|
Atatürk
ve Musul Vilayeti Sorunu
Bekir AYDOĞAN*
Yaklaşık dokuz yüz yıldır Türk - İslam
devletlerinin yönetiminde olan ve dünya
petrol rezervlerinin %10,8’ine sahip Irak
petrollerinin beşte birini oluşturan
Musul’da, I. Dünya Savaşı bittikten ve
Mondros Mütarekesi imzalandıktan sonra
İngiltere tarafından her türlü diplomasiye
başvurularak, bölgenin elde tutulması için
tüm imkânlar denenmiştir. Tüm bunlara rağmen
Atatürk’ün Misak-ı Milli olarak adlandırdığı
ve ateşkes imzalandığı gün orduların fiilen
bu hatta hâkim bulunduğunu ifade ile
sınırların İskenderun Körfezi güneyinden
Antakya’dan, Halep ile Katma istasyonu
arasında Cerablüs köprüsü güneyinde Fırat
nehrine kavuştuğunu, oradan Deyr-i Zor’a
indiğini, daha sonra doğuya uzanarak Musul,
Kerkük ve Süleymaniye’yi ihtiva ettiğini[1]
bildirerek kati suretle savunduğu bu hudut
bazı tavizler ile son halini Türkiye
Cumhuriyeti’nde almıştır.
Atatürk’ün ‘Musul Vilayeti’ne dönük
politikalarını, buna ilişkin karar ve
düşüncelerini incelerken; dönemin
değişkenlerine, uluslararası rüzgârların ne
yönde estiğine, müstakbel Türkiye’nin
hinterlandında ve dış politikasında
karşılaştığı çıkmazlarına yine o devrin
penceresinden bakmalıyız. Bu süreci dönemsel
olarak; Lozan antlaşması öncesi, antlaşma
dönemi ve Lozan sonrası dönem olarak üçe
ayırabiliriz.
Lozan Antlaşması Öncesi
Mondros Mütarekesi’nin imzalandığı ve
tarafların silahlarını bırakıp o anki
sınırlarında beklemek zorunda oldukları
halde 3 Kasım 1918 tarihinde İngiltere;
mütarekenin 7. Maddesi gereğince
güvenliğinin tehlikede olduğunu varsayarak
Ali İhsan Paşa’yı İstanbul hükümeti ile
baskı altına almış, kapitülasyonlar,
İstanbul ve Boğazlar Sorunu arasında bizi en
çok uğraştıracak ve hâlâ ah ettiğimiz Musul
yaramızı açmıştır. Mütareke sonrası Anadolu
işgaller altında mücadele verirken nihayet 9
Eylül 1922’de son düşmanı da topraklarından
atmışsa da bu süre içerisinde Musul
Vilayeti’ne ciddi bir müdahalede
bulunamamış, itilaf devletleri ile barış
görüşmeleri başladığında da diplomatik
yolları denemek ve elde tutmak için bölgeye
sadece gayrı resmi müdahalelerde
bulunabilmiştir.
Bilindiği gibi Atatürk tam bir “reel
politika” ustasıdır ve dönemin imkânlarına
göre hedeflerini belirlemiştir. Musul’un
coğrafi koşulları, ulaşım ve maddi sorunları
ile askerî operasyon düzenlenmesine müsait
olmayışı, onu Anavatan’ın işgal edilmiş
diğer bölgelerinden farklı kılmış, öncelikli
sıraya sahip olamayışına; tıpkı Urfa, Antep,
Maraş’ta olduğu gibi maddi ve manevi
destekle halkın kendi öz gücüyle
kurtarılması fikri uygun görülmüştür. Bu
süreçte 1920’nin ilk çeyreğinde Irak’ta
işgal güçlerine karşı başlayan ayaklanmanın
Ankara’nın tam da aradığı ortamı yarattığını
söyleyebiliriz; ama ayaklanmanın ne bir
lider kadrosu, ne bir amacı, ne de bir
eşgüdüm mekanizması vardır. Siyasi etkinlik
hesabıyla hareket eden Şiî mücahit ve
şeyhleri, İngilizlerce uygulanan
vergilendirme ve yönetim politikalarına
karşı olan yerli toprak ve mülk sahipleri,
Osmanlı dönemindeki konumlarını yitirmiş
eski memur ve bürokratlar Türk ve Arap
Ulusçuları’nın yönlendirmesiyle eyleme
geçmişlerdi[2]. Bunu fark eden İngilizler
mevcut teknik ve operasyonel güçle isyanı
rahatça bastırabilmişlerdir. Her ne kadar bu
süreçte Ankara hükümeti isyancılara yardımda
bulunmuşsa da halkın yeteri kadar
kadrolaşamaması başarısızlıkla
sonuçlanmıştır; ancak Musul’a yönelik
propaganda Nisan 1919’da kurulan Türk
Derneği’nin çabalarıyla İngiliz hâkimiyeti
altındaki Hintli askerlerin taraf
değiştirmesi için dağıtılan İslamî
bildirilerle devam etmiş, isyan sonrası
siyasi boşlukta kalan Revandiz’lilerin
1920’de Ahmet Taki Bey önderliğinde Van’a
gelip Ankara’dan yardım istemesiyle aynı
yılın sonunda üç subay ve 100 erden oluşan
bir piyade bölüğünün Revandiz’e
gönderilmesi[3] ile devam etmiştir. Türk
Birliği ile Kürt aşiretleri birlikte
operasyonlar düzenlemiş ve başta Sürücü[4]
olmak üzere birçok aşiretin desteğiyle
Kürtler vur-kaç yöntemiyle İngiliz ve
İngilizlerin desteklediği Irak güçlerine
karşı saldırılarda bulunmuşlardır.
Ankara’nın Revandiz’de artan etkisiyle
Remzi Bey’i bölgeye doğrudan kaymakam olarak
atamasıyla aşiretlerin ayaklanması ve
saldırıları hız kazandı. Bunu fırsat bilen
Atatürk, Özdemir Bey önderliğinde 100
kişilik birlikle Revandiz’e takviyede
bulunulmasını emretti. Böylece Derbent
Zaferi’ne kadar gidecek süreçte Özdemir
Bey’in kendi çabaları ve Ankara Hükümeti
tarafından yalnız bırakılması sebebiyle
İngilizlere karşı aldığı bu zaferin
kazançları da gerek İngilizlerin hava
saldırıları ile gerekse başka nedenlerden
dolayı kaybedilmiştir. 11 Ekim’de imzalanan
Mudanya Mütarekesi ile başlayan ve Lozan’a
kadar gidecek süreçte askeri müdahalenin
gerçekleşmesi ihtimali Ankara Hükümeti
tarafından resmi yollarla destek görmeyen
bireysel girişimlerle gerçekleşebilirdi.
Belki bu noktada Mondros sonrası
İngiltere’nin Musul’da yarattığı
oldu-bittiyi Türkiye de pek tabii
gerçekleştirebilirdi. Çünkü İngiliz
birlikleri bölgede yeterli sayıda değillerdi
ve herhangi bir Türk saldırısından
çekiniyorlardı ve en küçük olayın bile büyük
bir güçle, ölçüsüz bir karşılık verilerek
anında bastırılması yoluna gidilmesinin
nedeni buydu. Askerî yetkililerin ısrarla,
Musul’un ve Bağdat’ın boşaltılarak, Basra
Körfezi’ni denetleyen güvenli hatlara
çekilme istemini yinelemelerinin nedeni de
aynıydı[5] . Eğer bölgeye biraz daha ilgi
gösterilseydi, Ankara Hükümeti’nin bölgede
hareket kabiliyeti sağlayabilecek bilgi
donanımına sahip olabileceğini görebilirdik.
Görüldüğü üzere Musul, direk bir müdahale
olmaksızın bireysel girişim ve yerel
unsurların etkileşimiyle kazanılmaya
çalışılmışsa da, Anavatan’da farklı
cephelerde verilen öncelikli yaşam
mücadelesi ve sonrasında gündeme oturan
barış görüşmeleri süresince Atatürk
tarafından sözlü olarak gündemde tutulmuş,
gerek bölgenin etnik ve dini yapısı gerekse
de Anadolu’nun burayla olası bütünlüğü
düşünüldüğünde bölge ile hissi bir bağ
taşınıyorken sık sık etnik kimliğin
önemsizliği ve İslamîn birleştirici
etkisinden bahsedilmiş ve ortak paydalar
üzerine zikredilmiştir.
Atatürk, 11 Eylül 1919 tarihinde Sivas
Kongresi’nin 1. Maddesinde; 30 Ekim 1918
tarihindeki sınırlarımız içinde kalan ve her
noktası İslam ezici çoğunluğuyla meskûn olan
Osmanlı memleketi…[6] Olarak sınırlarımızı
tanımlıyor; 1 Mayıs 1920 günü ise; Yüce
Meclisimizi teşkil eden zevat yalnız Türk
değildir, yalnız Çerkez değildir, yalnız
Kürt değildir, yalnız Laz değildir. Fakat
hepsinden meydana gelen İslami unsurlardır…
Hep kabul ettiğimiz esaslardan birisi ve
belki birinci olanı sınır meselesi tayin ve
tespit edilirken, milli sınırlarımız
İskenderun’un güneyinden geçer, doğuya doğru
uzanarak Musul’u, Süleymaniye’yi, Kerkük’ü
içerir…[7] Diyor. Tüm bunlar Atatürk’ün
mevcut imkânlara göre hedefini belirlerken
dönemin şartlarını da dikkate aldığını, iç
ve dış yapının hassaslığını fark ettiğini
gösterir.
Atatürk’e göre; Musul, petrol kaynakları
ile kullanımı ve bölgenin Türkiye’nin
güvenliğiyle ilgisi faktörlerinden dolayı
büyük bir önem arz etmektedir. İlkiyle
ilgili olarak 20 Şubat 1921 günü kendisiyle
röportaj yapmaya gelen Amerikalı gazeteci
Streit’e “esasen Misak-ı Milli sınırlarımız
içinde bulunan Musul’daki petroller hiçbir
şekilde istismara bırakılmaksızın bölge
halkının ve insanlığın ortak yararı uğrunda
serbestçe işletilebilir” diyor[8] . Burada
bölgenin petrol ve toprağından ödün
verilemeyeceğini; ama uzlaşmacı bir tavır
ile petrol ihtiyacı ve kullanım hakkı
sunumundan bahsediyor.
27 Eylül 1922’de
Daily
Telegraph gazetesinin muhabiri
John Clayton’a; “Söz konusu topraklar,
Misak-ı Millî’de belirtilen toprağımızın bir
parçası olan Musul vilayetindedir. Bu
toprağın üzerinde yaşayan nüfusun büyük
çoğunluğu Türk’tür… Mesela, Amerika’nın
memleketimizde siyasi ihtirasları
olmadığından, Türkiye’deki petrolden
istifade etmesinin aleyhinde bir şey
yoktur.[9] Diyerek gerektiğinde İngiltere’ye
karşı Amerika’yı da kullanabilme ve bunu
diplomatik bir dille sunma becerisine
sahiptir. Bu minvalde Fransa ve SSCB ile de
görüşmeler yapılmışsa da İngiltere’ye zıt
bir yön tayin edilememiş, dış politikada gün
geçtikçe izale olmak zorunda bırakılan ve
Musul’un tamamıyla elimizden çıktığı
1926-7’li yıllara kadar doğuda ve batıda
yalnız kalan bir Türkiye sahnelenmiştir.
Atatürk’e göre; Musul’u çok önemli yapan
diğer faktör, Türkiye’nin güvenliğiyle
ilgilidir: İngilizler orada bir Kürt
hükümeti teşkil etmek istiyorlar. Bunu
yaptıkları takdirde bu fikir bizim hududumuz
dahilindeki Kürtlere de sirayet edebilir. Bu
fikre mani olmak üzere sınırı güneyden
geçirmek lazımdır…[10] Bu sözler Musul’un
Anavatan’ın güvenliği için ne kadar önemli
olduğunu gösteriyor olsa da; Atatürk,
bölgeye askeri bir müdahalenin ülkenin
işgalden yeni kurtulmuş büyük çoğunluğunu
tehlikeye atacağını gördüğü için savaş ve
saldırı ile ilgili yoğun görüşlere sahip
değildir, kaldı ki ilk mecliste bu görevi
fazlasıyla gören bir muhalefet grup da
vardır.
Lozan Antlaşması Dönemi
Artık Mudanya Mütarekesi imzalanmış ve
Kasım ayının başı gibi İsmet İnönü Lozan
görüşmelerine katılmaya başlamıştı; yalnız
işler Ankara’daki hesaplara uymamış,
İngiltere Curzon önderliğinde; İsmet Paşa’yı
Musul konusunda ikna etmek için gerektiğinde
kapitülasyonları, İstanbul ve Boğazlar
Sorununu dayatarak, petrol lobilerinin ve
hükümetin baskısı altında uzlaşıdan uzak bir
diplomasi diliyle Türk tarafını etkilemeye
çalışmış; bu amaçla uluslararası arenada
kazanç sağlamak için azınlıkların haklarını,
bölge halkının demografik yapısını öne
sürerek Türk tarafını ikili görüşmelere
çekmeye çalışmıştır. İkili görüşmelerde
İngiltere inisiyatif alıp, Fransa ve diğer
ülkelerle arasındaki çıkar çatışmasından
doğacak olumsuzlukları saklayıp, Türk
tarafına baskı yapmaya devam etmiştir.
Bilindiği üzere İsmet Paşa’nın Musul
konusunda geri adım atmayan tavırları ve iki
tarafın karşılıklı savunduğu tezler
sonucunda Lozan’ın ilk perdesi kapanmış ve
konferans tekrar toplanana kadar barış
görüşmelerine ara verilmiştir.
Curzon, İsmet Paşa’nın Misak-ı Millî
sınırları konusundaki tavırlarına karşın,
İngiltere’nin savaşın galibi olduğunu,
Türkiye’nin Yunanistan’ı yenmiş olduğunu, bu
sınır tezinin ülkesi adına bir şey ifade
etmediğini söylemiş, İsmet Paşa’nın bölgede
plebisit uygulanması isteğini de bölge
halkının bilinçsizliğini bahane ederek
reddetmiş; Musul konusunun Lozan dışında
ikili görüşmelerle çözülmeye çalışılmasını,
bunda da başarılı olunmazsa sorunun çözümünü
iki tarafın da kabul edeceği şekilde
Milletler Cemiyeti kararına bırakılmasını
istemiştir. Sonuç olarak, İsmet Paşa da bu
şartlara razı olmamış ve konferansın ilk
oturumu sona ermiştir.
Lozan’ın ilk oturumunun kesilmesine doğru
TBMM’de sinirler gerilmiştir ve söz alan
İzmir Mebusu Sırrı Bey “Lozan’da Misak-ı
Millî’den feragat ettiler… Arazi meselesinin
hiçbir noktası temin olunamadı ve milletin
senelerden beri etrafında dönüp dolaştığı ve
âleme ilan edilen Misak-ı Millî çiğnendi,
heba edildi, iptal edildi…”[11] Diyerek
Lozan’daki Türk heyetinin politikalarını
eleştirmiş, ardından söz alan Mustafa Kemal
ise “Sırrı Bey gibi arkadaşlarımız Misak-ı
Millî’den bahsediyor. Delege heyetimiz
Misak-ı Millî’yi mahvetmiş, Bakanlar Kurulu
Misak-ı Millî’yi feda etmiş. Ben de diyorum
ki, Sırrı Bey Misak-ı Millî’nin ne olduğunu
anlamamıştır. Efendiler, arazi meselesi ve
hudut meselesi, Misak-ı Millî’nin, malumu
âliniz, birinci maddesinin kapsamındadır.
Misak-ı Milli şu hat, bu hat diye hiçbir
şekilde hudut çizmemiştir. O hududu çizen
şey milletin menfaati ve yüce heyetinizin
bakışındaki isabettir. Yoksa haritası mevcut
bir hudut yoktur."[12] Diyerek hem Sırrı
Bey’e cevap vermiş, hem de senelerce tek tek
vilayet ve sancak isimlerini vererek çizdiği
hududa ilişkin söylevlerini, Lozan’ın ilk
oturumundaki izlenimlerinden sonra
değiştirmiştir.
Fahir Armaoğlu’na göre; “Atatürk’ün
üzerinde durduğu husus, elde edilmesi zor
olan şeylerde taviz verip, siyasi, iktisadi
ve mali, idari ve adli konularda “tam
bağımsızlığı” gerçekleştirmek olmuştur. Onun
içindir ki, hükümet için Musul, ikinci
planda kalan bir konu olmuştur.”[13]
Atatürk, Meclisteki muhalefetin
eleştirilerine cevap vermeye devam ederken;
Musul’u vermemekte ısrar ederek muharebeye
dahil oluruz. Musul Meselesinin hallini,
muharebeye girmemek için, bir sene ertelemek
demek, ondan vazgeçmek demek değildir. Belki
bu amaca ulaşmak için daha kuvvetli
olabileceğimiz bir zamanı beklemektir. Bugün
sulh yaparız, bir ay sonra, iki ay sonra
Musul meselesini halletmek için ayağa
kalkarız. Fakat bugün Musul meselesini
halletmek istediğimiz vakit karşımızda
yalnız İngiliz değil, Fransız, İtalyan,
Japon ve bütün dünyanın düşmanları vardır.
Ve yalnız karşı karşıya kaldığımız zaman
İngilizlerle karşı karşıya kalacağız. Bunda
menfaat var mıdır; yok mudur? Mesele bunu
takdir etmektir…[14] Diyerek Musul konusunun
Lozan’ın ikinci yarısında ele alınmayıp
konferans sonrası, İngiltere ile birebir
görüşülüp sonuca bağlanılacağının da
sinyallerini veriyordu.
Bilindiği üzere Lozan konferansının ikinci
oturumunun hükümlerine göre Musul Meselesi
Türkiye ile İngiltere arasında ikili
görüşmelerle halledilecek. Dokuz ay
içerisinde anlaşma sağlayamazlarsa mesele
Milletler Cemiyeti’ne gidecektir. Tabii bu
sürecin uzaması Türk tarafının aleyhinedir;
çünkü geçen süre zarfında bölge üzerindeki
aktif varlığını sağlamlaştırıp bölgesel
etkenleri de kendi lehine çekecek olan
İngiltere, Mim Kemal Öke’ye göre şu tavra
sahiptir: ”Görüşmelere başlayacağız da ne
olacak? Aynı tartışmalar bir daha
tekrarlanacak. Nasıl olsa nihai ve bizim
için en uygun çözüm Milletler Cemiyeti’nde
sağlanacaktır…”[15]
Lozan Antlaşması Sonrası
Nihayetinde 24 Temmuz 1923’te imzalanan
Lozan barışı, bizi dokuz aylık bir süre
sonrasında Fethi Okyar’ın önderliğinde
‘Haliç Konferansı’ görüşmelerine götürecek,
süreç devam ederken Hakkâri’de Nasturi
ayaklanması ve akabinde İngilizlerin
şaşırtan talepleri karşısında Ankara tam bir
şok haline bürünecektir. 5Ama 3 Mart 1924’te
konferanstan 2 ay önce Ankara hükümeti
hilafeti kaldırarak; İsmet Paşa’ya göre
İngiltere’yi olumlu yönde etkileyecek bir
adım atmıştır. Umulanın aksine konferansta
İngiltere’yi temsil eden Sir Percy Cox,
Musul’da Türklere taviz vermek yerine, aksi
şekilde Hakkâri’nin Nasturilere verilmesini
talep ederek ikili görüşmelerin çözümü için
çaba göstermeyeceğini, konunun bir an önce
Milletler Cemiyeti’ne intikalini düşündüğünü
hissettirmiştir. Ankara’da şaşkınlık devam
ederken 7 Ağustos’ta Eylül’ün sonlarına
kadar devam edecek Nasturi ayaklanması
başlıyor, Musul konusun Haliç Konferansı’nda
anlaşamayan tarafların Lozan’ın 3.
Maddesinde belirttiği üzere Milletler
Cemiyetine intikali gerçekleşiyordur.
Eğer Türkiye’nin iç politikada yaşadığı
değişimleri ve ivedilikle yapılması
gerektiği düşünülen devrimleri dış
politikadaki yansımaları bakımından
incelersek, ‘Hilafetin Kaldırılması’nın
zamanlama açısından umulduğu gibi İngiltere
ve diğer batılı ülkeleri yumuşatmadığını,
aksine uluslararası arenada elimizi
zayıflatacak ‘Şeyh Sait İsyanı’na bahane
edildiğini ve Kuzey Irak’taki Kürt halkını
Türklerle bir tutan önemli bir bağın
koparılmasına sebep olduğunu söyleyebiliriz.
Taha Akyol’a göre Türk halkı; ordusu,
basını ve yöneticileriyle bir yandan Nasturi
ayaklanmasıyla bir yandan da Şeyh Sait
İsyanı’yla uğraşmış, Türk ve Kürt kardeşliği
olarak savunduğu Musul konusunda siyasi
zaaflara düşmüştür.[16]
Tüm bu karmaşa ve uluslararası yalnızlık
içerisinde Anadolu’daki İngiliz
konsoloslukları “ Londra’ya telgraflar
yağdırarak, isyanın Irak’a müdahale için
bahane olarak kullanılmak üzere Ankara
tarafından çıkarılmış olabileceğini ileri
sürmüşlerdir.”[17]
Süreç devam ederken konu Milletler
Cemiyeti’ne intikal etmiş, görüşülmüş,
Cemiyetin Kuzey Irak’a yolladığı ekip Musul
Vilayeti’nde araştırmalar gerçekleştirmiş ve
nihayetinde; bölgede plebisit uygulamasının
gerçekleştirilebileceğini, benzeri bir
sürecin İngiltere tarafından Faysal’ın kral
seçilmesi aşamasında uygulandığını, bölgede
Türkiye’ye yönelik bir sempati olduğunu,
bölgenin Irak ve Türkiye arasında
paylaştırılabileceğini, aynı zamanda
İngiltere mandasında Irak’a da
bırakılabileceğini ve İngilizlerin Hakkâri
talebinin de yerinde olmadığını ortaya koyan
heyet raporu, her ne kadar İngiltere’nin
etkisi altında kaldıysa da Türkiye lehine
maddeleri de barındırıyordur.
Nihayetinde; Cemiyet Musul’u İngiltere
mandasındaki Irak’a bırakıyor, ardından konu
Yüksek Adalet Divanı’na taşınıyor ve tüm
çabalardan sonra Türk tarafının karşı
çıkışları olsa da taraflar Ankara’da 5
Haziran 1926’da bir araya gelip Ankara
Antlaşması’nı imzalıyorlar. Milletler
Cemiyeti’nin ve İngiltere’nin de önceden
beri belirttiği ölçüde sınırlar
belirleniyor, Irak’ın İngiltere’ye ödediği
petrol parasından Türkiye’ye 25 yıl süreyle
sınırlı olarak yüzde 10 pay veya 500 bin
İngiliz lirası vermesi kararlaştırılıyor.
1926 yılına gelindiğinde Türkiye içeride
ve dışarıda sorunlarla pençeleşiyor; Şeyh
Sait İsyanı yeni bastırılmış, şapka ve hukuk
devrimleri meşguliyeti ile Takrir-i Sükûn
uygulamaları olanca hızıyla devam ediyor,
dışarıda Mussolini’nin saldırgan Akdeniz
politikası Türkiye’de kaygılar yaratıyordur.
Üstelik Akdeniz siyasetinde İngiltere ile
çatışan İtalya, Londra’yı yumuşatmak için
Musul konusunda İngiltere’yi destekliyor,
Musul’da çıkması muhtemel İngiliz-Türk
savaşından fırsatla, Anadolu üzerinde
sömürgeci hayaller kuruyordur. İngiltere’nin
Roma ile Balkanlar ve Akdeniz’deki flörtü,
Rusya’da iktidarı yeni ele geçiren
Bolşevik’lerin İngilizlerle iyi geçinme
isteği, Doğu’dan kopan ve Batı’yla henüz
ittifaklar kuramayan Türkiye’ye yalnızlığın
sıkıntılarını bütün şiddetiyle
yaşatıyordur.[18]
Sonuç Yerine
Türkiye; Lozan’dan itibaren savaştan yana
değil, barıştan yana bir dış politika takip
etmiş, bir diğer deyişle Atatürk’ün ifade ve
davranışlarında kendisini bulan,
hayalcilikten uzak, içinde bulunulan
şartlara göre şekillenen ve sadece
gerçeklere dayalı olan Türk dış politikası
bir kez daha uygulamaya konulmuş, gövdeyi
yani Anadolu ve Türk milletini yaşatmak için
vücudun kangren olan kısımlarının
kesilmesine, bağıra taş basılarak razı
olunulmuştur.[19] İngiltere ile her an
çıkabilecek bir savaşın; savaştan yeni
çıkmış bir ülke olarak pek çok sıkıntısı
olan, yabancı sermayenin gelmekte
çekineceği, İngiltere tarafından
uluslararası çapta uzlaşmaz, barıştan uzak
ve kavgacı bir ülke olarak gösterilmeye
sebep olacağı, dönemin ‘dünya jandarması’ ve
‘modernizm beşiği’ olarak görülen
İngiltere’nin, Türkiye’nin ‘batılılaşma’
projesinin önüne her an engel koyabileceği
göz önüne alındığında; bu konunun bir an
önce çözülmesi mecburiyeti Türk tarafının
karar aşamasında aceleci ve dar kapsamlı
düşünmesine, bunun da Musul’dan uzun vadede
madden uzak kalınmasına sebep olduğu
söylenebilir.
Musul Vilayeti konusu işlenirken üzerinde
en çok durulan konulardan bir tanesi de
Lozan görüşmeleri boyunca İsmet Paşa ve
ekibinin tutumu olmuş; kimileri Türk
heyetinin fırsatları değerlendiremediğini,
İsmet Paşa ve Rıza Nur’un Curzon ile birebir
görüşmeleri sırasında aynı diplomatik dili
kullanmadıklarını, kimileri ise İsmet
Paşa’nın Ankara hükümetini temsil konusunda
başarılı olduğunu söylemiştir.
Musul ile ilgili kapsamlı incelemeleri
olan İhsan Şerif Kaymaz; Türk tarafının
Lozan’da izlediği politikanın tutarsızlık ve
çelişkilerle dolu olduğunu, İsmet Paşa’nın
daha ilk görüşmede petrolden pay verilmesi
karşılığında Musul’dan vazgeçilebileceği
izlenimi verdiğini, Ankara ve üçüncü ülke
delegasyonlarına yönelik söylemlerinde Musul
ile ilgili katı bir tutum sergilerken;
İngiliz delegasyonu ile yapılan birebir
görüşmelerde petrol karşılığı Musul’dan
vazgeçilebileceği yönünde bir eğilimi
olduğunu, İngiliz heyetinin ise Musul’u
bırakmama konusunda baştan beri istikrarlı
ve ısrarcı bir diplomasi izlediğini
söylemiştir.[20]
Ayrıca petrol pazarlıkları sürerken
İngiliz hükümetinin büyükelçi Lindsay’e
pazarlık marjının petrol gelirlerinin
sınırsız yüzde 10 ile yüzde 15 arası
olabileceğini; ama Türk tarafı kabul etmezse
bu oranın 25 yıllık bir süre içerisinde
yüzde 25 olabileceğine dair talimatı
olduğunu aktaran Kaymaz, Lindsay’ın hem 25
yıllı hem de yüzde 10’luk oranı kabul
ettirdiğini, üstelik bunda bir an önce
uzlaşıp sorunu halletmek niyetinde olan bir
Başbakan’ın (İnönü) ve hükümet içindeki
durumunu sallantıda hisseden zayıf bir
Dışişleri Bakan’ının da (Tevfik Rüştü) rolü
olduğunu söylemiştir.
Çokça zikredildiği gibi Lozan görüşmeleri
sırasında İngiltere ile Türk tarafının
birebir yaptığı görüşmeler, Curzon lehine
olmuş; İngiliz kamuoyunun manda, himaye ve
sömürgecilik konusundaki yoğun eleştirileri
altında bunalan Curzon’un İsmet Paşa’nın
daha ilk haftada yaptığı birebir görüşme
isteğini hemen kabul etmesi, diğer delegeler
önünde yapılacak Musul görüşmelerinin
İngiliz ve Avrupa kamuoyunda aleyhine
seyredicek sonuçlarını engellemiştir. Taha
Akyol’a göre Curzon, İsmet Paşa’nın bu
amatör tavrını iyi kullandığı gibi, Avrupa
kamuoyunu etkileyecek Ermeni ve Hıristiyan
azınlıklar meselesini de görüşmelerde ilk
sıralara koyarak, kamuya açık komisyonlarda
ele almıştır.[21]
İngiltere’nin ağırlığı altında olan ve
Türkiye’nin üye bile olmadığı Milletler
Cemiyeti konuyu tarafların kabulü ile ele
almışken, Türkiye’nin Adalet Divanı’na
kendisini temsil edecek birisini
göndermemesi ve sınır çizgilerini incelemek
için Cemiyet’in görevlendirdiği Estonyalı
General Laidoner’in Türkiye’ye almaması,
kendi isteği ile girdiği bu diplomatik yolda
elindeki haklarını kullanmaması ve kendisini
Adalet Divanı’nda savunmaksızın diplomatik
bir üsluba aykırı davranması, Cemiyet
üzerinde ve uluslararası arenada iyi bir
intiba bırakmamıştır.
Bir de İngiltere’nin Nasturi Ayaklanması
ve Şeyh Sait İsyanı’nı bahane ederek azınlık
hakları konusunu işleyip, Türkiye’nin bu
isyanları dindirmek için kullandığı askeri
gücü de Milletler Cemiyeti ve kamuoyu önünde
kullanması süreci aleyhimize
hızlandırmıştır.
Türkiye; Musul’un Anavatan’dan
ayrılmasından sonra, bölgedeki Türk
nüfusunun Türkiye’ye geçmesine- bazı
milletvekilleri ve Musul meselesi nedeniyle
İngiliz-Irak baskısı altında olanlar hariç
razı olmamış, demografik yapının değişmesini
istememiştir. Bu tutum, daha sonra Hatay’ın
Anavatan’a katılması sırasında demografik
yapının etkili olduğunu düşünülürse yerinde
bir politikadır. Ancak Türkiye, Misâk-ı
Millî sınırları içerisinde olan Musul’u,
Hatay gibi Anavatan’a katmak gibi bir dünya
dengesini ve desteğini hiçbir zaman net bir
şekilde yakalayamamıştır.[22]
Önemli bir konu da Musul’un neden
istendiğidir; çünkü karşılıklı görüşmeler
sırasında İngiliz heyetinin petrol çıkmayan
bölgeleri Türk tarafına vermek yönündeki
eğilimini reddeden İsmet Paşa, Musul’un Arap
çoğunluğunda olan bölgelerini de istemekte
ısrar etmiştir. Eğer Kürt nüfusun olduğu
bölgelerle yetinilseydi ve Musul konusunda
daha etkin ve iyi tasarlanmış bir diplomasi
güdülseydi; sınırımız daha güneyden
çizilebilir ve petrol kazancı yüksek
tutulabilirdi. Böylelikle hem Anavatan’ın
güvenliği sağlanır hem de Musul’dan eli boş
dönülmezdi.
*Beykent
Üni.Uluslararası İlişkiler Böl. Öğrencisi
Alıntılar:
[*] Murat Sofuoğlu, Musul Vilayeti Sorunu,
2007.
[1] Atatürk’ün Söylev ve demeçleri, Cilt II,
sf. 12.
[2] İhsan Şerif Kaymaz, Musul Sorunu, sf.
142.
[3] Ahmet Taki’nin Hatıraları…,op. Cit., sf.
46.
[4] Bkz: İhsan Şerif Kaymaz, a.g.e. sf. 324.
Musul Vilayeti Konseyi’nde ciddi bir
ağırlığa sahip olan Sürçi aşireti tam da 70
yıl önce Özdemir Bey harekâtının belkemiğini
oluşturan ve Özdemir Bey’in İngilizlere
karşı mücadelesini sonuna kadar destekleyen
Sürücü (Surçi) aşiretidir. Ayrıca Sabah
Gazetesi, 1 Kasım 2007 tarihli gazetede
aşiretin önde gelen isimlerinden Nedim
Surçi’nin Musul’a ait tapu kayıtlarını
elinde bulundurduğu yazılmıştır.
[5] İhsan Şerif Kaymaz, a.g.e. sf. 203.
[6] Atatürk’ün Bütün Eserleri, cilt 3, sf.
361.
[7] ABE, cilt 8, sf. 157.
[8] ABE, cilt 11, sf. 64.
[9] ABE, cilt 13, sf. 336.
[10] Taha Akyol, Ama Hangi Atatürk, sf. 437.
[11] İhsan Şerif Kaymaz, a.g.e. 479.
[12] İhsan Şerif Kaymaz, a.g.e 479.
[13] Prof. Fahir Armaoğlu, Misak-ı Millî ve
Türk Dış Politikasında Musul, Atatürk
Araştırmaları Merkezi, Ankara, 1998, sf 152.
[14] Kâzım Öztürk, Türk Parlamento Tarihi,
TBMM- II. Dönem, cilt, sf. 46-48.
[15] Mim Kemal Öke, Musul- Kürdistan Sorunu,
sf. 130.
[16] Bkz: Taha Akyol, a.g.e. sf. 471.
[17] Baskın Oran, Türk Dış Politikası, sf.
266.
[18] Taha Akyol, a.g.e. sf. 473-474.
[19] Tahir Kodal, Paylaşılamayan Toprak -
Türk basısına göre (1923-1926) Musul
meselesi, S. 436.
[20] İhsan Şerif Kaymaz, a.g.e. sf. 251-253.
[21] Taha Akyol, a.g.e. sf. 481.
[22] Tahir Kodal, a.g.e. sf. 437. |