|
Başlarken...
Selçuk Üniversitesi Eğitim Fakültesi Tarih Eğitimi
Ana Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Nuri Köstüklü, ilmi
çalışmalarıyla tarih bilinci oluşturulmasında önemli
katkıları olan değerli bir akademisyen. Milli meselelere
olduğu kadar, sosyal meselelere de duyarlılığını takdir
edilen Prof. Dr. Köstüklü ile son derece faydalı bir
sohbet yaptık. Prof. Dr. Köstüklü, kuşatma altındaki
Türkiye’yi çarpıcı örneklerle anlattı. Bu sohbetin milli
duyarlılığımıza katkıda bulunmasını diliyoruz.
NEFES ALAMAYIZ
İstikâl Savaşı ile yırtıp attığımız Sevr’in emperyalist
güçlerce hortlatılmaya çalışıldığına dikkat çeken S. Ü.
Eğitim Fakültesi Tarih Ana Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr.
Nuri Köstüklü, “Türkiye’den Lozan’ın rövanşını almaya
çalışıyorlar” dedi.
KIBRIS’IN ÖNEMİ
Lozan Anlaşması’nı emperyalist güçlerin bir türlü
içlerine sindiremediğini ifade eden Köstüklü, ‘rövanş’
çabasının bunun dış politikanın incelikleri kapsamında
başka kavramlar arkasında yürütüldüğünü ifade etti.
Karadeniz’in kapalı bir deniz olduğunu, Ege adalarının
Lozan’a aykırı şekilde silahlandırıldığını hatırlatan
Köstüklü, “Türkiye’nin nefes alacağı tek nokta
güneyidir. Güneyinde, yani Kıbrıs’ta kuşatılması
durumunda Türkiye nefes alamaz duruma getirilecektir”
şeklinde konuştu.
KIRILMA,
BAŞLANGIÇ
Türkiye’nin milli birliğini tehdit eden gelişmelerin
Kıbrıs ile sınırlı olmadığını ifade eden Köstüklü, Kuzey
Irak’ta ayrılıkçı unsurlar para bastırdığını, Trabzon ve
havalisinde Pontus meselesinin hortlatılmaya
çalışıldığını vurguladı. Köstüklü, “Fener Rum
Patrikhanesi ise Ekümenlik olma yolunda. Kıbrıs’taki bir
kırılma, Türkiye aleyhindeki gelişmeleri
hızlandıracaktır” dedi. Köstüklü, tarih bilincinin
önemine dikkat çekti.
KÜLTÜREL
BOŞLUK
Köstüklü şunları söyledi: “Üniversite gençliği 300
kelime ile günlük hayatını geçiriyor. 300 kelime ile
düşünmek, üretmek çevremizde gelişen olayları
anlayabilmek mümkün değildir. Türkiye’de ders
kitaplarındaki kelime ve kavram sayısı ABD’nin onda biri
oranındadır. Bugün bir Sakarya’nın, Maraş-Antep
savunmalarının filmi yoktur. Çocuklarımızın ‘ben buyum’
diyebileceği, milli kimlik inşasını sağlayabilecek
Nasrettin Hoca’nın, Keloğlan’ın, Dede Korkut’un çizgi
filmleri yoktur. Bu boşluğu Batı kültürünün çizgi
filmleri dolduruyor.”

HER
TARAFTAN KUŞATMA
“Denize açılamayan ülkeler, yani kara ülkeleri her
zaman denize açılan ülkelere göre dezavantajlıdır.
Türkiye, harita üzerinde 3 tarafı denizlerle çevrili ama
siyaseten bir kara ülkesinden öteye ifade anlam ifade
etmeyen bir konuma sokulmak istenmektedir. O bakımdan
Kıbrıs meselesi, Şark meselesi kavramı çerçevesinde
başka problemleri de doğuracaktır. Bunlardan birisi
Fener Rum Patrikliği’nin Ekümenlik olma sürecidir.
Maalesef o sürece girmiş gibi gözüküyor.”
TARİH
ŞUURU EKSİKLİĞİ
“Kıbrıs’ta ne pahasına olursa olsun çözümü istemek
gaflettir. Avrupa Ailesi’ne katılma girişimlerimizin 150
yıllık serüveni var. Ancak o tarihten bu bir arpa boyu
yol alabildik mi, bilemiyorum. Türkiye binlerce yıllık
devlet geleneği olan güçlü bir ülkedir. Kara
Kuvvetlerimizin kuruluş tarihi M.Ö. 209’dur. Tarih
şuuru, tarih bilgisi ve bu yöndeki bilimsel anlayışın
eksikliğini hissediyoruz.”
- Türkiye son derece kritik bir dönemeçte. Kıbrıs
üzerinde pazarlıklar, AB için Kıbrıs sorununun çözümünün
istenmesi; bunun yanısıra Kuzey Irak’ta bağımsız Kürt
devleti kurulmasına doğru giden gelişmeler oldukça
dikkat çekici. İlaveten Pontus ve ekümenlik tartışmaları
da gündemden düşmüyor. Gerçekten Türkiye bir kuşatma
altında mı, neler oluyor bizim coğrafyamızda?
- Günümüzdeki gelişmeleri sağlıklı bir şekilde
değerlendirebilmek için yakın tarihimizde en az 1
asırlık bir gelişmenin perspektifinden olaylara bakmamız
lazım. 1815’te Viyana Konferansı’nda İngilizler ve
Ruslar kendi aralarında görüşerek, “Hasta Adam
Osmanlı’yı kendi aramızda paylaşalım, bu bizim için Şark
meselesidir” dedi. Daha sonra burada adı konulan, ancak
daha önce de varolan Anadolu’daki Türk varlığını yıkmaya
yönelik Batılılar’ın bu siyasi hedefi, zaman içerisinde
uygulamaya konmaya başlandı. Yakın tarihimizde Şark
Meselesi’ni gerçekleştirme yönünde dört önemli kilometre
taşı var. Birincisi, eskilerin 93 Harbi dediği 1877-78
Osmanlı-Rus Savaşı. İkincisi Balkan Savaşı, üçüncüsü 1.
Dünya Savaşı, dördüncüsü Milli Mücadele. Dolayısıyla
buradaki gelişmeleri, emperyalistlerin bu gelişmeler
çerçevesindeki hedeflerini iyi bilirsek, biz şu anda
Türkiye’de ve Türkiye’nin dış politikasını yakından
etkileyen Kafkaslar’da, Balkanlar’da, kuzeyimizde,
güneyimizdeki gelişmeleri daha iyi değerlendirebiliriz.
93 Harbi’nin sonunda Ayastefanos Anlaşması’nın 16.
maddesi ile uluslararası hukuka sözde Ermeni meselesi
ilk kez sokulmuş oldu. Bu anlaşma Osmanlı açısından çok
ağır hükümleri getiriyordu. İngilizler, sömürgelere
yönelik menfaatleri zarar göreceği için, Osmanlı’dan
anlaşmayı yumuşatma karşılığında Kıbrıs’ı istedi. Bunun
karşılığında yeri geldiğinde Rusları tehdit edeceğini
belirtti. O zamanki Osmanlı İdaresi, tapusu bizde kalmak
kaydıyla, Kıbrıs’ın yönetimini 1878 yılında geçici
olarak İngilizlere devretti. Bizim için günümüze kadar
uzayan Kıbrıs meselesi, 93 Harbi’nin akabinde bir
problem olarak başlamış oldu.
-
İngilizler elbette sözünde durmadı, değil mi?
- İngilizler bırakın Ayastefanos Anlaşması’nı
yumuşatmayı, hemen bu anlaşmadan sonra imzalanan Berlin
Anlaşması’nda Ermeni meselesine sahip çıkarak, Doğu ve
Güneydoğu’da Ermeni devletinin kurulmasına sıcak bakmaya
başladılar. Bütün bunlar 1815’te adı konulan Şark
Meselesi’nde Osmanlı pastasını paylaşma yarışıydı.
Anadolu’da Ermenileri kullanarak Türk siyasi
hakimiyetini kırmak hedefi yatıyordu. 93 Harbi bu
şekilde bize çok pahalıya maloldu ve bugüne kadar uzayan
Ermeni ve Kıbrıs meselelerinin doğuşuna maalesef zemin
hazırladı. 93 Harbi’nden sonra da Balkan Savaşları bizim
açımızdan fevkalade ciddi sonuçlar doğurdu, Türkler
adeta Balkanlardan sürüldü. Gittikçe halka daralıyor,
Osmanlı Devleti’nin kolu-kanadı kırılıyordu. 1. Dünya
Savaşı’na girerken, Balkanlardan olsun, pekçok yerden
olsun bizim siyasi varlığımız kesilmişti. Balkan Savaşı,
Şark meselesinin gerçekleşmesi, bizim siyasi
varlığımızın kırılması anlamında çok önemli sonuçlar
doğurdu. 1. Dünya Savaşı’nda da yine biz yine Hicaz
bölgesi başta olmak üzere pekçok yeri kaybettik ve
Türkler gittikçe Anadolu’ya doğru sıkıştırıldı. Milli
Mücadele bu sıkıştırmaya karşı bir tepkiydi. Atatürk’ün
önderliğinde başlatılan Milli Mücadele’nin programı
Misak-ı Milli, “Bıçak kemiğe dayandı, bu sınırlardan
daha aşağıya çekilemem” anlamındadır. 93 Harbi ile
başlayan Türklerin Balkanlar ve Kafkaslar’dan sürülmesi
süreci, 1. Dünya Savaşı’nın sonunda Mondros’ta artık
Türklerin Anadolu’dan da kovulması sürecine gelmişti.
Hatta Yunanlılar Polatlı’ya kadar geldiler. Neredeyse
Anadolu’da Türk varlığı kırılma noktasına geldi. Milli
Mücadele’de Atatürk’ün önderliğinde teşkilatlanan Türk
Milleti, Mondoros’u ve Sevr’i yırttı ve Lozan’da
çınardan yeni bir Türk devleti doğdu. Lozan Anlaşması
pek çok emperyalist devlet tarafından maalesef
hazmedilememektedir. Ve, ‘Lozan’ın rövanşını nasıl
alırız’ hesapları yapılmaktadır. Elbette dış politikanın
incelikleri çerçevesinde bunlar başka kavramlar
arkasında bu politika yürütülecektir. Bugün Kıbrıs
sorunu, tekrar Anadolu’daki Türk siyasi varlığını tehdit
eden ve kuşatan bir meseledir. Lozan’daki anlaşmaya
aykırı olarak, Yunanlılar Türkiye’nin batısındaki
adaları silahlanmıştır. Kuzeyimizde Karadeniz, kapalı
bir denizdir. Türkiye’nin tek nefes alacağı nokta
güneyidir. Güneyinde, yani Kıbrıs’ta kuşatılması
durumunda Türkiye nefes alamaz duruma getirilecektir.
DENİZE
AÇILAMAYAN TÜRKİYE!
- Yani Türkiye karaya hapsediliyor...
- Evet. Denize açılamayan ülkeler, yani kara
ülkeleri her zaman denize açılan ülkelere göre
dezavantajlıdır. Türkiye, harita üzerinde 3 tarafı
denizlerle çevrili ama siyaseten bir kara ülkesinden
öteye ifade anlam ifade etmeyen bir konuma sokulmak
istenmektedir. O bakımdan Kıbrıs meselesi, Şark meselesi
kavramı çerçevesinde başka problemleri de doğuracaktır.
Nedir bunlar? Biz tarihçiler, 50-100 yıllık bir
perspektiften baktığımızda bunların sinyallerini
almaktayız. Bunlardan birisi Fener Rum Patrikliği’nin
Ekümenlik olma sürecidir. Maalesef o sürece girmiş gibi
gözüküyor.
PATRİKHANE, DEVLET İÇİNDE DEVLET GİBİ
- Bunun Türkiye’ye zarar verebilecek ne gibi olumsuz
etkileri olabilir? Kimilerine göre, bunda bir kötülük
yok!
- Bu, devlet içerisinde devlet olma anlamı taşır.
Nasıl Roma’da Vatikan varsa, İstanbul’un ortasında da
Vatikanvari bir yapı sözkonusu. Bu tamamıyla Misak-ı
Milli’ye ve Lozan’a aykırı bir girişimdir. Lozan’da
Fener Rum Patrikhanesi’nin konumu netleştirilmiştir.
Patrikhane, İstanbul Valiliği’nin bünyesinde bir Türk
kurumudur. Görevi, mübadele sonrası İstanbul’da kalan
Rumlar’ın dini işlerini yürütmekle sınırlıdır. Ama
maalesef Patrik, dışarıya yaptığı ziyaretlerde kırmızı
halı ile karşılanıyor, yani devlet protokolüne tabi
tutuluyor. Beyoğlu’nda sinagoglara saldırılar olduğu
vakit, Yunan Maliye Bakanı İstanbul’a geldi. İlk önce
Fener Rum Patrikhanesi’ni ziyaret ederek, İstanbul’da
Patriğin elini öpmeye çalıştı. Ancak Patrik, nezaket
gereği elini öptürmedi. Fakat burada verilmek istenen
bir mesaj vardır. Yunan Bakan’ın Patriğin elini öpmek
istemesi, ona Ekümenlik sıfatı yüklemek ile eş
anlamlıdır. Arkasından Heybeliada Ruhban Okulu gündeme
geliyor. Bu girişim, Tevhid-i Tedrisat Kanunu’na
aykırıdır. Ortada Cumhuriyet kanunları vardır. Kanun’a
göre Milli Eğitim Bakanlığı’nın kontrolünün dışında
gayrimüslimlerin, vakıfların özel okul açması sözkonusu
değildir. Bunlar milli birlik ve beraberliğimize balta
vuran gelişmeler olarak karşımıza çıkıyor. Kıbrıs’ta
kırılma olursa beraberinde gelebilecek problemler
yalnızca bunlarla sınırlı değildir. Kuzey’de Pontus
meselesi tekrar hortlatılmaya çalışılıyor. 24 Şubat 1994
tarihinde Yunan Meclisi 19 Mayıs gününü Pontus Rum Kıyım
Günü olarak kabul etti. Bu oldukça düşündürücü
hadisidir. Yunan eski Kültür Bakanı Melina Merküri 1982
yılında Anavatanları Kurtarma Komitesi adına dağıttığı
haritada Pontus’u göstermiştir. Bolu’dan Antalya’nın
batısına kadar çizilen çizginin batısı Yunan toprağı
olarak gösterilmiştir. Yine aynı şekilde Doğu’da bir
Ermenistan, Güneydoğu vatan coğrafyamızda bir Kürdistan
ihdas edilmek istenmektedir. Suriye’ye Hatay ve
mıntıkası hediye edilmek istenmektedir. Bunun temel
Sevr’i yeniden hortlatmaktır. Geçtiğimiz günlerde bir
devlet bakanımızın ticari anlaşma yapmak için gittiği
Suriye’de bulunduğu mekanda bir Suriye haritası vardı.
Bu haritada Hatay, Suriye içerisinde gözüküyordu. Bu,
Hatay’ın da bir tehdit altında olduğunu gösteriyor.
Vatan coğrafyasına zorluklarla katılan Hatay’a yönelik
daha düne kadar Osmanlı vilayetlerinden birisi olan bir
ülkenin, dış politikanın nezaket kurallarını aşan bir
davranış ortaya koyması düşündürücüdür. Irak’ın
kuzeyinde ayrılıkçı unsurlar para basmıştır. Para,
hakimiyetin alametidir, “Ben devlet olma yolundayım”
demektir. Bunlar kesinlikle Türkiye’nin milli birliğini
ve Misak-ı Milli’nin üniter yapısını tehdit edici
gelişmelerdir. Kısacası; Kıbrıs’taki bir kırılma, biraz
önce dikkat çektiğimiz Türkiye aleyhindeki gelişmeleri
hızlandıracaktır. Bunlar, Lozan’ı hazmedeyen çevrelerin
Türkiye’den Lozan’ın rövanşını alma çabasından başka bir
şey değildir. O halde bütün bunları bilerek, bizim bu
gerçekleri kamuoyuna maletmemiz, milli duyarlılığımızı
ortaya koymamız lazım. Biz Mondros Mütarekesi’nden sonra
gerçekten hem nüfus bakımından, hem de maddi imkanlar
bakımından çok daha zor durumdaydık. Ama Atatürk’ün
başında bulunduğu bir siyasi irade ve kararlılık vardı.
Bugün o kararlılığa her zamankinden daha muhtacız. Bu da
şüphesiz başta tarih eğitimi ile olacaktır. Milli
kimliği inşa eden önemli disiplinler arasında tarih,
Türk dili ve edebiyatı vardır. İlk ve orta eğitimde bu
disiplinlere önem vererek, eğitim ve öğretimini sağlamak
zorundayız. Şimdi toplumda eğer bir duyarsızlık varsa,
bu duyarsızlığın sebeplerini anlamamız için, ‘tarih
eğitimini veya milli kimliğin inşasını sağlayan
disiplinleri okullarımızda yeterince verebildik mi?’
sorusunu sormak lazım. Yakın tarihimizi çok iyi
tanımalıyız. Özellikle de Nutuk’u her Türk genci mutlaka
okumalı. Ama maalesef günümüzde gençliği gittikçe
okumaktan uzaklaştıran değişik şekillerde görsel
yayınlarla milli konularda duyarlılığımızı sürekli
törpüleyen unsurlar teşvik edilmektedir.
DÜŞÜNME
MALZEMEMİZ ONDA BİR!
- Popstar, Türkstar yarışmaları da bunun tipik örneği
değil mi?
- Gayet tabi. Atatürk, “Hayatta en hakiki mürşit
ilimdir” diyor. O halde Kıbrıs’ı, Lozan’ı, Milli
Mücadele’yi yeni nesle anlatmak anlatmak, öğretmek
zorundayız. Bunu yaparken de modern eğitim-öğretim
ilkelerini takip etmek zorundayız. Bugün Batı’da
herşeyden önce sosyal bilimlere ciddi örnek
verilmektedir. Mesela; İngiltere’de üniversiteye giriş
şartlarından birisi, branş ne olursa olsun İngilizce’nin
(yani ana dilin) belli bir seviyede olmasıdır. Anadil,
milli kimliği inşa eden çok önemli bir husustur. Ama
Türkiye’de biz anadilimizi Türkçe’mizi gittikçe
törpülüyoruz. Bugün Üniversite gençliği 300 kelime ile
günlük hayatını geçiriyor. 300 kelime ile düşünmek,
üretmek çevremizde gelişen olayları anlayabilmek mümkün
değildir. Yapılan bir araştırmanın sonucuna göre ABD’de
ders kitaplarındaki kelime ve kavram sayısı 71 bin
civarında. Türkiye’de ise 7 bin civarında. Yani, onda
bir oranında. Bu, ‘Türk çocuğu bir Amerikan çocuğuna
göre onda bir oranında düşünme malzemesine sahip’
demektir. Zaten bu kelimelerin hepsini kullanması mümkün
değil. O halde bizim yapacağımız şey, Türk tarihini
çocuklarımıza bilimsel yollardan ve onlara milli kimlik
kazandıracak şekilde öğretmek zorundayız. Yakın
tarihimiz çocuklarımıza güven duygusu kazandırabilecek
altın sayfalarla doludur. Ama biz bunların daha filmini
bile yapabilmiş değiliz. Bugün bir Sakarya’nın,
Maraş-Antep savunmalarının filmi yoktur.
- Aynı şekilde tarihle ilgili çizgi filmlerimiz de
yok...
- Bu büyük bir boşluktur. Çocuklarımızın ‘ben buyum’
diyebileceği, milli kimlik inşasını sağlayabilecek
Nasrettin Hoca’nın, Keloğlan’ın, Dede Korkut’un çizgi
filmleri yoktur. Bu boşluğu Batı kültürünün çizgi
filmleri dolduruyor. Batı’da modern eğitim
anlayışlarında hangi model ve araçlar kullanılıyorsa biz
bunları takip ederek, bu model ve araçları bilimsel
mantıkla uygulayarak, çocuklarımıza kendine güven
duygusuyla inşa etmemiz lazım.
“NE
PAHASINA OLURSA OLSUN, ÇÖZÜLSÜN” DEMEK, GAFLETTİR
- “Kıbrıs’ta çözümsüzlük çözüm değildir” deniliyor.
Halkımızın bir kısmında da, Kıbrıslı kardeşlerimizde de,
“Nasılsa Kıbrıs sorunu çözülünce AB’ye gireceğiz. Bunun
ne önemi var?” havası hakim. Siz bu manzarayı nasıl
değerlendiriyorsunuz?
- Çözümsüzlüğü hiçbir zaman savunmayız. Ancak, “Ne
pahasına olursa olsun, bu mesele çözülsün” demek de bir
gaflettir. Atatürk’ün Türk Genliği’ne hitabında,
“Gaflet, delalet ve hatta ihanet içerisinde
bulunabilirler” diyor. Bunları çok iyi anlamak lazım.
Şüphesiz Kıbrıs meselesinin çözülmesi gerekir. Ancak
Türkiye’nin ve oradaki soydaşlarımızın güvenliğini,
insanca yaşama şartlarını ortadan kaldırabilecek şekilde
bir çözümlemenin bizim için anlamı olamaz, ‘çözüm
karşılığı’ denemez. O zaman bütün problemlerimizi
Batı’nın istediği şekilde çözelim, ortada herhangi bir
problem kalmasın ve Batı da ‘Şark meselesi’ dediği
hedefe ulaşsın. Bu doğru bir yaklaşım tarzı değil. Gayet
tabi, bugün çağdaşlık, medeniyet, teknoloji Batı’da ise
bunu her zaman almamız lazım. Ama tarihe şöyle bir
bakarsak bizim Avrupa Ailesi’ne giriş maceramız 1856’da
başlar. 150 yıl önce şüphesiz AB yoktu ama Avrupa Ailesi
kavramı vardı. Biz 1856’da Paris Barış Konferansı’nda
Kırım Harbi’nin siyasi sonuçlarını değerlendirirken,
aynı zamanda, “Bizi de Avrupalı kabul edin” diye Islahat
Fermanı’nı ilan ettik. Ama maalesef o tarihten bu yana
bir arpa boyu yol aldık mı, alamadık mı bilmiyorum.
-
Türkiye’yle farklı bir yaklaşım sözkonusu değil mi?
- Daha önce Avrupa Birliği’ne giren ülkelerden
istenmeyen şartlar bizden istenmektedir. Helsinki’de
Kıbrıs meselesi yoktu. Daha sonra Kıbrıs şartı konuldu.
Peki, Yunanistan AB’ye girerken neden Kıbrıs şartı öne
sürülmedi de, bize şimdi “Çöz, gel” diyorlar ve tavizi
yalnızca bizden bekliyorlar. Türkiye her zaman uluslar
arası hukuka uygun davranmıştır. Uluslar arası
anlaşmalarda, “Garantör devletlerin üye olamadığı hiçbir
yere Kıbrıs üye olamayacaktır” kaydı vardır. Bu
anlaşmalar halen geçerli. Bu kayıt nerede şimdi? Demek
ki, uluslar arası anlaşmalara Türkiye her zaman sadık
kalmak istiyor, fakat birileri, “Ben yaptım, oldu”
mantığıyla hareket ediyor.
- Siz
şahsen Türkiye’nin AB’ye alınacağına inanıyor musunuz?
- İnanmak istiyorum. Gerçekten Türkiye, AB’ye
girmekle de çok şey kazanacaktır. Ancak AB’nin bu
konudaki samimiyeti hususunda zaman zaman şüpheler
oluşmaktadır. Biraz önce dikkat çektiğim Kıbrıs şartı
bunun bir örneğidir. Geçtiğimiz günlerde bir AB
yetkilisi, “Kıbrıs meselesinin çözülmesi diğer
problemlerin çözümünün kolaylaşmasına zemin
hazırlayacaktır” şeklinde demeç verdi. Bu ne demektir?
‘Kıbrıs’tan sonra başka problemler de hazır’ anlamına
geliyor. Türkiye, bu meselelere en azından 50 veya 100
yıllık bir perspektiften bakabilmelidir.
“TARİH
ŞUURUNA SAHİP OLMALIYIZ”
- Kuzey Irak şehirleri Musul ve Kerkük, Misak-ı Milli
sınırları içerisinde yeralıyordu. Ancak Türkiye son
zamanlarda sanki Musul ve Kerkük’teki haklarından
vazgeçmiş gibi bir görüntü içerisinde. Tarihte belli
dönemlerde kapılar ardına kadar açılır. Örneğin; bazı
tarihçiler 1974 yılında uluslar arası konjonktürün
elverişli olduğunu, Kıbrıs’ın tamamının da
alınabileceğini söylüyor. Kuzey Irak’ta yıllardır
elverişli bir vasat oluşmuşken, Türkiye sanki oradaki
haklarından vazgeçmiş gibi bir görüntü sergiliyor. Siz
bu konuda neler düşünüyorsunuz?
- Ben aynı kanaatte değilim veya öyle düşünmek
istemiyorum. Türkiye binlerce yıllık devlet geleneği
olan güçlü bir ülkedir. Kara Kuvvetlerimizin kuruluş
tarihi M.Ö. 209’dur. Dolayısıyla 2 bin küsür yıllık bir
devlet geleneği vardır. Bazı hadiseler bizi kesinlikle
Misak-ı Milli yönünde ve üniter devlet yapısı yönünde
karamsarlığa itmemelidir. Her zaman ümidimiz varolmalı
ve doğru politikalarla, Atatürk’ün dış politikasını çok
iyi anlayarak hareket etmeliyiz. Çok arzu etmemize
rağmen bizim Lozan’da Boğazlar üzerine alamadığımız
tasarrufu Atatürk, Avrupa ülkelerinin 2.Dünya Savaşı
arifesindeki sıkıntılı günlerinde gündeme getirerek,
1936 yılında Montrö Boğazlar Sözleşmesi ile hakkımız
olan boğazlar üzerindeki tasarrufu, Atatürk’ün yüksek
siyaseti sayesinde kazanabildik. Yine Hatay, tamamıyla
Atatürk’ün yüksek siyaseti ile Anavatan’a katılmıştır.
Biz yakın tarihimizi ve Atatürk’ün icraatlerini çok iyi
tanımalıyız. Bu, bize şu anda içinde bulunduğumuz
sıkıntılı zaman diliminde nasıl hareket etmemiz
gerektiği hususunda referans olacaktır. Eksikliğimiz bu
yöndedir. Tarih şuuru, tarih bilgisi ve bu yöndeki
bilimsel anlayışın eksikliğini hissediyoruz. Bunlar
giderildiği takdirde veya bu yönde bir eğitim-öğretim
anlayışı uygulandığı halde Türkiye şu anda ayağına
dolanan problemleri çözebilecek güçte ve
kararlılıktadır.
- Bu güzel sohbet için teşekkür ediyorum, inşallah
ülkemiz bütün bu oyunları bozar...
- Ben de size ve gazetenize teşekkür ediyorum.
Söyleşi:
Merhaba Gazetesi |