmiştir. Meclis, aynı tarihte
uygulamayı kabul eden bir karar almıştır. Böylece 27
Mayıs 1915’te Meclis’ten çıkan “Yer Değiştirme
Kanunu”, 1 Haziran 1915 günü dönemin Resmi Gazetesi
Takvim-i Vekâyi’de yayımlanarak yürürlüğe girmiştir.
Kanunun;
1.
maddesinde "Devlet güçlerine ve kurulu düzene karşı
muhalefet, silahla tecavüz ve mukavemet görülürse
şiddetle karşı konulması ve imha edilmesi",
2.
maddesinde "Silahlı güçlere yönelik casusluk ve
ihanetleri tespit edilen köy ve kasabaların başka
bölgelere yerleştirilmesi",
3.
maddesinde kanunun yürürlüğe giriş tarihi ve
4.
maddesinde de kanunun uygulamasından sorumlu olanlar
belirtilmektedir.
Görüldüğü
üzere kanun; tamamen devleti ve kamu düzenini korumaya
yönelik, şiddete karşı bir yetki kanunudur. En önemli
özelliği ise; “kanun metninde herhangi bir etnik grup,
zümrenin zikredilmemiş veya ima edilmemiş” olmasıdır.
Kanun kapsamına giren Müslüman, Rum ve Ermeni asıllı
Osmanlı vatandaşları yerlerinden başka yerlere sevk
edilerek göçe tabi tutulmuştur.
Başbakanlık
tarafından 30 Mayıs 1915’te İçişleri, Harbiye ve
Maliye Nezâretlerine (Bakanlıklarına) gönderilen bir
yazıda, göçün nasıl uygulanacağı ayrıntılı şekilde
anlatılmış ve şöyle denilmiştir(1):
“Göç
ettirilenler, kendilerine tahsis edilen bölgelere can
ve mal emniyetleri sağlanarak rahat bir şekilde
nakledileceklerdir;
Yeni
evlerine yerleşene kadar iaşeleri Göçmen Ödeneği’nden
karşılanacaktır;
Eski malî
durumlarına uygun olarak kendilerine emlâk ve arazî
verilecektir;
Muhtaç
olanlar için hükümet tarafından konut inşa edilecek;
çiftçi ve ziraat erbabına tohumluk, alet ve edevat
temin edilecektir;
Geride
bıraktıkları taşınır malları, kendilerine
ulaştırılacak; taşınmaz malları tespit edilecek ve
kıymetleri belirlendikten sonra, paraları kendilerine
ödenecektir;
Göçmenlerin
ihtisasları dışında kalan zeytinlik, dutluk, bağ ve
portakallıklarla, dükkân, han, fabrika ve depo gibi
gelir getiren yerleri açık arttırma ile satılacak veya
kiraya verilecek ve bedelleri sahiplerine ödenmek
üzere mal sandıklarınca emanete kaydedilecektir;
Bütün bu
konular özel komisyonlarca yürütülecek ve bu hususta
ayrıntılı bir tâlimatnâme hazırlanacaktır.”
Talat
Paşa’nın Ermenilerin soykırımını isteyen telgrafı var
mıdır?
Ermeniler
hakkında alınan tedbirlerin onları imha maksadını
taşımadığı, Talat Paşa tarafından her fırsatta dile
getirilmiştir. Nitekim 29 Ağustos 1915 tarihinde
ilgili vilâyetlerin vali ve mutasarrıflarına
gönderilen bir şifre telgrafta kullanılan üslup, bunun
en açık delilidir. Şifrede şöyle denilmektedir:
"Ermenilerin bulundukları yerlerden çıkarılarak tayin
edilen bölgelere sevklerinden hükümetçe takip edilen
gaye, bu unsurun hükümet aleyhine faaliyetlerde
bulunmalarını ve bir Ermenistan Hükümeti teşkili
hakkındaki millî emellerini takip edemeyecek bir hale
getirilmelerini temin etmektir. Bu kimselerin imhası
söz konusu olmadığı gibi, sevkiyat esnasında
kafilelerin emniyeti sağlanmalı ve muhacirîn
tahsisatından sarfiyat yapılarak iaşelerine ait her
türlü tedbir alınmalıdır. Ermeni kafilelerine
saldırıda bulunanlara veya bu gibi saldırılara önayak
olan jandarma ve memurlar hakkında şiddetli kanunî
tedbir alınmalı ve bu gibiler derhal azledilerek
Divan-ı Harplere teslim edilmelidir(2)."
Talat
Paşa’nın verdiği emir böyle olmasına rağmen, sözde
Ermeni soykırımı iddiacıları, gerçeği çarpıtmışlar;
Talat Paşa’nın Ermenilerin katledilmesine yönelik emir
verdiğini ileri sürmüşlerdir. Dayanakları ise Aram
Andonian adlı bir Ermeni’nin, 1920 yılında Londra’da
yayınladığı "Naim Bey'in Anıları/Ermenilerin Tehcir ve
Katliamına İlişkin Resmi Türk Belgeleri" isimli
kitabıdır. Kitapta yer alan ve Talat Paşa'ya atfedilen
telgraflar; bir soykırım suçlusu yaratmak amacıyla
üretilmiş sahte belgelerdir. Bu belgelerin sahteliği,
Şinasi Orel ve Süreyya Yuca tarafından yapılan
inceleme sonucunda kanıtlanmıştır(3).
Yer Değiştirme
Sırasındaki Uygulamalar
Kanuna göre
hazırlanan uygulama emri ile yer değiştirmenin nasıl
yapılacağı tüm ayrıntıları ile belli kurallara
bağlanmıştır. Bu emirde; menkul ve gayri menkullerin
nasıl teslim alınacağı, araziler ve üzerindeki
mahsulün durumu, bunların kayda alınması, göç edenlere
sıcak ve etli yemek verilmesi gibi konulara dahi yer
verilmiştir. Uygulama emrinde, menkul ve gayrimenkulun
yok edilmesi ya da insanların öldürülmesi yönünde
herhangi bir işaret olmadığı gibi; tam tersine
uygulamada hata yapanların idam cezasına kadar uzanan
ağır cezalarla cezalandırılacağı belirtilmektedir.
Yukarıda
verilen uygulama emrinden anlaşıldığı gibi, yerleri
değiştirilenler taşınabilir mal ve eşyalarını
beraberlerinde götürecekler veya bunlar sonra
kendilerine ulaştırılacak, taşınmaz malları ise açık
attırma ile satılacak ve bedelleri kendilerine
ödenecektir.
Bu esaslar
içinde göç ettirilen Ermeni kafileleri,
yerleştirilecekleri yerlere gönderilmek üzere, yol
kavşakları üzerinde bulunan Konya, Diyarbakır, Cizre,
Birecik ve Halep gibi belirli merkezlerde
toplanmışlardır.
Kafilelerin
sevk edildikleri güzergâhlar, göçmenlerin zorluklarla
karşılaşmamaları ve güvenlikleri için mümkün olduğu
kadar kendilerine yakın yollardan seçilmiştir.
Güzergâhların seçiminde tren yolları ve “şahtur”
denilen nehir kayıklarının bulunduğu yerler tercih
edilmiştir.
Bir yandan
Birinci Dünya Savaşı'nın sürmesine rağmen, yer
değiştirmenin düzenli bir şekilde yürümesi ve
kafilelerin herhangi bir zarara uğramaması için azami
dikkat gösterilmiştir. Nitekim, Amerika'nın Mersin
Konsolosu Edward Natan, 30 Ağustos 1915'te Büyükelçi
Morgenthau’ya gönderdiği raporda, “Tarsus'tan Adana'ya
kadar bütün hat güzergâhının Ermenilerle dolu
olduğunu; kalabalık yüzünden birtakım sıkıntıların
olmasına rağmen Hükümetin bu işi son derece intizamlı
bir şekilde idare ettiğini; şiddete ve düzensizliğe
yer vermediğini; göçmenlere yeteri kadar bilet
sağladığını; muhtaç olanlara yardımda bulunduğunu”
belirtmiştir(4).
Eğer
Osmanlı hükümeti bir grup insanı yok etme maksadıyla
bu uygulamaya girişmiş olsa idi, göç edenlere yolda
sağlanacak imkanları, kafilelerin eşkıya baskınlarına
karşı korunmasını, hastalara yardım yapılmasını,
çocukların korunmasını, geride bıraktıkları menkul ve
gayrimenkullerin kayıt altında tutulmasını, etli yemek
verilmesine ilişkin kararları uygulamaya geçirmezdi.
İşte bu nedenlerle, yer değiştirme, Ermenileri yok
etmek değil, devlet güvenliğini sağlamak, onları
korumak amacını gütmüştür.
Yer Değiştirme Sırasında
Yapılan Harcamalar
Yer
Değiştirme Kanunu ile yerleri değiştirilen Müslüman,
Rum ve Ermeniler ile Anadolu'ya yönelen göç
hareketlerine ilişkin ihtiyaçları karşılamak amacıyla,
Göçmen Genel Müdürlüğü kurulmuş, bu kurum tarafından
göçmenlerin, yerleştirme, geçim ve diğer sorunları
çözülmeye çalışılmıştır.
Uygulamaya
ait belgelerde hangi il ve ilçelerde hastane
kurulduğu, Ermeni çocuklarından yetim kalanlar için
hangi binanın ayrıldığına kadar detaylı bilgiler
verilmektedir. Yer değiştirmeye tabi göçmenlerin,
sevk, yerleştirme ve geçimlerinin sağlanması için 1915
yılında 25 milyon, 1916 yılı sonuna kadar ise 230
milyon kuruş harcandığı belgelerden
anlaşılmaktadır(5).
Göç
esnasında oluşturulan kafilelere, vasıta veya binek
hayvanı sağlanmış, kadın, yaşlı ve çocuklarla,
hastalara özel ilgi gösterilmiştir. Dönemin İçişleri
Bakanlığınca yayınlanan yönetmeliğin 2. maddesinde,
“nakledilen Ermenilerin taşınabilecek bütün mallarını
ve hayvanlarını birlikte götürebilecekleri”, 3.
maddesinde ise, “yerleştirilecekleri yerlere sevk
edilen Ermenilerin yolculuk sırasında canlarının
korunması, yiyeceklerinin temini ve istirahatlarının,
geçtikleri yerlerde bulunan yönetim makamlarına ait
olduğu; bu konuda meydana gelecek gevşeklik ve
ilgisizlikten sırasıyla bütün memurların sorumlu
olduğu” ayrıntılı bir şekilde açıklanmıştır.
Deniz
yoluyla göç edenlerin o dönemde salgın bulunan sıtma
hastalığına karşı korunabilmeleri için kinin
dağıtılmış, hastalar için sivil hastaneler yanında
askeri hastanelerden de yararlanma imkanı
getirilmiştir. Göçmenlerden ailelerini yitirmiş olan
kimsesiz çocuklar yetimhanelere veya göç edilen
yerlerdeki ailelere yerleştirilmiş ve bunların
geçimleri sağlanarak meslek sahibi olmaları için
eğitim imkanı sağlanmıştır.
Osmanlı
hükümeti, yer değiştirme uygulaması için ciddi
harcamalar yaparken, bir yandan da göçe tabi tutulan
Ermenilerin devlete ve şahıslara olan borçlarını ya
ertelemiş ya da tamamen silmiştir. Bu arada
Amerika'dan Ermeni göçmenlere verilmek üzere
gönderilen bir miktar para da Amerikan misyonerleri ve
konsolosları tarafından Hükümetin bilgisi dahilinde
Ermenilere dağıtılmıştır.
Yer Değiştirmeden Önce
Ermeni Nüfusu
Ermeni
komitacılar ve bugünkü destekçileri tarafından
günümüzde en çok istismar edilen ve çarpıtılan konu
Ermeni nüfusunun göç öncesi ve sonrasındaki durumudur.
Savaş döneminde tutulan kayıtlar, resmi rakamlar,
kilise kayıtları, yabancı misyonların raporlarında yer
alan nüfus bilgileri ve diğer belgelere rağmen sürekli
olarak o günkü gerçek nüfusun birkaç katı bir rakam
gösterilerek, rakamlar akıl almaz miktarlarda
abartılmakta ve sözde soykırım iddialarına dayanak
aranmaktadır. Verilen rakamlardan bazıları, dünya
genelinde bugün yaşayan toplam Ermeni nüfusunu bile
birkaç kat aşmaktadır.
Birinci
Dünya Savaşı yıllarında Osmanlı topraklarında yaşayan
Ermenilerin nüfusu bazı yabancı kaynaklarda şöyle
belirtilmiştir:
Ermeni
Patrikhanesi'ne göre 2.5 milyon
Lozan
Konferansı Ermeni Heyeti’ne göre 2.2 milyon
Fransız
Sarı Kitabı'na göre 1.5 milyon
Britannica'ya göre 1.5 milyon
İngiliz
yıllığına göre 1 milyon
Osmanlı
devleti resmi belgelerine göre Ermeni nüfusu ise
şöyledir:
1893 Nüfus
sayımına göre 1.001.465
1906 Nüfus
sayımına göre 1.120.748
1914 Nüfus
istatistiğine göre 1.221.850 (6)
Gerek
Osmanlı, gerekse Ermeniler ve yabancılara ait
istatistikler değerlendirildiğinde, I. Dünya Savaşı
döneminde Osmanlı topraklarında yaşayan Ermenilerin
nüfusunun en fazla 1.250.000 civarında olduğu
belirlenmektedir.
Osmanlı’daki Ermeni nüfusu hakkındaki en güvenilir
rakamların resmi belgelerde olduğu kesindir. Osmanlı
devletinde İstatistik Genel Müdürlüğü, 1892 yılında
kurulmuştur. Genel Müdürlük görevini 1892 yılında Nuri
Bey, 1892-1897 yılları arasında Fethi Franco adlı bir
Musevi, 1897-1903 yılları arasında Mıgırdıç Şınabyan
isimli bir Ermeni, 1903-1908 yılları arasında Robert
isimli bir Amerikalı, 1908-1914 yılları arasında
Mehmet Behiç Bey yapmıştır. Görüldüğü gibi Ermeni
meselesini siyasi alana taşıyan önemli olayların
cereyan ettiği dönemde, Osmanlı nüfus bilgileri
yabancıların kontrolü altındadır. Buradan hareketle,
bugüne kadar aksi bir belge ve kanıt olmadığına göre
Osmanlı nüfus bilgilerine itibar edilmesi
gerekmektedir.
Ermenilerin
Yerleştirildikleri Bölgeler
Yer
değiştirme uygulaması çerçevesinde; Erzurum, Van ve
Bitlis vilâyetlerinden çıkarılan Ermeniler, Musul’un
güney kısmı ile Zor ve Urfa sancağına; Adana, Halep,
Maraş civarından çıkarılan Ermeniler ise Suriye’nin
doğu kısmı ile Halep’in doğu ve güneydoğusuna
yerleştirilmişlerdir.
Yeni
yerleşim bölgelerinin Bağdat demiryoluna en az 25 km.
uzaklıkta kurulmasına, Ermeni nüfusunun yöredeki
Müslüman nüfusun yüzde 10’unu geçmemesine ve köylerin
50 haneden fazla olmamasına dikkat edilmiştir.
Yer Değiştirmeye Tabi
Tutulan Ermeni Nüfusu
Yer
değiştirme uygulaması sırasında çeşitli yollardan göç
ettirilen Ermenilerin ayrıldıkları ve vardıkları
yerlerdeki sayıları devamlı şekilde kontrol
edilmiştir. 9 Haziran 1915'ten 8 Şubat 1916 tarihine
kadar Anadolu'nun çeşitli bölgelerinden yeni yerleşim
bölgelerine taşınan ve yerlerinde bırakılan Ermeni
nüfusun ne kadar olduğu, Osmanlı Arşivi’nin ilgili
tasniflerindeki belgelerden şu şekilde derlenmiştir:
Buna göre; 438.758 kişi yer değiştirme uygulaması
çerçevesinde sevk edilmiş, bunlardan 382.148’i ise
yeni yerleşim bölgelerine sağ salim ulaşmıştır(7).
Görüldüğü
gibi, göç ettirilenlerle yeni yerleşim bölgelerine
varanlar arasında 56.610 kişilik bir fark
bulunmaktadır. Bu fark, belgelerden elde edilen
bilgiye göre, şu şekilde ortaya çıkmıştır:
500 kişi
Erzurum-Erzincan arasında; 2.000 kişi Urfa Halep
arasındaki Meskene’de; 2.000 kişi Mardin civarında
eşkıya ve Arap aşiretlerinin saldırısı sonucu
katledilmiş, ayrıca bir o kadar, yani yaklaşık 5.000
ve belki de biraz daha fazla kişi de Dersim
bölgesinden geçen kafilelere yapılan saldırılar sonucu
öldürülmüştür. Bu kayıp miktarı, Ermenilere karşı,
hiçbir şekilde katliam yapılmadığını göstermektedir.
Katliamın olmadığı yerde ise soykırımdan hiç söz
edilemez(8).
Bu bilgiler
ışığında toplam 9-10 bin kişinin yer değiştirme
uygulaması sırasında katledildiği tespit edilmektedir.
Ayrıca yollarda açlıktan da ölümler olduğu belgelerden
anlaşılmaktadır. Bunun dışında tifo, dizanteri gibi
hastalıklar ve iklim koşulları sebebiyle de yaklaşık
25-30 bin kişinin öldüğü tahmin edilmektedir ki, bu
şekilde 40 bine yakın kişi yollarda kaybedilmiştir.
Kalan 10-16
bin kişinin ise bir kısmı, yola çıkarılmış olmakla
birlikte, henüz iskan mahalline varmadan tehcirin
durdurulması sebebiyle, bulundukları vilayetlerde
alıkonulmuştur. Mesela 26 Nisan 1916’da Konya iline,
ilde henüz yollarda olan Ermenilerin sevk edilmeyerek
il dahilinde iskan edilmeleri için yazı
gönderilmiştir. Öte yandan yer değiştirme kapsamında
bulunan Ermenilerden bir bölümünün Rusya’ya, Batı
ülkelerine ve Amerika’ya kaçırıldıkları da tahmin
edilmektedir(9).
Yer
değiştirme uygulamasının yapıldığı dönemde, Osmanlı
ordusunda silah altında bulunan Ermenilerden
50.000’inin Rus ordusuna katıldığı, yine Türklerle
savaşmak üzere 50.000 Ermeni’nin de Amerikan ordusunda
üç-dört yıldır eğitim gördüğü gibi kayıtlar yer
almaktadır. Gerçekten de, Amerika’da yaşayan bir
Ermeni’nin Elazığ’da dava vekili olan Murad Muradyan’a
yazdığı mektupta bu türden bilgiler bulunmaktadır(10).
Mektupta,
bir kısım Ermeni’nin Rusya’ya ve Amerika’ya
kaçırıldıkları ve Amerika’da eğitilen 50.000 askerin
Kafkasya’ya hareket etmekte olduğu açıkça ifade
edilmektedir. Bütün bu belgelerden de anlaşılacağı
gibi, Osmanlı vatandaşı pek çok Ermeni, harpten önce
ve harp içinde Amerika ve Rusya başta olmak üzere
çeşitli ülkelere dağılmışlardır. Mesela ticaret
maksadıyla Amerika’da bulunan Artin Hotomyan adlı bir
Ermeni’nin 19 Ocak 1915’te Emniyet Genel Müdürlüğü’ne
gönderdiği bir mektupta çeşitli yollarla binlerce
Ermeni’nin Amerika’ya kaçırıldığı ve bunların aç ve
perişan bir halde yaşadıkları ifade edilmektedir(11).
Bu
bilgiler, Anadolu ve Rumeli’nin çeşitli bölgelerinden
yer değiştirmeye tabi tutulan Ermenilerin sayıları
ile, yeni iskan merkezlerine ulaşanların sayılarının
birbirini tuttuğunu göstermekte ve dolayısıyla sevk ve
iskan sırasında herhangi bir katliam olayının
olmadığını ortaya koymaktadır.
1918
yılında, Ermeni Delegasyonu Başkanı olan Boghos Nubar
Paşa’nın Fransa Dışişleri Bakanlığı Yüksek Yetkili
Bakanı Monsieur Gout’a gönderdiği raporda: Kafkasya’da
250.000, İran’da 40.000, Suriye-Filistin’de 80.000,
Musul-Bağdad’da 20.000 olmak üzere 390.000 kişinin
Türkiye’den sürgün edildiğini, aslında sürgünlerin
toplam sayısının 600-700 bin kişiye ulaştığını ve
bunlardan ayrı olarak çöllerde şuraya buraya dağılmış
sürgünleri kapsamadığını bildiriyor(12).
Boghos
Nubar Paşa’nın verdiği rakamlardan 290 bin kişinin yer
değiştirme uygulaması dışında Osmanlı topraklarını
terk edenler olduğu anlaşılıyor. Dolayısıyla göç
ettirilenlerin toplam sayısı olarak verilen 600-700
bin kişiden 290 bin kişi çıkarılacak olursa, yer
değiştirmeye tabi tutulan nüfusun 400 bin civarında
olduğunu gösteriyor ki, bu da Ermeni delegasyonu
başkanının, yer değiştirmenin gerçekleştirilmesi
sonrasına, yani 1918 yılına ait verdiği sayılarla,
Osmanlı belgelerinde verilen rakamlar arasında büyük
ölçüde uygunluk görünmekte ve Ermenilerin iddia
edildiğinin aksine sağ salim iskan yerlerine
vardıklarını ve dolayısıyla soykırım iddialarının ne
kadar dayanaksız olduğu ortaya çıkmaktadır.
Bu konuyla
ilgili yabancı ve özellikle de Ermeni kaynaklarında şu
bilgiler yer almaktadır:
Noradungian
Gabrial’in Lozan Konferansı Tali Komisyonu'na sunduğu
rapora göre; Kafkasya'ya 345 bin, Suriye'ye 140 bin,
Yunanistan ve Ege Adalarına 120 bin, Bulgaristan'a 40
bin, İran'a 50 bin olmak üzere toplam 695 bin Ermeni
1. Dünya Savaşı döneminde ülke dışına gitmiştir.
Ermeni
ileri gelenlerinden Hatisov, (daha sonra Ermenistan
Cumhurbaşkanı olmuştur), Trabzon Konferansı'na (14
Mart-14 Nisan 1918) katılan Hüseyin Rauf Bey'e
gönderdiği mesajda, Kafkasya'da Osmanlı memleketinden
kaçan 400 bin Ermeni'nin bulunduğunu bildirmiştir(13).
Ermeni
Prof. Dr. Richard Hovannisian, Ermeni nüfus
incelemelerini ortaya koyduğu eserinde; Suriye
dışındaki Arap ülkelerinden; Lübnan’a 50 bin, Ürdün'e
10 bin, Mısır'a 40 bin, Irak'a 25 bin, Fransa ve
Amerika'ya 35 bin Ermeni'nin göç ettiğini
belirtmektedir(14).
Ermeniler
ve yabancıların verdiği bu rakamlardan hareketle; göç
ettirme dışında çok sayıda Ermeni’nin Türkiye’den
kendi iradesiyle ayrıldığını göstermektedir.
Ayrılanlara genel baktığımızda; Kafkasya'ya 345 bin,
Suriye'ye 140 bin, Yunanistan ve Ege Adalarına 120
bin, Bulgaristan'a 40 bin. İran'a 50 bin, Lübnan'a 50
bin, Ürdün'e 10 bin, Mısır'a 40 bin, lrak'a 25 bin,
Fransa, ABD, Avusturya vd. 35 bin olmak üzere, toplam
855.000 Ermeni'nin gittiği anlaşılmaktadır.
O halde
Ermenilerin iddia ettiği gibi bir Ermeni soykırımı
veya 2-3 milyon Ermeni’nin yok edilmesi mümkün
değildir.
Bunun da
ötesinde eğer Osmanlı devleti Ermeni tebaasından
kurtulmak isteseydi; bunu asimilasyon yoluyla veya
savaşı gerekçe göstererek halledebilirdi. Oysa
Ermeniler, imparatorluk içerisinde Türklerden bile
rahat bir yaşam sürmüşlerdir. Belirtildiği gibi,
Birinci Dünya Savaşı’nda ele geçirdikleri yerlerin
kendilerine verileceği ve bağımsız bir Ermenistan
kurulacağı gibi hayallere kanan Ermeniler, vatandaşı
bulundukları Osmanlı devletini arkadan vurmaya
başlayınca, yer değiştirme uygulaması zorunlu hale
gelmiştir. Ermenilerin yerlerinin değiştirilmesi,
onları imha etmek değil, devlet güvenliğini sağlamak,
onları korumak amacını gütmüştür ve dünyanın en
başarılı yer değiştirme uygulamasıdır.
Ermeni Kafilelerine
Yapılan Saldırılar ve Devletin Önlemleri
Ermenilerin
yeni yerleşim bölgelerine nakilleri sırasında bazı
kafilelere, özellikle Halep-Zor arasında bölge haklı
tarafından saldırılar düzenlenmiştir. 8 Ocak 1916
tarihli bir telgraftan anlaşıldığına göre; Halep'e bir
saat mesafeden Meskene'ye kadar olan yollarda Arap
eşkıyasının gasp için yaptığı saldırılar sonucu pek
çok Ermeni’nin öldürüldüğü; Diyarbakır'dan Zor'a ve
Suruç'tan Menbiç yoluyla Halep'e nakledilen
Ermenilerden 2.000 kadarının yine Arap aşiretlerinin
saldırılarına maruz kalarak soyuldukları
anlaşılmıştır. Diyarbakır bölgesinde çeteler ve eşkıya
tarafından 2.000’e yakın kişinin öldürüldüğü;
Erzurum-Erzincan arasında 500 kişilik başka bir
kafilenin de bazı aşiretlerin saldırısı sonucu
öldürüldüğü anlaşılmaktadır.
Osmanlı
hükümeti, bir yandan cephelerde düşmanla savaşırken
bir yandan da kafilelerin emniyetlerini sağlamak için
olağanüstü gayret sarf etmiştir. Ermeni kafilelerinin
sevki sırasında ihmali veya yolsuzluğu görülen
görevlileri tespit etmek üzere inceleme heyetleri
kurulmuş ve göç bölgelerine gönderilmiştir. Bu
heyetler, suçu sabit görülenleri Divan-ı Harp’e sevk
etmiştir. İhmali bulunan görevliler işten el
çektirilirken, bir kısmı da ağır cezalara
çarptırılmıştır.
Yerleri Değiştirilmeyen
Ermeniler
Yer
değiştirme kararı bütün Ermenilere uygulanmamıştır. 2
ve 15 Ağustos 1915 tarihlerinde ilgili valiliklere
gönderilen telgraflarda, Katolik ve Protestan
mezhebinde bulunan Ermenilerin yanı sıra, Osmanlı
ordusunda subay ve sıhhiye sınıflarında hizmet gören
Ermeniler ile Osmanlı Bankası şubelerinde, reji
idaresinde ve bazı konsolosluklarda çalışan
Ermenilerin devlete sadık kaldıkları sürece göçe tabi
tutulmayacakları bildirilmiştir. Göçe tabi tutulan
sadece devlete baş kaldıran Gregoryan mezhebine mensup
Ermenilerdir.
Öte yandan,
hasta, özürlü, sakat ve yaşlılar ile yetim çocuklar ve
dul kadınlar da göçe tabi tutulmamış, yetimhaneler ve
köylerde koruma altına alınarak ihtiyaçları devlet
tarafından karşılanmıştır. Korunmaya muhtaç Ermeni
aileler hakkında yayınlanan 30 Nisan 1916 tarihli
genel bir emirde ise; erkekleri sevk edilen veya
askerde bulunan kimsesiz ve velisiz ailelerin Ermeni
dışında yabancı bulunmayan köy ve kasabalara
yerleştirilmesi, geçimlerinin göçmen ödeneğinden
sağlanması bildirilmiştir(15).
Göç Ettirilen Ermenilerin
Geri Getirilmesi
Ermenilerin
yeni yerleşim bölgelerine gönderilmeleri 8 Şubat
1916’da durdurulmuştur. Birinci Dünya Savaşı’nın
bitmesinin ardından yer değiştirmeye tabi tutulan
Ermenilerden isteyenlerin eski yerlerine dönebilmeleri
için bir kararname çıkarılmıştır. İçişleri Bakanı
Mustafa Paşa'nın 4 Ocak 1919'da Başbakanlığa
gönderdiği yazıda, dönmek isteyen Ermenilerin eski
yerlerine nakledilmeleri konusunda ilgili yerlere
tâlimat verildiği ve gereken tedbirlerin alındığı
ayrıntılı bir şekilde belirtilmiştir(16).
Yer Değiştirme
Uygulamasının Yurtdışındaki Yansımaları
Yer
değiştirmenin yapıldığı bölgelerde bulunan yabancı
gözlemciler, Birinci Dünya Savaşı’nın içinde birçok
cephede savaşmasına rağmen Osmanlı Hükümeti'nin bu işi
büyük bir titizlikle ve iyi bir şekilde yürüttüğünü
yazdıkları halde, Batı basını olayları saptırarak
vermeyi tercih etmiştir. Nitekim Amerika'nın
Mersin'deki konsolosu Edward Natan, sevkiyatın son
derece düzen içinde yapıldığını raporunda belirttiği
halde, İstanbul'daki büyükelçi Morgantau, olayları
gerçeklere tamamen ters şekilde ülkesine bildirmiş ve
Amerikan basını da bunları Türkler aleyhine
kullanmıştır.
İran'da
bulunan İngiliz konsoloslarının raporları çerçevesinde
1.000.000 Ermeni’nin öldürüldüğü gibi iddialar İngiliz
parlamentosunda tartışılmış ve Türk Hükümeti'nin
protesto edilmesi kararı alınmıştır. Ayrıca,
İngiltere'de Ermeni olayları hakkında yayınlanan "Mavi
Kitap"ta Osmanlı ülkesinde bulunduğu savunulan
1.800.000 Ermeni’den üçte birinin katledildiği iddia
edilmiştir.
Yabancıların İncelemeleri
Bu konuda
ilk inceleme, Birinci Dünya Savaşı’nın bitiminden
hemen sonra İstanbul'un işgali sırasında İngilizler
tarafından yapılmıştır. Savaş suçu işledikleri
gerekçesiyle tutuklanan 143 Türk’ü mahkum ettirebilmek
için, savaştan galip gelmelerinin üstünlüğünü de
kullanarak yaptıkları incelemelerde soykırımın
varlığına yönelik bir bilgi ve belgeye
ulaşamamışlardır.
Sonraki
yıllarda soykırıma yönelik uydurmalar durmamış, sahte
bilgi ve belgelerle kamuoyu oluşturulmaya çalışılmış,
bazı ülkelerin siyasileri de bu oyuna alet edilmiştir.
1985’te ABD Temsilciler Meclisi’nin sözde Ermeni
soykırımına yönelik bir karar alma çalışması üzerine,
69 bilim adamının 19 Mayıs 1985’te Temsilciler
Meclisi’ne sundukları rapor, son derece önemlidir.
Raporda özetle şöyle denilmiştir(17):
“14.
yüzyıldan 1922'ye kadar, günümüzde Türkiye olarak,
daha doğrusu ‘Türkiye Cumhuriyeti’ olarak adlandırılan
bölge, çok dinli, çok uluslu bir devlet olan Osmanlı
İmparatorluğunun bir parçasıydı. Nasıl Habsburg
İmparatorluğunu günümüz Avusturya Cumhuriyeti ile eş
saymak yanlışsa, Osmanlı İmparatorluğunu, Türkiye
Cumhuriyeti ile bir tutmak da yanlıştır.
Türk,
Osmanlı araştırmaları ve Ortadoğu üzerine uzmanlaşmış,
aşağıda imzaları bulunan Amerikalı akademisyenler, ABD
Temsilciler Meclisi'nin 192 sayılı kararında
kullanılan dilin birçok açıdan yanıltıcı ve yanlış
olduğu görüşündedirler. Çekincelerimiz ‘Türkiye’ ve
‘soykırım’ sözcüklerinin kullanılması konusunda
odaklanmakta olup aşağıdaki şekilde özetlenebilir:
Günümüz
Türkiye Cumhuriyetinin 1923 yılında kurulmasıyla
sonuçlanan Türk Devrimiyle 1922'de tarih sahnesinden
silinmiş olan Osmanlı İmparatorluğu, şu anda Güneydoğu
Avrupa, Kuzey Afrika ve Ortadoğu'da bulunan ve sadece
bir tanesinin Türkiye Cumhuriyeti olduğu 25'ten fazla
devletin topraklarını ve halklarını bünyesinde
barındıran bir devletti. Türkiye Cumhuriyeti, Osmanlı
zamanında gerçekleşen hiçbir olaydan sorumlu
tutulamaz.
‘Soykırım’
suçlamasına gelince; bu açıklamayı imzalayanların
hiçbiri Ermenilerin çektikleri acıların boyutlarını
küçümseme amacını taşımamaktadır. Aynı şekilde söz
konusu bölgedeki Müslüman halkın da acılarının farklı
şekilde değerlendirilemeyeceği görüşündeyiz. (...)
Ancak saldırgan ve masum olanı ayırt edebilmek ve
olayların nedenlerini belirleyebilmek için
tarihçilerin ulaşmaları gereken daha birçok belge ve
bulgular vardır.
Temsilciler
Meclisinin 192 sayılı kararındaki gibi ithamları
kaçınılmaz olarak Türk halkı hakkında adaletsiz
yargılara varılmasına ve belki de tarihçilerin bu
trajik olayları anlamakta kaydetmeye başladıkları
gelişmeye zarar verilmesine yol açacaktır.
Kongre bu
kararı kabul ederse, tarihsel sorunun hangi yanının
doğru olduğuna yasa yolu ile karar vermeye çalışmış
olacaktır. Tarihsel olarak şüpheli varsayımlara dayalı
böylesine bir karar, dürüst tarihsel araştırmaya zarar
verecek ve Amerikan yasama sürecinin güvenirliliğini
sarsacaktır.”
DİPNOTLAR
1)
Halaçoğlu, Prof. Dr. Yusuf, Ermeni Tehciri ve
Gerçekler (1914-1918), TTK Yayını, Ankara 2001, s. S.
70 (ŞFR., nr. 54/315 (Ek-III)
2)
Halaçoğlu, Prof. Dr. Yusuf, a.g.e., s. S. 70 (DH. EUM.
2. Şube, 68/80)
3) Orel,
Şinasi; Yuca Süreyya; Ermenilerce Talat Paşa'ya
Atfedilen Telgrafların Gerçek Yüzü, TTK Yayını, Ankara
1983.
4)
Halaçoğlu, Prof. Dr. Yusuf, a.g.e., s. S. 70
5) Dr.
Hüsamettin Yıldırım, Ermeni İddiaları ve Gerçekler,
Ankara, 2000, s. 35
6) Karpat,
Kemal H. Ottoman Population 1830-1914 Demographic and
Social Charsetistic, The University Of Winsconcin
Press, 1985, London
7)
Halaçoğlu, Prof. Dr. Yusuf, a.g.e., s. 76
8)
Halaçoğlu, Prof. Dr. Yusuf, a.g.e., s. 77
9)
Halaçoğlu, Prof. Dr. Yusuf, a.g.e., s. 77
10) DH. EUM.
2. Şube, nr.2F/14.
11) Bkz. DH.
EUM. 2. Şube, nr.2F/94.
12)
Archives des Affaires Etrangéres de France, Série
Levant, 1918-1928, Sous Série Arménie, Vol. 2, folio
47’den naklen bkz. Bilal ªimºir, Les Departén de Melte
et les Allégations Armeniennes, Ankara 1998, p. 49.
13) Akdes,
Nimet Kurat; Türkiye ve Rusya, Ankara, 1990, s. 471
14)
Hovannisian, Richard, The Ebb and Flow of the Armenian
Minortiy in the Arab Middle East, Middle East Journal,
Vol. 28 no. 1 Winter 1974, s. 20
15)
Halaçoğlu, Prof. Dr. Yusuf, a.g.e., s. 62
16)
Halaçoğlu, Prof. Dr. Yusuf, a.g.e., s. 82
17) FEIGL,
Erich-, A Myth of Terror: Armenian Extremism: Its
Causes and Its Historical Context, Edition
Zeitgeschichte-Freilassing, Austria
SOYKIRIM NEDİR?
Yer
değiştirme uygulaması Ermeni çevreleri ve hasım
devletlerce "Ermeni katliamı ve soykırımı" olarak
adlandırılmış ve Osmanlılara karşı büyük bir
propaganda kampanyası başlatılmıştır.
Oysa
soykırım; “ırk, milliyet, etnik ve din farklılıkları
nedeniyle insan gruplarının yok edilmesi”dir. Bu suç,
direkt olarak bir hükümet tarafından veya onun rıza
göstermesi ile işlenebilir. Birleşmiş Milletler Genel
Kurulu, dünyada soykırım suçunu önlemek ve
cezalandırmak için 1948'de "Soykırım Sözleşmesi”ni
kabul etmiş ve Türkiye de bu sözleşmeye 1950 yılında
taraf olmuştur.
Soykırım
dendiği zaman Nazilerin, Yahudilere ve diğer etnik
gruplara karşı giriştikleri kitlesel kıyım akla gelir.
1939-1945 yılları arasında 5-6 milyon Yahudi, 3
milyondan fazla Sovyet savaş tutsağı, birer milyondan
fazla Polonya ve Yugoslavya sivil halkı, 200.000
civarında Çingene ve 70.000 özürlü insanın canına
kıyılmıştır. İşte soykırım budur.
Bunlara
ilave olarak, Birleşmiş Milletler'in önleyici yönde
sözleşmesi olmasına rağmen, modern çağda da sayısız
soykırım olayı görülmüştür.
Örneğin,
bizzat olayın kahramanı 2 emekli Fransız generalin Le
Monde’da yayınlanan itiraflarına göre; Fransızlar
1954-1962 yılları arasında Cezayir’de en az 1 milyon
Cezayirliyi katletmiş, 1965-1966 yıllarında Endonezya
ordusu bir milyon komünisti ve ailelerini öldürmüş,
1975-1979 yılları arasında Kamboçya'da Kızıl Kmerler
1.7 milyon Kamboçyalı'yı katletmiş, 1994'de Ruanda'da
500.000 Tutsi, Hutular tarafından öldürülmüş ve
nihayet 1991'den sonra Bosna-Hersek ile Kosova'da
binlerce Müslüman Sırp vahşetine maruz kalmıştır.
Soykırım
suçu, gerçek anlamda bu olaylarda işlenmiştir. Ermeni
iddialarının ve yalanlarının aksine, 1915 yılında Doğu
Anadolu bölgesindeki Ermenilerin daha güvenli
topraklara göç ettirilmesi uygulaması, Ermenilerin ve
cephelerin güvenliğini sağlamaya yönelik bir
harekettir ve soykırımla hiç bir ilgisi yoktur.
Ermenilerin Doğu Anadolu'da savaş ve göç sırasında
kayıplar verdikleri doğrudur. Ancak bu kayıplar, Doğu
Anadolu'da yaşanan savaş ve isyanlar nedeniyle
asayişin sağlıklı olarak sağlanamaması, araç, yakıt,
gıda, ilaç yetersizliği, ağır iklim koşulları ile
tifüs gibi salgın hastalıklar nedeniyle meydana
gelmiştir. Hiçbir şekilde kasıtlı ve planlı bir
katliam söz konusu değildir.
Aslında
Ermeniler, geçmişte hakimiyeti altında yaşadıkları
devletlere ihanetlerinden dolayı bir çok kez buna
benzer göç hareketlerine tabi tutulmuşlardır.
Sasaniler 379'larda 70.000 Ermeni’yi İran'a,
Bizanslılar 1025'lerde Doğu Anadolu'daki 40.000
Ermeni'yi Sivas ve Kayseri'ye, Memluklar 1250'lerde
10.000 kadar Ermeni'yi Mısır'a, 1743'de İranlılar
24.000 Ermeni'yi İran içlerine ve 1777'de Kırım'ı
işgal eden Ruslar bölgedeki binlerce Ermeni'yi
steplere sürmüştür.
Tarih
boyunca sayısız göç ve sürgün olayına maruz kalan
Ermeniler, bunların hiç birini gündeme getirmeden,
sadece 1915'te Osmanlı devleti tarafından son derece
haklı gerekçelerle yer değiştirmeye tabi tutulmalarını
sözde soykırım adı ile sorun haline getirmeye
çalışmaktadırlar. Bu tavır, maksatlı ve Türkiye'nin
bütünlüğünü bozmaya yönelik politikaların bir
ürünüdür. Bazı ülkelerin, Afrika ve Balkanlarda
yaşanmakta olan gerçek anlamdaki soykırım
hareketlerine seyirci kalarak, sözde Ermeni soykırımı
iddialarına ve yalanlarına destek vermeleri de bunun
en açık göstergesidir.
ERMENİ TERÖRÜ
Türkiye
açısından Ermeni sorununun önemli bir boyutu da,
Ermenilerin Türklere karşı silahlı terör
metodolojisini kullanmaya başlamalarıdır. Türk devlet
adamlarına yönelik bu saldırgan strateji, ilk defa
1905'de II. Abdülhamit'e yapılan bombalı saldırı ile
başlamıştır. Anadolu dışında kurulan Hınçak, Tasnak,
Ramgavar, Hınçak İhtilal Komitesi, Silahlılar
Cemiyeti, Ermenistan’a Doğru Cemiyeti, Genç Ermenistan
Cemiyeti, İttihat ve Halas Cemiyeti ve Karahaç
Cemiyeti gibi halkı silahlı ayaklanmaya sevk eden
örgütlenmeler meydana getirilmiştir. Bütün bunların
sonucunda binlerce Türk ve Ermeni’nin hayatına mal
olan isyan hareketleri ülkenin dört bir yanına
yayılmıştır.
Türkiye
Cumhuriyeti’nin kurulmasından 1965 yılına kadar sakin
bir dönem geçirildikten sonra, Ermeni lobisinin
desteğiyle terör hareketleri birdenbire tekrar ortaya
çıkarılmış, Türk diplomatları öldürülmeye
başlanmıştır. 1972 yılı sonuna kadar çeşitli ülkelerde
20'ye yakın anıt dikilmiş, basın ve yayın yolu ile
karalama faaliyetleri programlı olarak uygulamaya
konmuştur.
Bu yeni
dönemde terörü özendiren, geliştiren, hazırlayan, daha
geniş alanlara yayılmasını, ve hedeflerinin
çeşitlenmesini sağlayan; terör tim ve grupları
oluşturan, yeni örgütlenme çabalarına destek, temas ve
ilişkiler ortamı hazırlayanlar, Taşnak ve Hınçak terör
örgütleridir. Bunların yanında isminden en çok söz
ettiren ve Ermeni terörü ile eş anlamda kullanılan
“Ermenistan'ın Kurtuluşu İçin Ermeni Gizli Ordusu”
örgüt adının kısaltılmış şekli olan ASALA'dır.
Geleneksel
terör örgütleri içlerinden çıkardıkları terör tim ve
gruplarıyla, ASALA ise terörün en acımasız ve insanlık
dışı uygulamalarıyla yeni dönemin terör yaratıcıları
olmuşlardır. ASALA da manevi ve psikolojik desteği,
temas ve ilişkiler ortamını Hınçaklardan almıştır.
Ermeni
terörü, yurt dışındaki Türk görevlilerine,
temsilciliklerine ve kuruluşlarına yönelik silahlı
saldırılar şeklinde kısa zamanda hızlı bir tırmanış
göstererek yoğunluk kazanmıştır. Bu dönemde, Avrupa ve
doğu ülkeleri ile Suriye ve Lübnan'da üsler edinen
Ermeniler, Kıbrıs Rumları ve Yunanistan ile işbirliği
içine girerek eylemlerini gerçekleştirmişlerdir.
Ermeni
terör örgütleri, dış dünyanın tepkileri üzerine
1980’li yıllarda taktik değiştirerek, PKK terör örgütü
ile işbirliğine girmişlerdir. 1984 yılında bölücü
terör örgütü PKK sahneye itilmiş ve Asala-Ermeni
terörü geri plana çekilmiştir. Ermeniler ile PKK
arasındaki bağlantıyı ortaya koyan bazı somut örnekler
şunlardır:
· Bölücü
terör örgütü PKK, 21-28 Nisan 1980 tarihini “Kızıl
Hafta” olarak ilan etmiş ve 24 Nisan tarihini sözde
Ermenilerin katledilme günü olarak anarak, toplantılar
yapmaya başlamıştır.
· 8 Nisan
1980 tarihinde Lübnan'ın Sidon kentinde PKK ve ASALA
terör örgütleri ortak basın toplantısı düzenlemişler
ve toplantı sonucu bir deklarasyon yayınlamışlardır.
Ancak bu olayın tepki çekmesi üzerine ilişkilerin
illegal alanda gizli olarak sürdürülmesi
kararlaştırılmıştır. Bu uzlaşmadan sonra, 9 Kasım 1980
tarihinde Strazburg Türk Başkonsolosluğu’na, 19 Kasım
1980 tarihinde ise Roma Türk Hava Yolları bürosuna
yönelik olarak düzenlenen saldırılar, PKK ve ASALA
terör örgütleri tarafından ortaklaşa üstlenilmiştir.
· Bölücü
terörist Abdullah Öcalan, Ermeni Yazarlar Birliği
tarafından “Büyük Ermenistan hayali fikrine olan
katkılarından dolayı” onur üyeliğine seçilmiştir.
· Ermeni
Halk Hareketi’nin bünyesinde, bir çok Avrupa ülkesinde
olduğu gibi bir Kürdistan Komitesi oluşturulmuştur.
· 4 Haziran
1993 tarihinde; Ermeni Hınçak Partisi, ASALA ve PKK
terör örgütü mensuplarının katılımıyla Batı Beyrut'ta
bulunan PKK terör örgütü merkezinde bir toplantı
yapılmıştır.
Ermeni-PKK
ilişkisiyle ilgili bir başka çarpıcı örnek ise, 6- 9
Ocak 1993 tarihlerinde Beyrut'taki iki ayrı kilisede
düzenlenen ve Lübnan Ermeni Ortodoks Başpiskoposu,
Ermeni Parti yetkilileri ile 150 gencin katıldığı
toplantılarda kullanılan şu ifadelerdir:
· Şimdilik
Türkiye'ye karşı sakin tutum gösterilmelidir.
· Ermeni
toplumu gittikçe büyümekte ve ekonomik yönden
güçlenmektedir.
·
Geliştirilen propaganda faaliyetleri sayesinde, bütün
dünyada (sözde) soykırım daha iyi bilinmeye
başlanmıştır.
·
Ermenistan devleti kurulmuştur, her geçen gün
toprakları genişlemektedir ve atalarının intikamını
mutlaka alacaklardır.
· Başta ABD
olmak üzere, diğer batılı ülkeler de Karabağ'da
sürdürülen savaşta Ermenileri haklı bulmaktadırlar. Bu
fırsatı değerlendirmek gerekir... Karabağ'da savaşan
Ermeni gençlerine yenileri katılacaktır.
·
Türkiye'de -PKK terör örgütü ile yapılan mücadele
kastedilerek- iç savaş devam edecek, Türk ekonomisi
sıfır noktasına gelecek ve vatandaşlar baş
kaldıracaklardır.
· Türkiye
bölünecek ve bir Kürt devleti kurulacaktır.
· Ermeniler
Kürtlerle olan ilişkilerini iyi bir şekilde yürütmeli
ve Kürtlerin mücadelelerini desteklemelidirler.
· Bugün
Türklerin elinde olan topraklar, yarın Ermenilerin
olacaktır.
Özetle;
Ermeni terör örgütlerinin müşterek amacı; her
fırsattan yararlanarak Türkiye'yi istikrarsızlığa
sürüklemek ve sözde işgal altındaki Ermeni
topraklarını kurtararak "Bağımsız Büyük Ermenistan"ı
kurmaktır. Bugün devlet olma özelliğini de elde eden
Ermenilerin, söz konusu isteklerinin değişik başlıklar
altında devam ettiği görülmektedir.