|
BÜYÜK ERMENİSTAN'I KURMA PROJESİ
Prof. Dr. Salim ÇÖHÇE
Osmanlı Devleti,
doğu ve batı dünyaları arasında eskiden beri
temas noktası olan bir bölgede ve Yakındoğu’nun
Müslümanları ile Hıristiyanlarını bir bayrak
altında toplayacak şekilde tesis edilmişti[i].
Dolayısıyla çeşitli soy, dil ve dine mensup
topluluklar bu devletin tebâsı olarak
yüzyıllarca huzur içerisinde yaşadı[ii]. Ancak
Fransız İhtilâli, XIX. yüzyılın başlarından
itibaren Avrupa’nın siyasî ve fikrî hayatında
meydana getirdiği değişikliklerle Hıristiyan
dünyası için yepyeni bir gelişme devri açmakla
beraber Avrupa dışı memleketlerde, özellikle de
Osmanlı Devleti’nde yıkıcı hareketlerin ortaya
çıkmasına sebep oldu. Zira, hürriyet ve milliyet
fikirlerini öğrenen Yunan, Sırp, Bulgar vs.
gayrımüslim zümreler isyanlar çıkarmak suretiyle
istiklal arayışı içerisine girdi. Bunun üzerine
o zamana kadar Rusya, Avusturya gibi Hıristiyan
devletlerin saldırılarına karşı koymaya çalışan
Osmanlı Devleti, bir de asgari beşyüz yıldan
beri tebâsı olan gayrımüslim topluluklarla
mücadele etmek zorunda kaldı[iii].
Gayrimüslim tebâyı meşru Osmanlı yönetimine
karşı çıkmaya teşvik eden sebepler arasında,
Müslümanlardan daha müreffeh bir hayat yaşayan
bu zümrelerin uzun süreden beri Osmanlı’nın
hoşgörüsü ve koruyuculuğu sayesinde özgün
kimliklerini geliştirerek muhafaza etmeleri
yanında, yönetimdeki aksaklıklardan doğan
şikayetler ve en önemlisi de Avrupa
devletlerinin dinî, siyasî ve kültürel
sebeplerden kaynaklanan kışkırtmaları vardı.
Sonuçta bu devletlerle temas mevkiinde olup da,
gayrımüslim nüfusun epeyce kalabalık bulunduğu
eyaletlerde muhtar, ya da müstakil idarelerin
kurulmaya başlanması Osmanlı Devlet adamlarını
Batının sevgi ve desteğini sağlamaya yöneltti.
Bu arada Avrupalıların daha çok emperyalist
maksatlarla ileri sürdükleri “Hıristiyan tebânın
kötü ve adaletsiz bir yönetime maruz kaldığı”
yönündeki iddialar başta Padişah olmak üzere
Osmanlı devlet adamlarını gayrımüslimler ile
Müslümanları hukuken eşit haklara sahip kılmanın
gerekliliğine inandırmıştı. Ayrıca Osmanlı
Devleti’nin zamanından önce dağılmasını kendi
çıkarları açısından tehlikeli bulan Fransa ve
İngiltere, Türk yöneticileri bu yönde teşvik ile
Osmanlı’nın bir an önce Avrupa medeniyeti ve
devletleri umûmî hukuku içerisinde yerini
almasını telkin ediyorlardı[iv]. Onun için önce
1839’da Tanzimat[v], sonra da 1856’da Islâhat
Fermânı ilân edildi[vi].
Osmanlı yöneticileri toplum ve devlet hayatında
değişiklikler yaparak artık karşı konulamaz hale
gelmiş olan Avrupalıların baskısı ile esasen
millet seviyesine ulaşmış her toplulukta tabiî
bir duygu olarak tezahür eden milliyetçilik
düşüncesinin gelişmesini önleyebileceklerini
zannediyorlardı. Ama bu mümkün olmadığı gibi
Hıristiyanları korumak bahanesiyle Osmanlı
Devleti’nin iç işlerine karışılmasının da önüne
geçilememiştir. Her ne kadar 30 Mart 1856’da
imzalanan Paris Antlaşması’nın dokuzuncu
maddesi[vii] sözde Avrupalı devletlerin
Hıristiyan tebâ üzerindeki “koruyuculuk”
çabalarını sona erdirmekteyse de, aynı maddede
Islâhat Fermanı’nın zikredilmiş olması Osmanlı
Devleti’nin iç ve dış siyasetini esaslı bir
şekilde yabancı müdahalesine açık hale
getiriyordu. Zira, Islâhat Fermanı’nın
kendilerine bildirilmesindeki yüksek değeri ve
önemi takdir ettiklerini belirtmekle Antlaşmaya
taraf devletler Osmanlı tebâsı Hıristiyanlar
için bir teminat elde etmiş oluyorlardı.
Gerçekte de diplomatların değilse bile, Avrupa
kamuoyunun müdahalesi daha antlaşmanın mürekkebi
kurumadan başladı. Yine bu sayede Hıristiyan
ahali, Osmanlı Devleti’ni yabancı devletlere
şikâyet etmek fırsatını bulacaktır[viii]
Avrupalı devletlerin Osmanlı tebâsı
gayrımüslimlerle ilişkilerinin dünyanın zamanla
değişen siyasî, iktisadî ve sosyal yapısına
uygun olarak yeni boyutlar kazanması tabiidir.
Ama, Rusların Ortodoks tebâ hakkındaki
müdahalelerine son vermek için girdiği bir
savaştan[ix] sonra üstelik galip devletler
safında da olmasına rağmen Osmanlı Devleti’nin
Paris antlaşmasıyla bütün taraf devletlere
gayrımüslim tebâ lehine müdahaleyi mümkün hale
getirmesi[x] büyük bir siyasî hata olmuştur.
Öyle ki, daha sonraki dönemin başlıca
karakterini bu tür müdahaleler belirleyecektir.
Avrupa
devletlerinden bazılarının kendince makul bir
şekil ve usûl dairesinde yapılmasını istediği
ıslâhat hareketlerini gerçekleştirmek mümkün
değildi. Her ne kadar bu devletler Osmanlı
Devleti’nin müesseselerinin ıslahı ile bekasının
sağlanması hususunda Türk yetkililere yardımcı
olmak istediklerini ifade etmekte iseler de,
bunda samimi değillerdi. Ayrıca tatbik
edilmesini istedikleri projelerde sadece kendi
iktisadî ve siyasî ihtiraslarını tatmine
elverişli şartların yaratılmasını sağlamaya
çalışırken Türk ahaliyi tanımadıkları gibi
savundukları gayrımüslim tebânın durumunu da
bilmiyorlardı[xi]. Onun için İngiltere, Ermeni,
Rum gibi bir ayrım yapmaksızın bütün Hıristiyan
tebânın durumunu inceden inceye araştırmaya
koyuldu[xii]. Osmanlı topraklarında görev yapan
konsoloslarına gönderdiği yirmi, yirmibeş
soruluk genelgeler-yönergelerle Hıristiyanların
durumlarının tetkik edilerek halihazırdaki
vaziyeti iyileştirmek için alınacak tedbirlerin
bildirilmesini istedi[xiii].
İngiliz konsolosların hazırladıkları raporlarda
Müslüman ahalini muazzam bir yükün altında
sistematik olarak ezilirken, Hıristiyanların
rahat bir hayat yaşadığı bildirilmekteydi[xiv].
Bu tesbit, Osmanlı idaresiyle ilgili Avrupa’daki
genel kabule ters düşmekteydi. Ama, Avrupalı
devletlerin politikalarında bir değişiklik
meydana getirmedi. Özellikle Rusya, İngiltere,
Fransa ve Avusturya birlikte veya ayrı ayrı
yaptıkları müdahalelerle Osmanlı Devleti’nde
görünüşte gayrımüslimler lehine Islâhatların
yürürlüğünü sağlamaya, gerçekte ise emperyalist
emellerini temine yönelik faaliyetlerini
sürdürdüler. Yalnız bu dönemde Avrupalı
emperyalist devletler arasındaki denge Osmanlı
Devleti’nin varlığı üzerine kurulmuştu[xv].
Geniş toprakları, zengin yeraltı kaynakları ve
stratejik açıdan arz ettiği önem sebebiyle
Osmanlı Devleti, hızla endüstrileşmesini
sağlayan Avrupalı devletler için değerli bir
sömürge alanı olarak görülmekteydi. O yüzden
Osmanlı Devleti’nin hakimiyeti altında yaşayan
gayrımüslim tebâya olan ilgi gün geçtikçe arttı.
Bunun sonucunda Türk ahali dışında diğer
unsurlar devletin meşruiyetini kaybettiğine ve
en kısa zamanda hükümranlığının da ortadan
kaldırılması gerektiğine inandırıldı[xvi].
Nihayet, 1877-1878 Osmanlı-Rus savaşında Rumeli
büyük ölçüde elden çıkarken Anadolu’da da
Ermeniler harekete geçti[xvii].
Balkan kavimlerinin aksine Ermeniler,
imparatorluğun her tarafına dağılmış
bulunuyorlardı. En kesif oldukları Doğu
Anadolu’da bile Müslüman nüfusa nisbetle sıradan
bir azınlık konumundaydılar[xviii]. Ama, Osmanlı
Devleti kurulduğu günden beri topraklarında bir
Ermeni azınlığı barındırmaktaydı ve Türk
idareleri arasında Osmanlıların Ermeni
politikaları, diğerleriyle kıyas edilemeyecek
kadar devamlı ve bu toplumun kader çizgisini
belirleyecek derecede de etkili olmuştur[xix].
Öyle ki, batının ananevî politikası olan Şark
meselesinin bir parçası olarak[xx] XIX. Yüzyılın
başlarından itibaren geliştirilmeye çalışılan
Ermeni Meselesi’nin[xxi] etkili olmaya başladığı
sıralarda bile bu toplum, Osmanlı Devleti
içerisinde asli unsur sayılan Türklerden daha
fazla haklara sahipti ve bunları da rahatlıkla
kullanabiliyordu[xxii]. Günlük hayat ve yaşayış
bakımından da Türklerden ayırt edilemeyecek bir
konumdaydı[xxiii]. Onun için XX. Yüzyılın
başlarına kadar Osmanlılar, adeta Ermenileri
muhafaza etmekle görevlendirilmiş gibidir[xxiv].
Zanaat ve ticaretle uğraşarak devletin esas
yükünü taşıyan Türklerin aksine gün geçtikçe
zenginleşen Osmanlı Ermenilerinin[xxv] hayatında
ilk değişiklik XIX. yüzyılın birinci çeyreğinde
Kafkasların Ruslar tarafından zaptı[xxvi] ile
Anadolu’nun doğu sınırında Ermeni kilisesinin
yerleşip tanındığı, Ermeni vali ve
generallerinin iller yönetip, orduları komuta
ettiği bir Rus Ermenistanı’nın kuruluşuyla
başladı[xxvii]. Bu döneme kadar büyük bir kısmı
Osmanlı hakimiyetinde ve bunlardan pek farklı
sayılamayacak bir hayat tarzı ile küçük bir
gurup halinde İranlıların hakimiyetinde yaşayan[xxviii]
bütün Ermeniler bir millet olarak henüz
Avrupalılar tarafından bilinmiyordu. Sadece
İstanbul’dan tanındıkları kadarıyla, yeryüzüne
dağılmış tüccarlar, kendi çıkarlarından başka
bir şeye bağlı olmayan kimseler ve Yahudiler
gibi vatansız, milliyetsiz, serseri bahtsızlar
olarak bilinmekteydiler[xxix].
XVIII. yüzyılda Doğu ticaretinden istifade etmek
isteyen Rus Çarı I. Petro, Ermenilerden
faydalanmayı düşünmüş ve onları hakimiyeti
altındaki topraklarda yerleşmeye davet ederek
kendilerine dinî ve dünyevî her türlü imtiyaz ve
garantiyi vermeye hazır olduğunu bildirmişti. Bu
davete uyarak İran’dan Rusya’ya göç eden Ermeni
ailelere mensup bazı kişiler XIX. yüzyıla
gelindiğinde Çar’ın maiyetinde oldukça etkili
mevkilere yükselmiş bulunuyordu[xxx]. Bunların
gayretiyle Osmanlı Devleti, Ermeni camiası
üzerindeki kontrol ve yönlendirme kabiliyetini
önce Rusya daha sonra da batılı güçler lehine
tedricen kaybetmeye başlayacaktır[xxxi].
XIX.
yüzyılın başlarında Rusya, Balkanlar, Boğazlar
veya Doğu Anadolu yoluyla mutlaka Akdeniz’e
inmek istiyordu. Fakat Balkanlar veya Boğazları
aşmak oldukça zordu. Oysa Kafkasya’ya hakim bir
Rusya’nın Doğu Anadolu’da Basra ve İskenderun
körfezlerine uzanan bir Ermenistan yaratmak
suretiyle emeline ulaşması pek de imkânsız
görünmüyordu. Ayrıca Ermeniler de, bölgede Rus
çıkarlarına alet olabilecek en elverişli
toplumdu[xxxii]. Dolayısıyla Osmanlı
Ermenilerini sürekli kışkırtmak XIX. yüzyıl Rus
dış siyasetinin ana ilkelerinden birisi haline
gelmiştir[xxxiii]. Bu arada Ermeniler, Amerikan
sermayesi ve misyonerleriyle de tanıştılar[xxxiv].
Mayevsriy’nin deyimiyle Amerikalılar “Ermeni
Profesörden daha çok, iyi komitacı, ihtilâlci ve
propagandacı yetiştireceklerdir.”[xxxv]
Ruslar ve Amerikalılara karşılık Avrupalıların
Ermenilerle ilgilenmeleri genelden özele doğru
bir seyir gösterir[xxxvi]. Buna bağlı olarak
gelişen Ermeni meselesi de bu toplumun değil,
Osmanlı topraklarında menfaatleri çatışan iki
büyük devletin, İngiltere ile Rusya’nın davası
olarak politik bir hüviyetle ortaya
çıkarılacaktır[xxxvii]. Nitekim, Rusların 3 Mart
1878 günü imzalanan Ayastefanos Antlaşması’na
koydurdukları özel bir madde ile Ermeni adı ilk
kez uluslararası bir antlaşmaya[xxxviii]
girmiştir. Ama, bu gelişme İngiltere’nin “hayatî
çıkarlarına” ters düşüyordu[xxxix]. Onun için
söz konusu anlaşma 13 Temmuz 1878’de Berlin
Antlaşmasıyla tadil edilirken orada yer alan
Ermenilerle ilgili onaltıncı madde hemen hemen
aynı ifadelerle bu yeni antlaşmada altmışbirinci
maddeyi oluşturdu. Yalnız bu maddede, Avrupa’nın
büyük devletlerine konu hakkında telkin, teklif
ve müdahale hakkı da tanınıyordu[xl]. Nitekim
İngiltere bu hakkı kullanmak üzere ilk adımı
atmakta gecikmeyecektir.
Berlin Kongresi’nden sonra İngiltere’nin Osmanlı
Devletine yönelik politikası giderek değişmeye
başladı[xli]. Bu değişmenin en açık belirtisi de
yaratılmaya çalışılan “Ermeni Sorununa”
adamakıllı bulaşmak olmuştur. Öyle ki, 8 Ağustos
1878 de İngiltere Dışişleri Bakanı Lord
Salisbury İstanbul’daki büyükelçi Sir H.
Layard’a gönderdiği uzun bir yönerge ile Osmanlı
Devletinin diğer yörelerinde, özellikle de
Rumeli’de yapılan Islâhat hareketlerinin[xlii]
başarı şansları ne olursa olsun Doğu Anadolu
bölgesinde uygulanamayacağından hareketle yeni
bir reform projesi sunmaktaydı[xliii].
Böylelikle 4 Haziran 1878 günü Kıbrıs’ı İngiliz
yönetimine bırakan Antlaşmanın[xliv] birinci
maddesinde söz konusu edilen “Anadolu’da
yapılacak reform”dan ne anlaşıldığı da ortaya
konulmuş oluyordu[xlv].
Lord
Salisbury’nin söz konusu yönergesi Disraeli
Başkanlığındaki İngiliz muhafazakâr hükümetinin
bir notası şeklinde, ayrıntılı gerekçeleriyle
birlikte 20 Ağustos 1878 günü Bab-ı Ali’ye
verildi[xlvi]. Her ne kadar İngilizler bu
dönemde Ermenilerin özerklik isteklerine karşı
çıkmakta iseler de[xlvii], bu projenin
benimsenmesi bölgede Osmanlı hakimiyetinin sona
ermesi demekti. Onun için 24 Ekim 1878’de
İngiliz notasına cevap veren Osmanlı Devleti,
baskılara direnmeye ve kendi iradesiyle
reformlar yapmaya çalıştı[xlviii]. Bu arada 1878
yılında bölgeyi gezen ve Doğu Anadolu Bölgesi
Yüksek Komutanlığı’na atanması düşünülen[xlix]
İngiliz general Baker [Paşa]’ın “Hıristiyanların
Müslümanlardan çok daha iyi durumda oldukları”
yolundaki raporuna[l] rağmen ateşli bir kampanya
başlatmış olan Ermenilerin çabalarıyla İngiliz
baskısı günden güne arttı. Hatta silahlı tehdide
kadar vardı[li]. Nihayet, 1879 yılında İngiltere
Anadolu’nun başlıca kentlerine birer
asker-konsolos atadı[lii]. Sivas’a Albay Wilson,
Erzurum’a Binbaşı Trotter, sonra Yüzbaşı Everett,
Van’a Yüzbaşı Clayton, Kayseri’ye Yüzbaşı Cooper
gönderildiler. Ayrıca Konya’ya Yüzbaşı Steward,
Adana’ya yine Yüzbaşı H. Cooper, Diyarbakır’a
Binbaşı Trotter[liii], Kastamonu’ya Yüzbaşı G.
Williers, Bursa’ya Teğmen Chermside
görevlendirildi[liv]. Meslekten asker olan bu
kişilerin konsolos olarak atanmaları olağandışı
ve yeni bir uygulamaydı. O sebeple Osmanlı
Devleti tarafından iyi karşılanmayacaklardır[lv].
Ama yapılacak fazla bir şey de bulunmamaktadır.
Sonuçta bunların görevleri, ana çizgileriyle
“Anadolu ahalisinin çeşitli sınıfları üzerinde
araştırma yapmak”, “Yerel Türk yöneticilerine
öğütler vermek”, “Yerel Osmanlı makamları
katında girişimlerde bulunmak”, “Anadolu’da
yapılacak reformların uygulanmasını gözetlemek
ve bu uygulamanın hakkıyla yapılmasını sağlamak”
şeklinde belirlenmişti[lvi].
İngiliz asker-konsoloslar köy köy Anadolu’yu
dolaşmaya başladılar ve Ermeniler tarafından
adeta “kurtarıcı” olarak karşılandılar[lvii].
Esasen bu görevlilerde de sanki Anadolu’yu
yönetmeye geliyorlarmış gibi bir hava
sezilmektedir[lviii]. Bunlardan 7 Temmuz’da
Erzurum’a gelen ve 26 Temmuz’da buradan hareket
eden Van Vis-konsolosu Yüzbaşı Clayton[lix] 31
Temmuz 1879’da Muş’ta Ermeni cemaati tarafından
muazzam gösterilerle karşılandı[lx]. Kısa sürede
bütün bölgeyi gezen bu yüzbaşının yazdığı bir
raporla ortaya koyduğu program, günümüze kadar
Ortadoğu’da oynanan pek çok oyunun iç yüzünü,
tarihi temellerini ortaya koyacak mahiyettedir.
İngiltere’nin İstanbul’daki büyük elçisi Sir H.
Layard’dan M. Salisbury’e gönderilen 26 Aralık
1879 tarihli yazının[lxi] ekinde sekiz numarayla
yer alan ve Binbaşı Trotter’e yazdığı 29 Kasım
1879 tarihli mektupta Clayton, “Buraya
geldiğimden beri bütün dikkatimi reform sorunu
ile politik duruma verdim. İlişikte bu konudaki
incelemelerimi kapsayan raporumu sunuyorum.
Onların çok özgün ve değerli şeyler olduğunu
ileri sürmüyorum. Ancak benim bu konuda vardığım
sonuçların bilinmesini istiyorum. Görevimin
dışına çıktığım şeklinde yorumlanmayacağından
eminim.” demekte ve bu mektuba ilâveten
Layard’ın yazısının dokuz numaralı eki olarak
işaretlenen “Van’daki Reformlara İlişkin
Raporu”na, kurulması düşünülen Ermeni
imparatorluğunun bir parçası olan Türk
topraklarında yaşayan halkın demografik
dağılımıyla giriş yapmaktadır[lxii]. Ona göre,
bölgede yaşayan Türk, Nasturi, Kürt, bir kısım
Çerkez ve öteki Müslümanlar yanında takriben iki
milyon kişiyle Ermeniler nüfusun 2/5’ini
oluşturmaktadır. Bütün dünyadaki toplam
nüfusları ise dört milyona yaklaşmaktadır.
Yüzbaşı Clayton’a göre “Reform sorununu ve
politik sonuçlarını düşünürken Ermenilerin
ulusal duygularını gözden uzak tutmamak gerekir.
Onlar geleneklerine bağlı vaktiyle büyük bir
ulus oldukları bilinciyle, yine öyle olmayı
istemektedirler. Eğer onlara huzur ve refah
verilebilseydi dışarıdan buraya akın edecek olan
Ermeniler, her ne kadar bir zamanlar Türk
idaresi altında güven ve gelişme içinde
olmalarından memnun idiler ise de şimdi hepsi
yurttaşlarını yeniden bir ulus olarak
canlandırmak iddiası ile dolu olarak sonunda
bağımsız devlet kurmuş olabilirlerdi. Bunun
Rusya üzerindeki etkisi ne olur? Bağımsız bir
Ermenistan yaratma hareketine, Rusya’nın aldırış
etmeyeceğini varsaymak güçtür. Görüldüğü gibi
Rusya’da kalabalık bir Ermeni topluluğu ve bir
zamanlar Ermenistan olan hatırı sayılır
büyüklükte toprakları var. Ermenistan’ı tekrar
canlandırmak için bu topraklar geri
istenilebilir, eğer kabul olunmazsa buradakiler
Türkiye’de bağımsız bir Ermenistan kurabilmek
için Türkiye’ye göç edebilirler. Bu göç onların
gelişmesini sağlar ve devlet kurulduğu zaman da
onu güçlendirir. Ayrıca böyle bir devlet,
Rusya’nın güneye sarkmasına da bir set
oluşturabilir. Eğer Rusya’nın böyle güneye doğru
ciddi bir ilerleme isteğinde olduğunu kabul
ettirecek bir sebep varsa, biz onun güçlü ve
bağımsız bir Ermenistan kurulmasına engel olacak
çabalarına hazır olmalıyız[lxiii]. Rusya şimdiki
kötü idareyi entrikalarla sürdürmeye gayret eder
ve böylece umutsuzluğa düşen Ermenistan’ın
kendisine başvurmasıyla ona sahip olur. Yahut
resmen bir Ermenistan Devleti kurulmuşsa onun
güçlenmesine ve zabt olunamaz duruma gelmesine
engel olur; örneğin, ya sinsice yaltaklanarak
sonunda onu yutmak için onunla samimi bir
ittifak kurar, ya da yeni kurulan devlette parti
kavgalarını filân körükleyerek, kendi
müdahalesine gerek duyulacak bir anarşi
yaratır.”
Görüldüğü gibi İngilizler, kurulacak bağımsız
büyük Ermenistan’ın her halükârda Rusya’ya yem
olmayacak biçimde tesisini istemektedir. Aksi
halde reformlar bağımsız bir Ermeni devletinin
kurulmasına imkân vermeyecek bir şekilde
düzenlenmelidir. Bu hususta Clayton “Osmanlı
imparatorluğunun bu bölümünde ne yapılabilir
diye karara varılırken bu iki nokta akılda
tutulmalıdır: Ya bağımsız bir Ermenistan
kurulmasını önlemek için reform çalışmaları
sürdürülür; ya da Rusya’nın müdahalesine kapı
açmamak için Ermenistan’ın dahili gelişmesini
garanti edecek şekilde gözetilir. Bu endişemizin
temelsiz olduğunu umut etsek de tehlikeye karşı
gerekli dikkati göstermeliyiz.
Bu iki hedeften birincisi, ancak bir veya iki
biçimde sağlanabilir. Ermenileri kendi sistem ve
hükümetleri içinde eritmek için Türkler
yerleşmiş sistemlerini bütünüyle
değiştirecekler, böylece Ermeniler ilerlemenin
en iyi yolu olarak imparatorluğun devamını
kendileri isteyecekler, ya da Asya’daki
idaresinin yerini İngiltere veya uluslararası
himayeci başka bir otorite alacaktır[lxiv]. Bu
otorite hükümette merkezi makamlar için Ermeni
isteklerine kapıyı açacak böylece Ermeniler
kendi özel yurtlarında homojen fakat nisbeten
zayıf bir prenslik olmaktansa, karışık durumda
olmalarına karşın büyük ve kuvvetli Küçük Asya
devletinin liderleri durumuna gelmelerinin daha
uygun olacağını düşünebileceklerdir.”
demektedir. Ancak İngiliz Yüzbaşı Türk
idaresinin değişip, kendisini yenilemesini
mümkün görmemektedir. Ama yabancıların
desteğiyle Ermeniler Türkiye üzerinde söz
sahibi, hatta birinci derecede söz sahibi
olacaklar ve “Anadolu Devleti’nin Liderleri”
durumuna geleceklerdi. Bunun için de Türk
hükümetinin baştan atılması gerekmektedir[lxv].
Yalnız Ermenilerin de İngiliz veya diğer batılı
devletlerin desteğiyle serpilip güçlenmesi ve
siyasal bakımdan hazırlanması lazımdı. O zamana
kadar bağımsızlık isteyecek bir Ermeni
harekatının önüne geçilmeliydi. Zira Ermenilerin
iktidar gücü yoktu ve bölgede pek çok topluluk
bir arada yaşamaktaydı[lxvi].
Clayton’a göre Ermeniler iktidara hazırlanırken
bağımsız Büyük Ermenistan için gerekli Ermeni
nüfus bir türlü istenilen düzeye çıkacak gibi
görünmemektedir. Onun için de bir yandan
dışarıdan Ermeni göçü özendirilirken, öte yandan
bölgedeki Türk nüfus peyderpey Anadolu’nun diğer
yörelerine göç ettirilmektedir. İngiliz Yüzbaşı
bunu da yeterli görmemekte ve geriye kalan
halktan özellikle Kürtler, Ermenilerle birlikte
yaşamaya zorlanmalıdır. Eğer netice alınamazsa
“silah zoruyla hizaya getirilmeleri” de son çare
olarak ifade edilir. Bütün bunlar raporda
“...Aynı zamanda bir yandan Kürtleri disiplin
altına alırken, öte yandan da dışarıdaki politik
eğitimi yaygınlaştırarak gerçek kuvvetin nasıl
olacağı, bölünmenin tehlikesi, alçakgönüllülük
ve hoşgörü ihtiyacı üzerinde halk eğitilmeli ve
yavaş yavaş yetki ve yürütmeye alıştırılmalıdır.
Bunu yaparken halkın karışık olması nedeniyle
zorluklarla karşılaşılacaktır. Osmanlı (Türk)
halkının Küçük Asya’nın başka bölgelerine göç
etmelerini buna karşın Ermenilerin bu yöreye
aktarılmalarını teşvik etmenin büyük faydası
olacaktır. Eğer bu iş sessiz sedasız
yapılabilirse geriye Kürtlerle Nasturiler kalır.
Kürtler, Ermenilerle kader birliği etmeye teşvik
edilmelidir. Serbest bir eğitimle aralarındaki
dini nefret yumuşatılmalı, bu iki ırk
bütünleştirilmelidir[lxvii]. Ancak ilkin Kürtler
güçlü bir disiplin altına alınmalı ve sükunet
içinde yaşamak zorunda bırakılmalıdırlar. Eğitim
mümkün olduğu kadar onlar arasında yapılmalı
eğer onları sakinleştirici önlemler giderek
istenildiği gibi sonuçlanmazsa eğitimin hiç
olmazsa onları hükümete katılabilecek ölçüde
birer iyi vatandaş yapacağı umulabilir. Belki de
onlar son zamanlarda iyice artan Müslüman
bağnazlığı nedeniyle Hıristiyan olurlar.
Kürtlerin kökeninde Hıristiyanlarınkine benzeyen
birçok gelenekleri vardır. Son zamanlara kadar
Kürtler, Hıristiyanlarla dosttular[lxviii].
Dahası Ermeniler, Kürtlerin de kendi ırklarından
olduklarına inanırlar[lxix]. İlkin Kürtlere bazı
bölgeleri ayırmak, buradaki Hıristiyanları başka
yerlere sevk etmek ve komşuları rahatsız
etmedikleri sürece onları bağımsız olarak
bırakmak çok faydalı olabilir. Aynı zamanda
onlara Hıristiyanlığı aşılamaya ve aralarında
eğitim yapmaya çaba gösterilmeli, eğer bunda
başarı sağlanamazsa toprakları işgal edilerek
boyun eğmeleri ve uslu durmaları sağlanmalıdır.”
sözleriyle yer almaktadır[lxx].
İngilizler,
bu rapordaki tekliflerin pek çoğunu bizzat kendi
yönettikleri, işgalleri altındaki topraklarda,
yani sömürgelerinde bile uygulamamışlardır. Ama
bütün bunlar Anadolu’da, Osmanlı yönetiminde
ıslâhat bahanesiyle gerçekleştirilmeye
çalışacaktır. Zira, zamanı gelip de Osmanlı
Devleti çökünce Ermenilere ayrı bir devlet
kurdurmak ancak böyle mümkün olabilirdi. Aslında
Konsolos Emilius Clayton’un kayıtları kendi
kafasından çıkmış şahsî düşüncelere
dayanmamaktaydı. Bu rapor, tamamen zamanın
İngiliz politikaları doğrultusunda düşünülmüş ve
kaleme alınmıştı. Nitekim burada söz konusu
edilen pek çok husus Lord Salisbury’ın 8 Ağustos
1878 tarihli yönergesinde de vardır. Aradaki
fark, Salisbury daha kapalı, diplomatik bir
ifadeyi tercih ederken Clayton her şeyi daha
açık seçik yazabilmiştir[lxxi].
Clayton’ın raporunda dikkati çeken en önemli
husus söz konusu rapora kadar, hatta bu raporun
sonunda da yer aldığı şekliyle sürekli
kötülenen, aşağılanan, Ermenilere en büyük zulmü
yapan topluluk olarak gösterilen, dolayısıyla
mutlaka tedip edilmeleri gerektiğine inanılan
Kürtlerin[lxxii] birden bire Ermeni ideallerini
gerçekleştirmede en önemli müttefik olarak
değerlendirilmek istenilmesidir. Bu tür
görüşlere daha sonraki İngiliz belgelerinde
fazlaca rastlanmaz[lxxiii]. Ama bu düşünce,
zamanla Hoybun cemiyetine[lxxiv] temel teşkil
etmesi ve Doğu Anadolu üzerindeki İngiliz-Rus
nüfûz rekabetinde bir faktör, daha doğrusu bir
piyon olan Ermenilere yeni unsurların eklenmek
istendiğini göstermesi bakımından dikkatle
üzerinde durulmayı gerektirmektedir.
Kürtleri, Ermeni ideallerine payanda yapma fikri
sadece İngilizlere ait bir düşünce değildir.
Meselâ, XX. yüzyılın hemen başlarında bölgeyi
gezen ve “Van-Bitlis Vilâyetleri Askerî
İstatistikleri” başlığıyla geniş bir rapor
hazırlayan Rusya’nın Van konsolosu Tuğgeneral
T.V. Mayévsrıy (Mayewski) de benzer düşüncelere
sahiptir[lxxv]. O, raporunda; “Ermeni
olaylarında Kürt köylerinin önemi hakkında
birkaç söz söylemek isterim. Kürtlerin içinde
yaşayan Ermeniler dostça yaşamışlardır. Yıllarca
Kürt ve Ermeni arasında hiçbir olay yokken,
birden bire aralarında yüzyıllarca sürecek böyle
bir kin ve nefretin gireceğini hiç kimse
düşünmemiştir.
Fakat Ermeni olaylarını uzaktan idare edenler,
(şayet Ermeni-Kürt ilişkilerini hakkıyla
bilselerdi) Kürtleri, Ermenilerin aleyhine
tahrik için değil, aksine aralarında bulunan
ilişkilerin geliştirilmesi ve ilerletilmesi için
büyük çaba harcarlardı ve bunların aralarındaki
teşriki mesai için büyük emek vermek zorunda
kalırlardı.
Kürtlerin büyük bir bölümü henüz gerçekten
Osmanlı Devleti’ne bağlı değildi. Uzun uzadıya
buralarda yapılan incelemeye göre Kürtlerin
yarısından fazlası Osmanlı hükümetine karşı kin
ve nefret beslemekteler. Bu da Kürtlerle
Ermenileri bir arada teşriki mesaide
bulunduracak bir konuydu. Bunu tatbik sahasına
koymak liderlere düşerdi. Bu düşünce Ermenilerde
yoktu.
Kürt ve Ermenilerin birlikte ayaklanmaları işe
başka bir şekil verirdi. Bu ayaklanmayı hiç
kimse reddetmezdi. Çünkü öyle Ermeni köyleri
vardı ki Kürtçeden başka hiçbir dil bilmezler.
Bu iki millet de Türkleri pek sevmezlerdi. Bunun
için Osmanlı’ya karşı her iki milletin birlikte
hareketi kolaylaşırdı. Bazen komitacılar
Kürtleri ve Ermenileri birleştirmeye
çalışırlardı. Çünkü çiftçi olan Ermeni aynı
zamanda kendisi gibi çiftçi olan reaya Kürtlerle
bir arada yaşamayı bilirlerdi, aşiret Kürtler
ise bazen her iki taraftan da nefret ederlerdi.
Bununla beraber yakınlıkları da vardı. Çünkü
birbirlerine muhtaçtır (sic.). Böylelikle yaşam
sahaları aynı arazi olduğundan bunlar kolayca
barışırlar ve beraber hareket ederler. Artık
bundan sonra bunları ayırt etmek mümkün olamaz.
Eğer Avrupalılar ile İstanbul’daki komitacılar
ve tüm Ermeniler, Ermenistan yerine Kürdistan
kelimesini kullanabilselerdi[lxxvi], bütün
Kürtleri arkalarına alırlardı. Daha sonra
kentlerde yeni yeni şehirleşmeye başlayan Kürt
aşiretleri, şehir hayatına alıştıktan sonra
diğer aşiretlere de örnek olabilirdi.”
demektedir[lxxvii]. Dikkat edilirse Mayévsrıy,
Ermenilerle Kürtlerin arasına hiç yokken, birden
bire düşmanlığın, kin ve nefretin sokulmasına
hayıflanmaktadır. Aynı zamanda bu iki toplumun
birlikte ayaklanması halinde her şeyin
değişeceğine inanan Rus Konsolos, Kürt ve
Ermenilerin karşı karşıya getirilişini de,
Batılıların özellikle de İngilizlerin bir oyunu
olarak göstermektedir[lxxviii]. Haliyle
Mayévsrıy, Ermeni patırtısında Rusların rolünü
gizlemeye çalışmakta[lxxix], ancak gelecekte bu
yönde girişilecek faaliyetlerde de nelere dikkat
edilmesi gerektiğini ortaya koymaktan kendisini
alamamaktadır.
Dünya tarihinde, Osmanlı Devleti’nin dışında,
yıkılışı yüzyıllar boyunca planlanıp, projelere
bağlanan bir başka devlete daha rastlamak mümkün
değildir[lxxx]. XIX. yüzyılda Avrupa’nın
iktisadî, siyasî, dinî, fikrî ve kültürel
çıkarları, Türklerin müsamahası ve aydınlarının
şuursuzluğu, yapılan Islâhatların gayesizliği
sonucunda[lxxxi] önceleri Doğu Anadolu’da bir
Rus-İngiliz nüfûz mücadelesi şeklinde başlayıp
sonraları, İngilizlerin gayretiyle öteki
devletlerin de zaman zaman işe karışmaları
neticesinde büyüyüp genişleyerek, uluslararası
politikaya mal olan Ermeni meselesi bugün de
güncelliğini korumaktadır[lxxxii]. Yalnız 1915
yılında Doğu Anadolu bölgesinin demografik
yapısının değişmiş olması geçmişte figüran
olarak düşünülenlerin günümüzde önplana
çıkmalarını sağlamıştır. Yüzbaşı Clayton’ın
raporunda öngördüklerinde yüz yıl sonra yapılan
tek değişiklik budur. Böylelikle günümüzde
bölgede yaratılmak istenilen “Kürdistan” ile
Mayévsrıy’nin dileği de gerçekleştirilmiş
olacaktır. Türklere gelince, onlar hâlâ XIX.
yüzyıldaki gibi medeniyet kavgasını
sürdürmektedirler.
--------------------------------------------------------------------------------
* İnönü
Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü
Başkanı.
[i] M. Akdağ, “Türkiye’nin Batılılaşmasını
Zorunlu Kılan Tarihsel Koşullar”, Cumhuriyetin
50. Yıldönümü Anma Kitabı, Ankara 1974, s.391;
S. Cöhce, Atatürk İlkeleri ve İnkılâp Tarihi I,
Elazığ 1992, s.44
[ii] E. Kuran, “Ermeni Meselesinin
Milletlerarası Boyutu (1877-1897)”, Tarih
Boyunca Türklerin Ermeni Toplumu İle İlişkileri
Sempozyumu (Erzurum, 8-12 Ekim 1984), Ankara
1985, s.19
[iii] M. Akdağ, a.g.m., s.393; A.N. Kurat,
Türkiye ve Rusya, Ankara 1990, s.113
[iv] S. Cöhce, a.g.e., s.75 vd.
[v] Tanzimatla ile ilgili olarak geniş bilgi
için bkz. 150. Yılında Tanzimat, (nşr. H.D.
Yıldız), Ankara 1992; Tanzimatın 150. Yıldönümü
Sempozyumu (Ankara, 31 Ekim-3 Kasım 1989),
Ankara 1994
[vi] Rusya’nın mağlubiyetiyle sonuçlanan Kırım
Harbini müteakip, barışı sağlamak için Paris’te
toplanan kongreden üç gün sonra, 28 Şubat
1856’da Osmanlı Devleti, Avrupa Devletleri
Topluluğuna girebilmek için İngiltere’nin
telkinleri doğrultusunda [Uzun süre
İngiltere’nin İstanbul’da büyükelçiliğini
yürüten Lord Stratford Cannig’in bu fermanın
ilanındaki etkisi hakkında bkz. S.Lane-Poole,
Lord Stratford Cannig’in Türkiye Anıları, (nşr.
C.Yücel), Ankara 1988, s. 168 vd: Ayrıca İngiliz
büyükelçisi ile Amerikalı misyonerlerin Islahat
Fermanı’nı telkin ederken gerçekleştirdikleri
işbirliği için bkz. U. Kocabaşoğlu, Kendi
Belgeleriyle Anadolu’daki Amerika, 19. Yüzyılda
Osmanlı İmparatorluğu’ndaki Amerikan Misyoner
Okulları, İstanbul 1989, s.72 vd.] Islahat
Fermanı’nı ilan etti. Tanzimat Fermanından
farklı olarak bu fermanla sadece Hıristiyanlara
yeni haklar verilmiştir. Böylelikle Osmanlı
Devleti Avrupalıların hoşnutluğunu kazanacaktı.
Belirli bir süre için bunu da sağladı. Her iki
fermanın metni için bkz. E.Z. Karal, Osmanlı
Tarihi V, Ankara 1988, s.255 vd.
[vii] Bu antlaşmanın tam metni için bkz. N.
Erim, Devletlerarası Hukuk ve Siyasi Tarih
Metinleri I (Osmanlı İmparatorluğu Anlaşmaları),
Ankara 1953, s.341 vd.
[viii] E.Z. Karal, Osmanlı Tarihi VI, Ankara
1976, s.6 vd.
[ix] İngilizler, Fransızlar ve Sardunya Krallığı
ile ittifak halinde girilen Kırım Savaşı ile
ilgili olarak bkz. A.N. Kurat , Rusya Tarihi,
Başlangıçtan 1917’ye Kadar, Ankara 1987, s.326
vd; A. Kaylan, Kırım Savaşı (1853-1856),
İstanbul 1975
[x] K. Gürün, Ermeni Dosyası, Ankara 1983, s.63
[xi] E.Z. Karal, Osmanlı Tarihi VI, s. 27 vd.
[xii] B.N. Şimşir, İngiliz Belgelerinde Osmanlı
Ermenileri (1856-1880), (nşr. Ş. Orel), Ankara
1956, s.10 vd; Ayrıca bkz. B.N. Şimşir, a.g.e.,
s.66 vd’de yer alan Lord J. Russell’den Sir H.
Bulwer’e gönderilen 13 Eylül 1860 tarihli
dışişleri yazısı. Bu yazının bir yerinde
“Osmanlı ülkesinde birçok ırktan insanlar
vardır. Bunların içinde, Türklerin yanlışları ne
olursa olsun, bu ırkların bugünkü durumuna göre,
onları yönetebilecek durumda olan yalnızca
Türklerdir. Türk imparatorluğunu oluşturan
topraklar üzerindeki bu Müslüman devletin
yönetimini, bir Hıristiyan devlet yönetimiyle
değiştirmeye olanak yoktur. Bunun sonucu
Türkiye’nin bölünmesi ve dağılması demek olur.”
Sözleri yer almakta ise de, İngiltere daha sonra
bu görüşünden vazgeçecektir.
[xiii] Osmanlı ülkesindeki İngiliz
konsolosluklarına Sir H. Bulwer’den gönderilen
11 Haziran 1860 tarihli sorular için bkz. B.N.
Şimşir, a.g.e., s.52 vd.
[xiv] Bu hususta konsolos Palgrave’den Lord
Stanley’e Trabzon’dan gönderilen 30 Ocak 1868
tarihli rapor için bkz. B.N. Şimşir, a.g.e.,
s.75 vd.
[xv] B.N. Şimşir, “Osmanlı Ermenileri ve Büyük
Devletler”, Türk Tarihinde Ermeniler Sempozyumu,
(İzmir, 26-27 Mayıs 1983), İzmir 1983, s.127
[xvi] S. Cöhce, a.g.e., s.76.
[xvii] Halbuki, İngiltere’nin İstanbul
büyükelçisi H. Layard’dan Kont Derby’e
gönderilen 18 Mart 1879 tarihli mektuba göre bir
yıl önce Ermeni patriği “Ermenilerin Türk
idaresinde memnun olduklarını, Rusya’ya
geçmektense Türklerin idaresinde olmayı tercih
ettiklerini, üstelik askere alınarak Türk
topraklarını savunacaklarını söylemişti.” Ama
aynı patrik mektubun yazıldığı gün ziyaret
ettiği elçiye “ O zamanki şartlar öyleydi. Bugün
durum değişti. Zira Rusların başarıları ve barış
antlaşmasında Ermenistan’ın idarî reformu
hakkında bir madde koymuş bulunmaları, önceki
durumu kökünden değiştirdi.” diyebilecekti. Bkz.
B.N. Şimşir, a.g.e., s.154
[xviii] E.Z. Karal, Osmanlı Tarihi VIII, Ankara
1988, s.216 vd; Ayrıca A.H. Layard’dan Marki
Salisbury’e yazılan 27 Nisan 1880 tarihli yazıda
da “Ermenilerin bir azınlık oldukları
unutulmamalıdır ve bir çok yerdeki halkın çok
küçük birer parçasıdırlar” denmektedir. (Bkz.
B.N. Şimşir, a.g.e., s.468.) Yine Baker Paşa’dan
A.H. Layard’a gönderilen ve 24 Şubat 1880
tarihli yazının eki olarak hükümete sunulan
mektupta da “Ermeniler her yerde genellikle 1/3
veya 1/5 gibi azınlık durumundalar.”
denilmektedir. Bkz. B.N. Şimşir, a.g.e., s.421.
[xix] R. Şahin, Tarih Boyunca Türk İdarelerinin
Ermeni Politikaları, İstanbul 1988, s.63; Ayrıca
bkz. Y.G. Çark, Türk Devleti Hizmetinde
Ermeniler (1453-1953), İstanbul 1953.
[xx] Şark meselesi ve Ermeniler hakkında bkz. B.
Kodaman, Sultan II. Abdülhamid Devri Doğu
Anadolu Politikası, Ankara 1987, s.105-116; M.
S. Anderson, The Eastern Question (1774-1923),
New York 1966, s.204 vd.
[xxi] Bkz. E. Uras, Tarihte Ermeniler ve Ermeni
Meselesi, İstanbul 1987, s. 199 vd; B. Kodaman,
“Ermeni Meselesinin Doğuş Sebepleri”, Türk
Kültürü, XIX/219 (Mart-Nisan 1981), s.240-249;
K.Gürün, “Ermeni Sorunu Yahut Bir Sorun Nasıl
Yaratılır”, Türk Tarihinde Ermeniler Sempozyumu
(İzmir, 26-27 Mayıs 1983), s.15-28; A.N. Kurat,
a.g.e., s.111; M. Hocaoğlu, Arşiv Vesikalarıyla
Tarihte Ermeni Meselesi ve Ermeniler, İstanbul
1976, s.72
[xxii] N. Göyünç, Osmanlı İdaresinde Ermeniler,
İstanbul 1983, s.56; S.-E.K. Shaw, Osmanlı
İmparatorluğu ve Modern Türkiye II, (nşr. M.
Harmancı), İstanbul 1983, s.251 vd; Y.G. Çark,
a.g.e., s.79; A.N. Kurat, a.g.e., s.112; M.
Hocaoğlu, a.g.e., s.51 vd.
[xxiii] E.
Z. Karal, Osmanlı Tarihi VIII, s. 127; Ayrıca,
1835-1839 yılları arasında Osmanlı Devleti’nin
hizmetinde bulunan ve Mısır valisi Mehmed Ali
Paşa kuvvetlerine karşı 29 Haziran 1839’da Nizip
savaşını yapan Osmanlı ordusunda yer alan Moltke,
Türk hakimiyeti altındaki Ermeniler için “Bu
Ermenilere aslında Hıristiyan Türkler demek
mümkün, bu hakim milletin adetlerinden, hatta
lisanından o kadar çok şey almışlardır...” der.
Bkz. H.V. Moltke, Türkiye Mektupları, (nşr. H.
Örs), İstanbul 1969, s.35
[xxiv] 1880 Martında yapılan seçimlerden sonra
İngiltere Dışişleri Bakanlığı’na getirlen Lord
Granville bu husussa gayet veciz bir şekilde
“Ermeniler Türklere, dinlerini ve kültürlerini
idame ettirmiş olmağı borçludurlar” sözleriyle
ifade eder. Bkz. E. Granville, Çarlık Rusyasının
Türkiye’deki Oyunları, (O. Arınan), Ankara 1967,
s.19;
[xxv] Bkz. Y.G. Çark, a.g.e., s.48; T.V.
Mayévsrıy (Mayewski), 19. Yüzyılda Kürdistan’ın
Sosyo-Kültürel Yapısı ve Kürt-Ermeni İlişkileri,
(nşr. M. Sadık), 1987, s.117
[xxvi] Bkz. J.F. Baddeley, Rusların Kafkasya’yı
İstilası ve Şeyh Şamil, (nşr. S. Özden),
İstanbul 1996; N. Luxembourg, Rusların
Kafkasya’yı İşgalinde İngiliz Politikası ve İmam
Şamil, (nşr. S. Özden), İstanbul 1998; M. Saray,
“Kafkas Araştırmalarının Türkiye İçin Önemi”,
Kafkas Araştırmaları I, İstanbul 1988, s.1-5
[xxvii] B. Lewis, Modern Türkiye’nin Doğuşu, (nşr.
M. Kıratlı), Ankara 1988, s.353; Burada
kullanılan “Rus Ermenistanı” tabirinden maksat,
Rusların, Ermeniler için tesis ettikleri bir
vatana işaret etmektir. Böyle bir vatanın
kuruluşu Rusya’nın 1827-1829 yılları arasında
önce İran sonra da Osmanlı Devleti ile yaptığı
savaşları kazanıp, yardımlarından faydalanarak
işgal ettiği bölgelerdeki Ermenileri büyük
ölçüde Güney Kafkasya’ya, Erivan ve havalisine
nakletmesiyle mümkün olmuştur. O dönemde bölge
halkının çoğunluğunu Türkler teşkil ediyordu.
Osmanlı Devleti, 10-22 Şubat 1828’de imzalanan
Türkmençay antlaşması ile Rusya’ya bırakılan
Erivan ve Nahcivan Hanlıklarının yeni
statülerini 2-14 Eylül 1928’de imzalanan Edirne
Anlaşması ile kabul etmek zorunda kalmıştır.
(Bkz. A.N. Kurat, Türkiye ve Rusya, Ankara 1990,
s.57) Ona rağmen Rus ajanları bu tabiri
çoğunlukla “Türk Ermenistanı” tabiriyle birlikte
kullanıyor ve Osmanlı Ermenilerini
kışkırtıyorlardı. Bkz. A.N. Kurat, a.g.e.,
s.113.
[xxviii] XVII. Yüzyıla kadar hemen hemen
tamamına yakını Osmanlı hakimiyeti altına girmiş
bulunan Ermenilerin, Erivan ve havalisinde
yaşayan küçük bir kısmı 1603’den itibaren
bölgenin İranlıların eline geçmesiyle Safevî
hakimiyeti altında varlığını sürdürmeye başladı.
Bunlar da, Safevîlerin himayesiyle İran’ın
Ruslar ve Osmanlılar ile olan ticaretinin
tamamını ellerine geçirerek oldukça yüksek bir
hayat seviyesine ulaşmışlardı. Bkz. R. Mantran,
17. Yüzyılın İkinci Yarısında İstanbul I, (nşr.
M. A. Kılıçbay-E. Özcan), Ankara 1986, s.259
nu.28
[xxix] M. Varantyan, Ermeni Harekâtının Tarihi,
Cenevre 1914, (Ermenice’den naklen) E. Uras, a.g.e.,
s.150
[xxx] K. Beydilli, “1828-1829 Osmanlı-Rus
Savaşında Doğu Anadolu’dan Rusya’ya Göçürülen
Ermeniler”, Belgeler: Türk Tarih Belgeleri
Dergisi XIII/17 (1988), s.368; M. Saray,
“Türk-Sovyet Münasebetleri ve Ermeni Meselesi”,
Tarih Boyunca Türklerin Ermeni Toplumu İle
İlişkileri Sempozyumu (Erzurum 8-12 Ekim 1984),
s.127; Bu hususta Patrik Nerses’in büyükelçi
Layrad’a söylediği sözler için bkz. B.N. Şimşir,
a.g.e., s.155
[xxxi] Bkz. A.N. Kurat, a.g.e., s.112 vd; Ermeni
Komitelerinin A’mal ve Harekât-ı İhtilâliyesi, (nşr.
E.Cengiz), Ankara 1983, s.15 vd;
[xxxii] Y. Ercan, “Tarihî Belgelerin Işığında
Ermeni İddiaları”, Tarih Boyunca Türklerin
Ermeni Toplumu İle İlişkileri Sempozyumu
(Erzurum 8-12 Ekim 1984), s.214; M. Saray,
“Türk-Sovyet Münasebetleri ve Ermeni Meselesi”,
s.128;
[xxxiii] A.N. Kurat, Türkiye ve Rusya, s.114
[xxxiv] B.N. Şimşir, “Ermeni Propagandasının
Amerika Boyutu Üzerine”, Tarih Boyunca Türklerin
Ermeni Toplumu İle İlişkileri Sempozyumu
(Erzurum 8-12 Ekim 1984), s.80 vd.
[xxxv] T.V.
Mayévsrıy, a.g.e., s.96; XIX. yüzyılda Osmanlı
Devleti’ndeki Ermenilerin sosyal bünyelerine dış
müdahalelerin artması, özellikle de Batılı
misyonerlerin Katolik ve Protestanlığı bu camia
içerisinde yayma çabalarının bir neticesi olarak
başlayan huzursuzlukları gidermek üzere bir
takım tedbirler alınmış, 1857, 1859 ve 1860’da
patrikhanede toplanan meclisler tarafından
hazırlanan ve 29 Mart 1862’de Osmanlı Devletince
de onaylanan “Ermeni Milleti Nizamnâmesi” çok
uygun ve önemli esasları ihtiva etmekle bu
toplumun sosyal, siyasî varlığında yeni bir
dönemi açmıştır. [Bkz. E.Uras, a.g.e., s.156 vd;
R.H. Davison, Osmanlı İmparatorluğunda Reform
1856-1876 I, (nşr. O. Akınhay), İstanbul 1997,
s.137 vd.] Buna rağmen sonuç değişmeyecek ve
asrın başlarında Ruslarla işbirliğine yönelen
Ermeniler, XIX. Yüzyılın ortalarına doğru
batılılardan da etkilenmeye başlayacaklardır. Bu
konuyu Türkiye’de değişik misyonlarda
çalıştıktan sonra 1870’de Harput’ta
görevlendirileren M.A. West, “The Romance of
Missions” adlı hatıratında “Ermeni insanının
ruhuna girdik, hayatında bir ihtilâl yaptık.”
sözleriyle çok güzel ifade eder. Bkz. B.N.
Şimşir, “Ermeni Propagandasının Amerika Boyutu
Üzerine”, s. 95 vd.
[xxxvi] Y. Ercan, a.g.m., s.213
[xxxvii] E.Z. Karal, Osmanlı Tarihi VIII, s.131
[xxxviii] Bu antlaşmanın tam metni için bkz. N.
Erim, a.g.e., s.387 vd.
[xxxix] İngiltere’nin “hayatî çıkarları”nın
neler olduğu konusunda İstanbul’daki İngiliz
büyükelçisi Sir Henry Layard’ın Kont Derby’e
gönderdiği 4 Aralık 1877 tarihli yazı için bkz.
B.N. Şimşir, a.g.e., s.145; Rusların
başarılarından istifade etmek isteyen Ermeniler,
bir yandan Yeşilköy önlerine kadar gelmiş olan
Rus ordusunun ileri gelenleriyle temasa geçip,
onları etkilemeye çalışırken [Bkz. E. Uras, a.g.e.,
s.210 vd; E.Z. Karal, Osmanlı Tarihi VIII,
s.129] öte yandan başta İngiltere olmak üzere
diğer Avrupa devletlerini de harekete geçirmeye
gayret ediyorlardı. Bunlardan Patrik Nerses, 18
Mart 1878’de İngiliz büyükelçisine Ermenistan
olarak “Van’dan Sıvas’a, Erzurum’dan Kuzey
Suriye’de denize kadar olan geniş sahayı”
tanımlamakta ve kendilerine yardımcı olunmazsa
Rusya’nın hakimiyeti altına girinceye kadar
ayaklanacakları yolunda tehditler savurmaktadır[
Bkz. B.N. Şimşir, a.g.e., s.155]. Bir gün sonra
Babıâli’de görevli başka bir Ermeni ise yine
İngiliz büyükelçisine bağımsızlıkta kararlı
olduklarını ifade etmekte ve yardım
istemektedir. Büyükelçi ise Kont Derby’e
gönderdiği yazıda “Dicle Krallığı”(?) için ümit
vermemekle beraber bir Ermeni devletinin
kuruluşunu sakıncalı bulmakta, Ermenilerin
Rusların kucağına itilmemeleri için
İngiltere’nin bir şeyler yapması gerektiğini
vurgulamaktadır. Bkz. B.N. Şimşir, a.g.e., s.
156
[xl] Bu madde de “Babıâli, Ermenilerle meskûn
vilâyetlerde mahallî ihtiyaçların lüzum
gösterdiği tensikat ve ıslâhatı vakit
geçirmeksizin tatbik etmeyi ve Çerkezlerle
Kürtlere karşı oraların güvenliğini temin etmeyi
derûhte eder. Babıâli, bu yoldaki tedbirlerini
onların tatbikine nezaret edecek büyük
devletlere muayyen zamanlarda bildirecektir.”
denilmekteydi. [Bkz. E.Z. Karal, Osmanlı Tarihi
VIII, s. 132]. Bu anlaşmanın tam metni için bkz.
N. Erim, a.g.e., s.403 vd
[xli] 1877-78 Osmanlı-Rus savaşından sonra
İngiltere de, Osmanlı Devleti’nin parçalanma ve
yıkılmasını kaçınılmaz sayarak, stratejik değeri
olan Osmanlı topraklarını ya bizzat ele
geçirmek, ya da bu topraklar üzerinde kendisine
bağlı devletlerin kurulmasını destekleyip,
kışkırtmak yolunda bir politika yürütecektir.
Bkz. F. Armaoğlu, Siyasî Tarih (1789-1960),
Ankara 1975, s.277
[xlii] Rumeli’deki ıslâhatlara temel teşkil eden
konulardan birisi için bkz. M.H. Şentürk,
Osmanlı Devleti’nde Bulgar Meselesi (1850-1875),
Ankara 1992.
[xliii] Bkz. B.N. Şimşir, British Documents On
Ottoman Armenians I (1856-1880), Ankara 1989,
s.190 vd; Doğu Anadolu’da Ermenilere özerklik
verilmesini sakıncalı bulan ve bu küçük
Hıristiyan azınlığa verilecek özerkliğin “pek
vahim güçlükler” yaratacağına inanan Lord
Salisbury Doğu Anadolu’da bir çeşit İngiliz
protektorası tasarlıyordu. Reform adı altında
Babıali’ye kabul ettirilmek istenen de bundan
başka bir şey değildi. Salisbury’nin projesine
göre Doğu Anadolu’da ayrı ve bağımsız bir
jandarma gücü kurulacak ve bu güç İngiliz
subayların komutasında olacaktı. Bölgenin adliye
örgütü değiştirilecek, her vilayette yeni birer
yüksek mahkeme kurulacaktı. Bu mahkemelerin
başında da Mısır’da olduğu gibi birer Avrupalı
(İngiliz) yüksek yargıç bulunacaktı. Bunlar
diğer yargıçların kararlarını veto
edebileceklerdi. Doğu Anadolu’nun maliye
teşkilatı ve vergi sistemi de kökten
değiştiriliyordu. Her vilayete birer Avrupalı
defterdar atanacak ve tüm gelirler onun
denetiminde olacaktı. Sadece vali Avrupalı
olmayacaktı ama atanırken İngiliz büyükelçisine
danışılacaktı. Yani Padişah tek başına vali
atayamayacaktı. Bütün bunlar İngilizlerin Rus
yayılmasını önlemek için Doğu Anadolu’yu
doğrudan kontrol etmek istediklerini
göstermektedir. Dolayısıyla Ermeniler bu işin
bahanesi olmaktadır. Bkz. B.N. Şimşir, “Osmanlı
Ermenileri ve Büyük Devletler”, İzmir 1983,
s.127.
[xliv] Giriş, İki madde ve sonuçtan ibaret olan
bu antlaşmada bahse konu reform “... buna
mukabil Zat-ı Hazret-i Padişahî dahi memâlik-i
mahrusada bulunan teba-i Hıristaniye vesairenin
hüsn-i idare ve himayelerine müteallik ileride
devleteyn beyninde kararlaştırılacak olan
ıslâhat-ı lazimeyi icra edeceğini İngiltere
devletine vaad ile beraber...” şeklinde yer
almaktadır. Bkz. N.Erim, a.g.e., s.402
[xlv] Bkz. Ö. Kürkçüoğlu, Türk-İngiliz
İlişkileri (1919-1926), Ankara 1978, s. 27 vd;
Esasen Ermeniler Kıbrıs ile ilgili anlaşmadan
oldukça yüreklenmişler ve reformların hemen
yapılması için yüzlerini İngiltere’ye
çevirmişlerdi. Fakat İngiltere’nin o dönemdeki
hesapları başka olduğu için hayal kırıklığına
uğrayacaklardır. Bkz. B.N. Şimşir, Osmanlı
Ermenileri, s.461; E. Uras, a.g.e., s.249 vd..
[xlvi] Bkz. B.N. Şimşir, British Documents On
Ottoman Armenians I, s.33
[xlvii] Berlin Kongresi’ne murahhas olarak
katılan R.A.Talbot Salisbury (1830-1903) burada
yaptığı konuşmada “Ermenistan’da muhtariyet için
şartlar ve unsurlar elverişli değildir. Bundan
başka Ermenistan gibi büyük bir ülkede pek çok
dağılmış, çeşitli milletlerle, bir çok dinin
mensuplarıyla ve çoğunluk teşkil edemeyecek bir
durumda olan Ermeniler için bağımsızlık
imkansızdır. Ermenilerin istedikleri biçimde bir
vilâyet için merkezî bir nokta bulmak da çok
güçtür.” demekteydi. [Bkz. E. Uras, a.g.e.,
s.242; M. Hocaoğlu, a.g.e., s.102; Ayrıca söz
konusu dönemde Büyükelçi Layard’ın da aynı yönde
görüşleri için bkz. B.N. Şimşir, Osmanlı
Ermenileri, s.158] Her ne kadar Hırımyan 24
Haziran 1878’de bir mektup göndererek bu
bilgileri tekzip etmeye çalışmış ise de,
İngiltere’nin bu görüşü uzun süre
değişmeyecektir. [A.H. Layard’dan Marki
Salisbury’e yazılan 27 Nisan 1880 tarihli yazıda
da aynen tekrarlanan bu düşünceler için bkz.
B.N. Şimşir, a.g.e., s.468] Aslında sadece
İngilizler değil, Fransızlar da benzer
düşünceler içerisindedirler. Nitekim Berlin
Kongresi’nden 16 yıl sonra 20 Şubat 1894’de
Fransız büyükelçisi M.P. Cambon’un Dışişleri
Bakanı C. Perer’e gönderdiği yazıda “...
Bağımsız bir Ermenistan mı? Kesinlikle bu
düşünülemez. Ermenistan, Bulgaristan ve
Yunanistan gibi tabiî hudutlarla çevrili
birleşik bir halk kütlesiyle tarif ve
sınırlandırılmış bir yer değildir.” demekteydi.
Bkz. E. Uras, a.g.e., s.428
[xlviii]
Şubat 1879’da biri Ermeni üç azadan kurulan
vilâyet ıslâhat komisyonları için bkz. Bkz. K.
Gürün, Ermeni Dosyası, s.117
[xlix] Bkz. B.N. Şimşir, a.g.e., s.464
[l] Bkz. B.N. Şimşir, a.g.e., s.421; Gerçekten
de Ermeniler ülke genelinde önemli bir
potansiyele sahiptiler. Mesela 1900 yılında
bütün patırtılarına rağmen kentlerde ticaret
sektörünü elinde tutanların %58’i, doktor ve
eczacıların %60’ı, maden işletmecilerinin %75’i
Ermenilerden oluşmaktaydı. Bkz. F. Kazamzadeh,
The Struggle for Transcaucasia, Birmingham 1951,
s.8.
[li] Bkz. B.N. Şimşir, a.g.e., s.34 vd; 26 Ekim
1879’da A.H. Layard’dan Marki Salisbury’e
gönderilen telgrafta İngiliz elçisi bir gün önce
Mahmud Nedim Paşa ile yaptığı görüşmeyi
özetleyerek Sadrazam’a “Reformlar yapılmaz ve
Hıristiyanlar güvenlik altına alınmazsa, Osmanlı
mülkü ve tahtının ciddi bir tehlike içinde
olduğunu” zira, Amiral Hornby’nin komutasındaki
donanmanın 5 Kasım’da Malta’dan ayrılarak Beşika
Limanına demirleyeceğini bildirdiğini ifade
eder. Bkz. B.N. Şimşir, a.g.e., s.324
[lii] Bir batılı yazar bu atamaları sadece Lord
Salisbury’nin Ermenilere ilgi duymasına
bağlayarak askeri konsolosların da sekiz kişiden
ibaret olduğunu kaydeder. Bkz. A. Palmer,
Osmanlı İmparatorluğu, Son Üç Yüz Yıl; Bir
Çöküşün Yeni Tarihi, (nşr. B.Ç. Dişbudak),
İstanbul 1994, s.196
[liii] Binbaşı Trotter 22 Kasım 1879’da
Erzincan’dan Diyarbakır’a hareket etmiştir. Bkz.
B.N. Şimşir, a.g.e, s.350
[liv] Bu görevlilerin beratları hakkında Yarbay
Wilson’dan Sir A.H. Layard’a gönderilen 22 Mayıs
1879 tarihli yazı ile ekinde yer alan memorandum
hususunda bkz. Bkz. B.N. Şimşir, a.g.e., s.251
[lv] K. Gürün, a.g.e., s.117; B.N. Şimşir, a.g.e.,
s.460
[lvi] Wilson’a, 24 Nisan 1879’da bizzat Marki
Salisbury’nin verdiği beratta da “...Osmanlı
idaresini düzeltmek ve başarılı kılmak için
Kraliçenin hükümeti, bu tayini yapmaya karar
verdi. Bu görev de şimdi size verildi. Bu
nedenle sizin ve size yardımcı olarak atanan
subayların başlıca görevi; bölgeniz dahilindeki
çeşitli halk tabakalarının durumlarını
incelemek, Türk makamlarına vereceğiniz
öğütlerle yardım etmektir. Ayrıca onlara
yardımcı olmak üzere toplayabileceğiniz
haberlerle ekonomiyi güven altına alacak yolları
kendilerine göstermek, idarenin
basitleştirilmesi ya da daha etkin olabilmesini
sağlamak, uygulayıcılar ve adliyece bütün baskı,
yolsuzluk halleri üzerinde size ulaşabilecek
bilgilere dayanarak bunları not etmek, sonra da
bunları ilgililer nezdinde protesto etmektir.
Kendi görüşünüze göre merkezi idarenin
karışmasını gerektiren bir halde, bunu
hükümetinize ve İstanbul’daki sefaretinize rapor
edeceksiniz. Böylece Babıali nezdinde teşebbüste
bulunabilmeyi sağlayacaksınız.” denilmekteydi.
Bkz. B.N. Şimşir, a.g.e., s.244
[lvii] Bkz. B.N. Şimşir, a.g.e., s.42; Bunlardan
Erzurum’da görevlendirilen Binbaşı Trotter’e
yöre Ermenilerinden Vahan Vartabet’in verdiği 27
Haziran 1879 tarihli muhtıra dikkate şayandır.
Esasta daha sonraki Ermeni patırtılarında önemli
bir yere sahip olan İzmirliyan tarafından
Patrikhane’de hazırlanmış olan ve uzun bir giriş
ile kırk altı maddeden meydana gelen “Erzurum
İli Islâhat Projesi” başlığını taşıyan bu
muhtıra da her ne kadar yapılacak ıslahatlarla
devletin durumunun düzeleceğine işaret edilmekte
ise de, Osmanlının “madden ve manen ölüm haline”
geldiği de önemle vurgulanmaktaydı. Programın
tam metni için bkz. E. Uras, a.g.e., s.282 vd;
B.N. Şimşir, a.g.e., s.303 vd.
[lviii] Sir Henry Layard’dan Marki Salisbury’e
gönderilen 11 Haziran 1879 tarihli ve umumi
mahiyeti itibariyle Albay Wilson’ın Orta
Anadolu’da adeta bir özel komiserlik yetkisi
istemesi karşısında hazırlanmış yazı için bkz.
B.N. Şimşir, a.g.e., s.263 vd
[lix] B.N. Şimşir, a.g.e., s.286; Yolu
üzerindeki Hınıs’a uğrayan Yüsbaşı Clayton,
burada Ermeni delegesini kabul etmiş, ona
dayanarak yöredeki yirmibeş köyde 20.000
civarında Ermeni’nin yaşadığını ve bunların da
hiçbir şikâyetlerinin olmadığını belirtir. Bkz.
B.N. Şimşir, a.g.e., s.302
[lx] Bu gösterilerin Erzurumun ileri gelen
Ermenilerinin talimatları doğrultusunda
yapıldığına dair Binbaşı Trotter’den Marki
Salisbury’e Erzurum’dan gönderilen 16 Ağustos
1879 tarihli yazı için bkz. B.N. Şimşir, a.g.e.,
s.301 vd
[lxi] Bu yazı için bkz. Bkz. B.N. Şimşir, a.g.e.,
s.373
[lxii] Bkz. B.N. Şimşir, a.g.e., s.383
[lxiii] Yüzbaşı Clayton’ın bu tesbiti, konuyla
ilgili dönemin Rus politikalarının çok güzel bir
özetidir. Nitekim Ayastefanos antlaşmasıyla ilk
defa Ermeni sorununu ortaya çıkaran Ruslar,
Berlin Antlaşması’ndan sonra da Osmanlı’ya
tazyikte Avrupalı Devletlerle birlikte hareket
etmelerine rağmen bir Ermeni ıslahatına taraftar
değillerdi. Zira Ermenilere verilecek
bağımsızlığın Kafkas Ermenilerini de
ayaklandıracağı, bunların Türkiye’deki
Ermenilerle işbirliği yapıp, birleşebilecekleri
düşünülmekteydi. Onun için Ruslar, bu yöndeki
politikalarını “hudutlarımıza yapışık ikinci bir
Bulgaristan istemiyoruz” bir başka yerde de
“Biz, Ermenisiz Ermenistan isteriz” şeklinde
özetlenebilecek bir temele oturtacaklardır.
Ayrıntılar için bkz. E. Uras, a.g.e., s.271; M.
Hocaoğlu, a.g.e., s.72 vd |