"NEFES ALAMAYIZ !"
Prof. Dr. Nuri KÖSTÜKLÜ

S.Ü.Eğ.Fak.Tarih Eğ.ABD Başkanı,Prof.Dr.Nuri KÖSTÜKLÜBaşlarken...
Selçuk Üniversitesi Eğitim Fakültesi Tarih Eğitimi Ana Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Nuri Köstüklü, ilmi çalışmalarıyla tarih bilinci oluşturulmasında önemli katkıları olan değerli bir akademisyen. Milli meselelere olduğu kadar, sosyal meselelere de duyarlılığını takdir edilen Prof. Dr. Köstüklü ile son derece faydalı bir sohbet yaptık. Prof. Dr. Köstüklü, kuşatma altındaki Türkiye’yi çarpıcı örneklerle anlattı. Bu sohbetin milli duyarlılığımıza katkıda bulunmasını diliyoruz.

NEFES ALAMAYIZ

İstikâl Savaşı ile yırtıp attığımız Sevr’in emperyalist güçlerce hortlatılmaya çalışıldığına dikkat çeken S. Ü. Eğitim Fakültesi Tarih Ana Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Nuri Köstüklü, “Türkiye’den Lozan’ın rövanşını almaya çalışıyorlar” dedi.

KIBRIS’IN ÖNEMİ
Lozan Anlaşması’nı emperyalist güçlerin bir türlü içlerine sindiremediğini ifade eden Köstüklü, ‘rövanş’ çabasının bunun dış politikanın incelikleri kapsamında başka kavramlar arkasında yürütüldüğünü ifade etti. Karadeniz’in kapalı bir deniz olduğunu, Ege adalarının Lozan’a aykırı şekilde silahlandırıldığını hatırlatan Köstüklü, “Türkiye’nin nefes alacağı tek nokta güneyidir. Güneyinde, yani Kıbrıs’ta kuşatılması durumunda Türkiye nefes alamaz duruma getirilecektir” şeklinde konuştu.
 

KIRILMA, BAŞLANGIÇ
Türkiye’nin milli birliğini tehdit eden gelişmelerin Kıbrıs ile sınırlı olmadığını ifade eden Köstüklü, Kuzey Irak’ta ayrılıkçı unsurlar para bastırdığını, Trabzon ve havalisinde Pontus meselesinin hortlatılmaya çalışıldığını vurguladı. Köstüklü, “Fener Rum Patrikhanesi ise Ekümenlik olma yolunda. Kıbrıs’taki bir kırılma, Türkiye aleyhindeki gelişmeleri hızlandıracaktır” dedi. Köstüklü, tarih bilincinin önemine dikkat çekti.
 

KÜLTÜREL BOŞLUK
Köstüklü şunları söyledi: “Üniversite gençliği 300 kelime ile günlük hayatını geçiriyor. 300 kelime ile düşünmek, üretmek çevremizde gelişen olayları anlayabilmek mümkün değildir. Türkiye’de ders kitaplarındaki kelime ve kavram sayısı ABD’nin onda biri oranındadır. Bugün bir Sakarya’nın, Maraş-Antep savunmalarının filmi yoktur. Çocuklarımızın ‘ben buyum’ diyebileceği, milli kimlik inşasını sağlayabilecek Nasrettin Hoca’nın, Keloğlan’ın, Dede Korkut’un çizgi filmleri yoktur. Bu boşluğu Batı kültürünün çizgi filmleri dolduruyor.”
Sevr Paçavrası

HER TARAFTAN KUŞATMA
“Denize açılamayan ülkeler, yani kara ülkeleri her zaman denize açılan ülkelere göre dezavantajlıdır. Türkiye, harita üzerinde 3 tarafı denizlerle çevrili ama siyaseten bir kara ülkesinden öteye ifade anlam ifade etmeyen bir konuma sokulmak istenmektedir. O bakımdan Kıbrıs meselesi, Şark meselesi kavramı çerçevesinde başka problemleri de doğuracaktır. Bunlardan birisi Fener Rum Patrikliği’nin Ekümenlik olma sürecidir. Maalesef o sürece girmiş gibi gözüküyor.”
 

TARİH ŞUURU EKSİKLİĞİ
“Kıbrıs’ta ne pahasına olursa olsun çözümü istemek gaflettir. Avrupa Ailesi’ne katılma girişimlerimizin 150 yıllık serüveni var. Ancak o tarihten bu bir arpa boyu yol alabildik mi, bilemiyorum. Türkiye binlerce yıllık devlet geleneği olan güçlü bir ülkedir. Kara Kuvvetlerimizin kuruluş tarihi M.Ö. 209’dur. Tarih şuuru, tarih bilgisi ve bu yöndeki bilimsel anlayışın eksikliğini hissediyoruz.”





- Türkiye son derece kritik bir dönemeçte. Kıbrıs üzerinde pazarlıklar, AB için Kıbrıs sorununun çözümünün istenmesi; bunun yanısıra Kuzey Irak’ta bağımsız Kürt devleti kurulmasına doğru giden gelişmeler oldukça dikkat çekici. İlaveten Pontus ve ekümenlik tartışmaları da gündemden düşmüyor. Gerçekten Türkiye bir kuşatma altında mı, neler oluyor bizim coğrafyamızda?
- Günümüzdeki gelişmeleri sağlıklı bir şekilde değerlendirebilmek için yakın tarihimizde en az 1 asırlık bir gelişmenin perspektifinden olaylara bakmamız lazım. 1815’te Viyana Konferansı’nda İngilizler ve Ruslar kendi aralarında görüşerek, “Hasta Adam Osmanlı’yı kendi aramızda paylaşalım, bu bizim için Şark meselesidir” dedi. Daha sonra burada adı konulan, ancak daha önce de varolan Anadolu’daki Türk varlığını yıkmaya yönelik Batılılar’ın bu siyasi hedefi, zaman içerisinde uygulamaya konmaya başlandı. Yakın tarihimizde Şark Meselesi’ni gerçekleştirme yönünde dört önemli kilometre taşı var. Birincisi, eskilerin 93 Harbi dediği 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı. İkincisi Balkan Savaşı, üçüncüsü 1. Dünya Savaşı, dördüncüsü Milli Mücadele. Dolayısıyla buradaki gelişmeleri, emperyalistlerin bu gelişmeler çerçevesindeki hedeflerini iyi bilirsek, biz şu anda Türkiye’de ve Türkiye’nin dış politikasını yakından etkileyen Kafkaslar’da, Balkanlar’da, kuzeyimizde, güneyimizdeki gelişmeleri daha iyi değerlendirebiliriz. 93 Harbi’nin sonunda Ayastefanos Anlaşması’nın 16. maddesi ile uluslararası hukuka sözde Ermeni meselesi ilk kez sokulmuş oldu. Bu anlaşma Osmanlı açısından çok ağır hükümleri getiriyordu. İngilizler, sömürgelere yönelik menfaatleri zarar göreceği için, Osmanlı’dan anlaşmayı yumuşatma karşılığında Kıbrıs’ı istedi. Bunun karşılığında yeri geldiğinde Rusları tehdit edeceğini belirtti. O zamanki Osmanlı İdaresi, tapusu bizde kalmak kaydıyla, Kıbrıs’ın yönetimini 1878 yılında geçici olarak İngilizlere devretti. Bizim için günümüze kadar uzayan Kıbrıs meselesi, 93 Harbi’nin akabinde bir problem olarak başlamış oldu.
 

- İngilizler elbette sözünde durmadı, değil mi?
- İngilizler bırakın Ayastefanos Anlaşması’nı yumuşatmayı, hemen bu anlaşmadan sonra imzalanan Berlin Anlaşması’nda Ermeni meselesine sahip çıkarak, Doğu ve Güneydoğu’da Ermeni devletinin kurulmasına sıcak bakmaya başladılar. Bütün bunlar 1815’te adı konulan Şark Meselesi’nde Osmanlı pastasını paylaşma yarışıydı. Anadolu’da Ermenileri kullanarak Türk siyasi hakimiyetini kırmak hedefi yatıyordu. 93 Harbi bu şekilde bize çok pahalıya maloldu ve bugüne kadar uzayan Ermeni ve Kıbrıs meselelerinin doğuşuna maalesef zemin hazırladı. 93 Harbi’nden sonra da Balkan Savaşları bizim açımızdan fevkalade ciddi sonuçlar doğurdu, Türkler adeta Balkanlardan sürüldü. Gittikçe halka daralıyor, Osmanlı Devleti’nin kolu-kanadı kırılıyordu. 1. Dünya Savaşı’na girerken, Balkanlardan olsun, pekçok yerden olsun bizim siyasi varlığımız kesilmişti. Balkan Savaşı, Şark meselesinin gerçekleşmesi, bizim siyasi varlığımızın kırılması anlamında çok önemli sonuçlar doğurdu. 1. Dünya Savaşı’nda da yine biz yine Hicaz bölgesi başta olmak üzere pekçok yeri kaybettik ve Türkler gittikçe Anadolu’ya doğru sıkıştırıldı. Milli Mücadele bu sıkıştırmaya karşı bir tepkiydi. Atatürk’ün önderliğinde başlatılan Milli Mücadele’nin programı Misak-ı Milli, “Bıçak kemiğe dayandı, bu sınırlardan daha aşağıya çekilemem” anlamındadır. 93 Harbi ile başlayan Türklerin Balkanlar ve Kafkaslar’dan sürülmesi süreci, 1. Dünya Savaşı’nın sonunda Mondros’ta artık Türklerin Anadolu’dan da kovulması sürecine gelmişti. Hatta Yunanlılar Polatlı’ya kadar geldiler. Neredeyse Anadolu’da Türk varlığı kırılma noktasına geldi. Milli Mücadele’de Atatürk’ün önderliğinde teşkilatlanan Türk Milleti, Mondoros’u ve Sevr’i yırttı ve Lozan’da çınardan yeni bir Türk devleti doğdu. Lozan Anlaşması pek çok emperyalist devlet tarafından maalesef hazmedilememektedir. Ve, ‘Lozan’ın rövanşını nasıl alırız’ hesapları yapılmaktadır. Elbette dış politikanın incelikleri çerçevesinde bunlar başka kavramlar arkasında bu politika yürütülecektir. Bugün Kıbrıs sorunu, tekrar Anadolu’daki Türk siyasi varlığını tehdit eden ve kuşatan bir meseledir. Lozan’daki anlaşmaya aykırı olarak, Yunanlılar Türkiye’nin batısındaki adaları silahlanmıştır. Kuzeyimizde Karadeniz, kapalı bir denizdir. Türkiye’nin tek nefes alacağı nokta güneyidir. Güneyinde, yani Kıbrıs’ta kuşatılması durumunda Türkiye nefes alamaz duruma getirilecektir.
 

DENİZE AÇILAMAYAN TÜRKİYE!
- Yani Türkiye karaya hapsediliyor...
- Evet. Denize açılamayan ülkeler, yani kara ülkeleri her zaman denize açılan ülkelere göre dezavantajlıdır. Türkiye, harita üzerinde 3 tarafı denizlerle çevrili ama siyaseten bir kara ülkesinden öteye ifade anlam ifade etmeyen bir konuma sokulmak istenmektedir. O bakımdan Kıbrıs meselesi, Şark meselesi kavramı çerçevesinde başka problemleri de doğuracaktır. Nedir bunlar? Biz tarihçiler, 50-100 yıllık bir perspektiften baktığımızda bunların sinyallerini almaktayız. Bunlardan birisi Fener Rum Patrikliği’nin Ekümenlik olma sürecidir. Maalesef o sürece girmiş gibi gözüküyor.
 

PATRİKHANE, DEVLET İÇİNDE DEVLET GİBİ
- Bunun Türkiye’ye zarar verebilecek ne gibi olumsuz etkileri olabilir? Kimilerine göre, bunda bir kötülük yok!
- Bu, devlet içerisinde devlet olma anlamı taşır. Nasıl Roma’da Vatikan varsa, İstanbul’un ortasında da Vatikanvari bir yapı sözkonusu. Bu tamamıyla Misak-ı Milli’ye ve Lozan’a aykırı bir girişimdir. Lozan’da Fener Rum Patrikhanesi’nin konumu netleştirilmiştir. Patrikhane, İstanbul Valiliği’nin bünyesinde bir Türk kurumudur. Görevi, mübadele sonrası İstanbul’da kalan Rumlar’ın dini işlerini yürütmekle sınırlıdır. Ama maalesef Patrik, dışarıya yaptığı ziyaretlerde kırmızı halı ile karşılanıyor, yani devlet protokolüne tabi tutuluyor. Beyoğlu’nda sinagoglara saldırılar olduğu vakit, Yunan Maliye Bakanı İstanbul’a geldi. İlk önce Fener Rum Patrikhanesi’ni ziyaret ederek, İstanbul’da Patriğin elini öpmeye çalıştı. Ancak Patrik, nezaket gereği elini öptürmedi. Fakat burada verilmek istenen bir mesaj vardır. Yunan Bakan’ın Patriğin elini öpmek istemesi, ona Ekümenlik sıfatı yüklemek ile eş anlamlıdır. Arkasından Heybeliada Ruhban Okulu gündeme geliyor. Bu girişim, Tevhid-i Tedrisat Kanunu’na aykırıdır. Ortada Cumhuriyet kanunları vardır. Kanun’a göre Milli Eğitim Bakanlığı’nın kontrolünün dışında gayrimüslimlerin, vakıfların özel okul açması sözkonusu değildir. Bunlar milli birlik ve beraberliğimize balta vuran gelişmeler olarak karşımıza çıkıyor. Kıbrıs’ta kırılma olursa beraberinde gelebilecek problemler yalnızca bunlarla sınırlı değildir. Kuzey’de Pontus meselesi tekrar hortlatılmaya çalışılıyor. 24 Şubat 1994 tarihinde Yunan Meclisi 19 Mayıs gününü Pontus Rum Kıyım Günü olarak kabul etti. Bu oldukça düşündürücü hadisidir. Yunan eski Kültür Bakanı Melina Merküri 1982 yılında Anavatanları Kurtarma Komitesi adına dağıttığı haritada Pontus’u göstermiştir. Bolu’dan Antalya’nın batısına kadar çizilen çizginin batısı Yunan toprağı olarak gösterilmiştir. Yine aynı şekilde Doğu’da bir Ermenistan, Güneydoğu vatan coğrafyamızda bir Kürdistan ihdas edilmek istenmektedir. Suriye’ye Hatay ve mıntıkası hediye edilmek istenmektedir. Bunun temel Sevr’i yeniden hortlatmaktır. Geçtiğimiz günlerde bir devlet bakanımızın ticari anlaşma yapmak için gittiği Suriye’de bulunduğu mekanda bir Suriye haritası vardı. Bu haritada Hatay, Suriye içerisinde gözüküyordu. Bu, Hatay’ın da bir tehdit altında olduğunu gösteriyor. Vatan coğrafyasına zorluklarla katılan Hatay’a yönelik daha düne kadar Osmanlı vilayetlerinden birisi olan bir ülkenin, dış politikanın nezaket kurallarını aşan bir davranış ortaya koyması düşündürücüdür. Irak’ın kuzeyinde ayrılıkçı unsurlar para basmıştır. Para, hakimiyetin alametidir, “Ben devlet olma yolundayım” demektir. Bunlar kesinlikle Türkiye’nin milli birliğini ve Misak-ı Milli’nin üniter yapısını tehdit edici gelişmelerdir. Kısacası; Kıbrıs’taki bir kırılma, biraz önce dikkat çektiğimiz Türkiye aleyhindeki gelişmeleri hızlandıracaktır. Bunlar, Lozan’ı hazmedeyen çevrelerin Türkiye’den Lozan’ın rövanşını alma çabasından başka bir şey değildir. O halde bütün bunları bilerek, bizim bu gerçekleri kamuoyuna maletmemiz, milli duyarlılığımızı ortaya koymamız lazım. Biz Mondros Mütarekesi’nden sonra gerçekten hem nüfus bakımından, hem de maddi imkanlar bakımından çok daha zor durumdaydık. Ama Atatürk’ün başında bulunduğu bir siyasi irade ve kararlılık vardı. Bugün o kararlılığa her zamankinden daha muhtacız. Bu da şüphesiz başta tarih eğitimi ile olacaktır. Milli kimliği inşa eden önemli disiplinler arasında tarih, Türk dili ve edebiyatı vardır. İlk ve orta eğitimde bu disiplinlere önem vererek, eğitim ve öğretimini sağlamak zorundayız. Şimdi toplumda eğer bir duyarsızlık varsa, bu duyarsızlığın sebeplerini anlamamız için, ‘tarih eğitimini veya milli kimliğin inşasını sağlayan disiplinleri okullarımızda yeterince verebildik mi?’ sorusunu sormak lazım. Yakın tarihimizi çok iyi tanımalıyız. Özellikle de Nutuk’u her Türk genci mutlaka okumalı. Ama maalesef günümüzde gençliği gittikçe okumaktan uzaklaştıran değişik şekillerde görsel yayınlarla milli konularda duyarlılığımızı sürekli törpüleyen unsurlar teşvik edilmektedir.
 

DÜŞÜNME MALZEMEMİZ ONDA BİR!
- Popstar, Türkstar yarışmaları da bunun tipik örneği değil mi?
- Gayet tabi. Atatürk, “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir” diyor. O halde Kıbrıs’ı, Lozan’ı, Milli Mücadele’yi yeni nesle anlatmak anlatmak, öğretmek zorundayız. Bunu yaparken de modern eğitim-öğretim ilkelerini takip etmek zorundayız. Bugün Batı’da herşeyden önce sosyal bilimlere ciddi örnek verilmektedir. Mesela; İngiltere’de üniversiteye giriş şartlarından birisi, branş ne olursa olsun İngilizce’nin (yani ana dilin) belli bir seviyede olmasıdır. Anadil, milli kimliği inşa eden çok önemli bir husustur. Ama Türkiye’de biz anadilimizi Türkçe’mizi gittikçe törpülüyoruz. Bugün Üniversite gençliği 300 kelime ile günlük hayatını geçiriyor. 300 kelime ile düşünmek, üretmek çevremizde gelişen olayları anlayabilmek mümkün değildir. Yapılan bir araştırmanın sonucuna göre ABD’de ders kitaplarındaki kelime ve kavram sayısı 71 bin civarında. Türkiye’de ise 7 bin civarında. Yani, onda bir oranında. Bu, ‘Türk çocuğu bir Amerikan çocuğuna göre onda bir oranında düşünme malzemesine sahip’ demektir. Zaten bu kelimelerin hepsini kullanması mümkün değil. O halde bizim yapacağımız şey, Türk tarihini çocuklarımıza bilimsel yollardan ve onlara milli kimlik kazandıracak şekilde öğretmek zorundayız. Yakın tarihimiz çocuklarımıza güven duygusu kazandırabilecek altın sayfalarla doludur. Ama biz bunların daha filmini bile yapabilmiş değiliz. Bugün bir Sakarya’nın, Maraş-Antep savunmalarının filmi yoktur.
- Aynı şekilde tarihle ilgili çizgi filmlerimiz de yok...
- Bu büyük bir boşluktur. Çocuklarımızın ‘ben buyum’ diyebileceği, milli kimlik inşasını sağlayabilecek Nasrettin Hoca’nın, Keloğlan’ın, Dede Korkut’un çizgi filmleri yoktur. Bu boşluğu Batı kültürünün çizgi filmleri dolduruyor. Batı’da modern eğitim anlayışlarında hangi model ve araçlar kullanılıyorsa biz bunları takip ederek, bu model ve araçları bilimsel mantıkla uygulayarak, çocuklarımıza kendine güven duygusuyla inşa etmemiz lazım.
 

“NE PAHASINA OLURSA OLSUN, ÇÖZÜLSÜN” DEMEK, GAFLETTİR
- “Kıbrıs’ta çözümsüzlük çözüm değildir” deniliyor. Halkımızın bir kısmında da, Kıbrıslı kardeşlerimizde de, “Nasılsa Kıbrıs sorunu çözülünce AB’ye gireceğiz. Bunun ne önemi var?” havası hakim. Siz bu manzarayı nasıl değerlendiriyorsunuz?

- Çözümsüzlüğü hiçbir zaman savunmayız. Ancak, “Ne pahasına olursa olsun, bu mesele çözülsün” demek de bir gaflettir. Atatürk’ün Türk Genliği’ne hitabında, “Gaflet, delalet ve hatta ihanet içerisinde bulunabilirler” diyor. Bunları çok iyi anlamak lazım. Şüphesiz Kıbrıs meselesinin çözülmesi gerekir. Ancak Türkiye’nin ve oradaki soydaşlarımızın güvenliğini, insanca yaşama şartlarını ortadan kaldırabilecek şekilde bir çözümlemenin bizim için anlamı olamaz, ‘çözüm karşılığı’ denemez. O zaman bütün problemlerimizi Batı’nın istediği şekilde çözelim, ortada herhangi bir problem kalmasın ve Batı da ‘Şark meselesi’ dediği hedefe ulaşsın. Bu doğru bir yaklaşım tarzı değil. Gayet tabi, bugün çağdaşlık, medeniyet, teknoloji Batı’da ise bunu her zaman almamız lazım. Ama tarihe şöyle bir bakarsak bizim Avrupa Ailesi’ne giriş maceramız 1856’da başlar. 150 yıl önce şüphesiz AB yoktu ama Avrupa Ailesi kavramı vardı. Biz 1856’da Paris Barış Konferansı’nda Kırım Harbi’nin siyasi sonuçlarını değerlendirirken, aynı zamanda, “Bizi de Avrupalı kabul edin” diye Islahat Fermanı’nı ilan ettik. Ama maalesef o tarihten bu yana bir arpa boyu yol aldık mı, alamadık mı bilmiyorum.
 

- Türkiye’yle farklı bir yaklaşım sözkonusu değil mi?
- Daha önce Avrupa Birliği’ne giren ülkelerden istenmeyen şartlar bizden istenmektedir. Helsinki’de Kıbrıs meselesi yoktu. Daha sonra Kıbrıs şartı konuldu. Peki, Yunanistan AB’ye girerken neden Kıbrıs şartı öne sürülmedi de, bize şimdi “Çöz, gel” diyorlar ve tavizi yalnızca bizden bekliyorlar. Türkiye her zaman uluslar arası hukuka uygun davranmıştır. Uluslar arası anlaşmalarda, “Garantör devletlerin üye olamadığı hiçbir yere Kıbrıs üye olamayacaktır” kaydı vardır. Bu anlaşmalar halen geçerli. Bu kayıt nerede şimdi? Demek ki, uluslar arası anlaşmalara Türkiye her zaman sadık kalmak istiyor, fakat birileri, “Ben yaptım, oldu” mantığıyla hareket ediyor.
 

- Siz şahsen Türkiye’nin AB’ye alınacağına inanıyor musunuz?
- İnanmak istiyorum. Gerçekten Türkiye, AB’ye girmekle de çok şey kazanacaktır. Ancak AB’nin bu konudaki samimiyeti hususunda zaman zaman şüpheler oluşmaktadır. Biraz önce dikkat çektiğim Kıbrıs şartı bunun bir örneğidir. Geçtiğimiz günlerde bir AB yetkilisi, “Kıbrıs meselesinin çözülmesi diğer problemlerin çözümünün kolaylaşmasına zemin hazırlayacaktır” şeklinde demeç verdi. Bu ne demektir? ‘Kıbrıs’tan sonra başka problemler de hazır’ anlamına geliyor. Türkiye, bu meselelere en azından 50 veya 100 yıllık bir perspektiften bakabilmelidir.
 

“TARİH ŞUURUNA SAHİP OLMALIYIZ”
- Kuzey Irak şehirleri Musul ve Kerkük, Misak-ı Milli sınırları içerisinde yeralıyordu. Ancak Türkiye son zamanlarda sanki Musul ve Kerkük’teki haklarından vazgeçmiş gibi bir görüntü içerisinde. Tarihte belli dönemlerde kapılar ardına kadar açılır. Örneğin; bazı tarihçiler 1974 yılında uluslar arası konjonktürün elverişli olduğunu, Kıbrıs’ın tamamının da alınabileceğini söylüyor. Kuzey Irak’ta yıllardır elverişli bir vasat oluşmuşken, Türkiye sanki oradaki haklarından vazgeçmiş gibi bir görüntü sergiliyor. Siz bu konuda neler düşünüyorsunuz?
- Ben aynı kanaatte değilim veya öyle düşünmek istemiyorum. Türkiye binlerce yıllık devlet geleneği olan güçlü bir ülkedir. Kara Kuvvetlerimizin kuruluş tarihi M.Ö. 209’dur. Dolayısıyla 2 bin küsür yıllık bir devlet geleneği vardır. Bazı hadiseler bizi kesinlikle Misak-ı Milli yönünde ve üniter devlet yapısı yönünde karamsarlığa itmemelidir. Her zaman ümidimiz varolmalı ve doğru politikalarla, Atatürk’ün dış politikasını çok iyi anlayarak hareket etmeliyiz. Çok arzu etmemize rağmen bizim Lozan’da Boğazlar üzerine alamadığımız tasarrufu Atatürk, Avrupa ülkelerinin 2.Dünya Savaşı arifesindeki sıkıntılı günlerinde gündeme getirerek, 1936 yılında Montrö Boğazlar Sözleşmesi ile hakkımız olan boğazlar üzerindeki tasarrufu, Atatürk’ün yüksek siyaseti sayesinde kazanabildik. Yine Hatay, tamamıyla Atatürk’ün yüksek siyaseti ile Anavatan’a katılmıştır. Biz yakın tarihimizi ve Atatürk’ün icraatlerini çok iyi tanımalıyız. Bu, bize şu anda içinde bulunduğumuz sıkıntılı zaman diliminde nasıl hareket etmemiz gerektiği hususunda referans olacaktır. Eksikliğimiz bu yöndedir. Tarih şuuru, tarih bilgisi ve bu yöndeki bilimsel anlayışın eksikliğini hissediyoruz. Bunlar giderildiği takdirde veya bu yönde bir eğitim-öğretim anlayışı uygulandığı halde Türkiye şu anda ayağına dolanan problemleri çözebilecek güçte ve kararlılıktadır.
- Bu güzel sohbet için teşekkür ediyorum, inşallah ülkemiz bütün bu oyunları bozar...
- Ben de size ve gazetenize teşekkür ediyorum.

Söyleşi: Merhaba Gazetesi