|
ERMENİ
SOYKIRIM YASASI BAĞLAMINDA TüRKİYE - AVRUPA BİRLİĞİ
İLİŞKİLERİNİN DEĞERLENDİRİLMESİ
* (Prof. Dr. Suat GEZGİN)
* İ.Ü İletişim Fakültesi Dekanı
Fransız
Ulusal Meclisi tarafından kabul edilerek 29 Ocak.
2001'de yürürlülüğe giren "sözde" Ermeni soykırım yasası
ile Türkiye Fransa ilişkilerinde yeni bir dönem başlamış
oldu. Bu dönemin en karakteristik özelliği olarak ilk
etapta alınan bir takım caydırıcı ekonomik yaptırımlar
dikkat çekmektedir. Körfez geçiş ihalesinin bu yasa
tasarısının kabul edilmesinin hemen ardından iptal
edilmesi, ihalenin son aşamasında son ikiye kalan
Fransız firmalarının Türkiye'nin aldığı bu ekonomik
önlemlerden doğrudan etkilenmesi sonucunu doğurmuştur.
Önümüzdeki
günlerde yine bu tür ekonomik yaptırımların Fransa'ya
karşı uygulanması olasıdır. Ancak burada Türkiye
açısından bakıldığında dikkate alınması gereken diğer
bir konu ise, Fransız Ulusal Meclisi tarafından kabul
edilen ve yürürlülüğe giren bu yasanın gelecekte
Türkiye'nin uluslararası ilişkilerini ne şekilde ve ne
boyutta etkileyeceğidir.
Tarihsel
açıdan ele alındığında, 1915 Ermeni tehciri üzerinde
odaklanan olayların aslında bu tarihten önceye dayanan
bir geçmişi olduğu da bilinmektedir. Osmanlı
İmparatorluğu'nun son dönemine damgasını vuran olaylar
zinciri içinde yer alan Ermeni meselesi, gerek politik
gerekse sosyolojik açıdan son derece karmaşık unsurları
da içinde barındırmaktadır.
Osmanlı
yaşamına her alanda en iyi şekilde uyum sağlamış olan, o
dönemdeki Ermeni toplumu Osmanlılar tarafından bu uyumun
gereği olarak "kavm-ı sadık" olarak adlandırılmıştır. Bu
karşılıklı güven derecesi o derece ileriydi ki Osmanlı
sarayının yapımını Ermeni Balyan ailesinin mensupları
üstlenmiş olup çeşitli devlet kademelerinde Ermeni
devlet adamları önemli görevlere getirilmişti.
Balyanlar'ın mimarlığını üstlendiği Dolmabahçe Sarayı
bugün barok tarzın Osmanlı ülkesinde vücut bulmuş en
önemli örnekleri arasında sayılmaktadır. Yine klasik
Türk musikisinin en dikkate değer bestecisi ve saz
üstatları yine bu etnik topluluk içinden çıkmıştı.
Ancak
1890'dan sonra imparatorluğun özellikle doğu
vilayetlerinde başlayan Ermeni olayları, 1905'te II.
Abdülhamit'e suikast girişimi ile önemli bir ivme
kazanmış ve sonunda 24 Nisan 1915 tarihinde Ermeni
tehcirinin başlamasıyla doruk noktaya ulaşmıştır. Buna
karşılık o dönemde, Ermeni Taşnak ve Hınçak partilerine
bağlı militan gurupların Doğu Anadolu vilayetlerinde I.
Dünya Savaşı sırasında Rus işgal ordularının desteği ile
yaptıkları katliamların somut delilleri bugün hala doğu
illerimizde zaman zaman gün ışığına çıkarılmaktadır. Bu
bakımdan tehcir olayının o dönemde Osmanlı'nın cephe
gerisi bölgeleri güvenlik altına alması olarak
nitelemek, çok yerinde bir teşhis olacaktır.
1789
Fransız İhtilali sonunda ortaya çıkan sonuçların en
önemlilerinden biri olan millyetçilik akımı, hiç
kuşkusuz, Ermeniler'in o dönemde bu olaylar içinde yer
almaları konusunda önemli ölçüde rol oynamıştır demek
yanlış olmasa gerektir. Böylece 19. yüzyılın son
çeyreğinden başlayarak Osmanlı'nın doğu vilayetlerinin
kapsayan bağımsız Ermenistan'ı kurma hayalî peşinde
koşanların en önemli esin kaynaklarından biri de,
tartışmasız olarak, Fransız İhtilali sonunda ortaya
çıkan görüş ve sonuçlar olmuştur.
Günümüz
açısından ele alındığında, Türkiye 65 milyonluk nüfusu
ve içinde barındırdığı genç potansiyel dolayısıyla
Avrupa'nın kapısını zorlayan ve kendisinden çekinilen
bir ülke konumundadır. Avrupa Birliği içinde yer aldığı
takdirde dikkat edilmesi gereken önemli bir güç olma
şeklinde algılanan ülkemizin yıpratılması uluslararası
arenada Türkiye'nin rakipleri tarafından tezgahlanan
oyunlar aracılığıyla gerçekleştirilmektedir. Bu ve buna
benzer olayları ülkemiz yaklaşık otuz yıldan bu yana hiç
aksama olmaksızın yaşamış ve halen de yaşamaktadır.
12 Eylül
öncesi dönemde sağ-sol ve etnik çatışmalar biçiminde
manüple edilen toplumsal kargaşa ve karmaşa, daha
sonraki dönemlerde çeşitli şekillerde tırmandırılmaya
çalışılmış ve Türk toplumunun adeta bir kronik travmaya
uğratılması için belirli merkezlerden yönlendirmeler ve
senaryolar birbiri ardına sahneye konmuştur.
Fransa
tarafından yürürlülüğe konulan "Fransa 1915 Ermeni
soykırımını resmen tanır" şeklindeki yasanın sonuçları
Türkiye açısından incelendiğinde, başka gelişmeleri de
beraberinde getirmesi bakımından önemlidir. Bazı
uluslararası ilişkiler uzmanlarına göre, Türkiye'den
tazminat ve toprak talebine kadar varabilecek bu
gelişmeler, aynı zamanda ülkemizin Avrupa Birliği
önündeki prestiji açısından arzu edilmeyen sonuçları da
beraberinde getirecektir.
Avrupa
Birliğine giriş sürecinde demokratikleşme, insan
hakları, Güneydoğu ve Kıbrıs sorunu gibi önemli
sorunlarla baş etmek zorunda olan Türkiye'nin bir de
Ermeni meselesi ile köşeye sıkıştırılmak istendiği
açıktır. Bu açıdan ele alındığında Avrupa Birliği'ne
üyelik müzakerelerinde karşı tarafın önümüze koyacağı
kozlara bir başkasının daha eklendiğini söyleyebilmek
için çok da uzak görüşlü olmaya gerek yoktur.
Bu
aşamada, Fransa geleneksel olarak özgürlük ve
bağımsızlık hareketlerini destekleme, ezilen halklara
sahip çıkına gibi bazı masum bahaneler ardına
gizlenemez. Fransız politikacılar, yaklaşan yerel
seçimleri de göz önünde tutarak Ermeni diasporasının
isteği doğrultusunda bu yasa tasarısını
kanunlaştırmıştır. Ayrıca Fransa Cumhurbaşkanı Jacques
Chirac'ın da Ermeni seçmenlerin ve diasporanın baskısını
üzerinde hissetmediğini söylemek çok safdillik
olacaktır. Son güne kadar bekletilmiş olsa da bu kararı
geri çevirmeyip onaylayacağı çok önceden belli olan
Cumhurbaşkanı Chirac'ın bu tutumu geleneksel Türk
Fransız dostluğuna da gölge düşürmüştür.
Kuşkusuz,
Ermeni yasa tasarısının bu şekilde kanunlaşması
Türkiye'nin Avrupa Birliği ile olan ilişkilerini olumsuz
etkileyecektir. Güneydoğu'daki ayrılıkçı terörizm ve
Kıbrıs sorunu gibi konularda aynı savunma ittifakı
içinde yer aldığı ve müttefiki olan ülkelere bile
derdini anlatamayan Türkiye'nin, ileriki günlerde Ermeni
soykırım yasası nedeniyle gerek uluslararası alanda
gerekse ikili ilişkilerde önüne her zaman bir engel
konulacaktır.
Daha da
ilerisi, yeni ABD yönetiminin Kongre'ye bir Ermeni
soykırım tasarısı sunulacağı bugünlerde çok duyulan bir
söylenti haline gelmiştir. Eğer bu tasarı Kongre'den
geçerse bu durum ülkemiz açısından hiç de iyi olmayan
sonuçları beraberinde getirecektir. Şimdi Türkiye'nin
daha önceki hatalarına düşmeden ancak bu hatalardan ders
alarak hareket etmesi yönündeki bir planı yürürlüğe
koyması gerekmektedir. Öncelikle dış ilişkilerde bir
strateji belirlenmesi her ülke açısından temel esastır.
Hele bu ülke Türkiye gibi jeopolitik ve jeostratejik bir
ülkeyse böylesi bir uygulama kaçınılmazdır.
Batı
ülkeleri gelecek yıllarda ortaya koyacakları
uluslararası politikaları stratejik araştırma
enstitüleri ya da kurumları vasıtasıyla belirlerler. Bu
kuruluşlar birer üniversite ciddiyetinde ve
bilimselliğinde çalışırlar, bilgi toplar, yabancı
ülkelerle ilgili olarak yapılacak çeşitli araştırmalara
sponsor olurlar ve araştırmacıları destekleyerek onları
yönlendirirler.
Kurumsal
olarak böylesi kuruluş ya da enstitülere sahip olsa da
Türkiye'nin, bunların nitelik olarak içini dolduramaması
nedeniyle; dış politika konularında çoğu kez böylesine
hazırlıksız yakalandığı olmuştur. Dış politika, önemli
ölçüde tanıtım ve bilgi toplama faaliyetinin yanı sıra
lobicilik uygulamalarının da ortaya konmasını gerekli
kılan bir alandır. Aksi takdirde son gelişmelerde olduğu
gibi olaylar bu hızla yayılır ya da gündemi işgal etmeye
devam ederse, gerek Kıbrıs ve Güneydoğu sorunları
gerekse Ermeni meselesi hakkında ülkemizin Avrupa
Birliği'ne üyelik sürecinde muhataplarına karşı
inandırıcılığını yitirmesi ve dış politikada destek
sağlayamaması söz konusu olacaktır. Bu gelişme de,
özellikle dış politikada, Türkiye'nin böyle meselelerle
önünün kesildiği konusundaki bir düşünce tarzını ister
istemez insanın aklına getirmektedir.
Son
tahlilde Ermeni yasa tasarısının kanunlaşması bağlamında
denebilir ki, Türkiye açısından bakıldığında, Avrupa
Birliği gibi yaşamsal önemi olan bir oluşum içinde yer
almayı kısıtlayacak ya da engelleyecek tüm zorlukların
aşılması gerekli görülmektedir. Bu ise, Türkiye'nin dış
politika konusundaki tutum ve uygulamalarının yeniden
gözden geçirmesini zorunlu kılmaktadır. Bunun için,
artık bugüne kadar izlenen pasif dış politika terk
edilerek, aktif ve insiyatif kullanma üstünlüğünü ele
geçirmiş bir uluslararası politika uygulamasına
geçilmelidir. Unutulmamalıdır ki, "geleceğe yönelik bir
planı olmayanlar başkalarının planlarının parçası
olurlar."
Kaynak: Müdafaa-i Hukuk Dergisi, Şubat 2001, Sayı:31 |