|
Göçebelik
(nomadism) kavramı çok eski dönemlerden beri Türklerin
bir yaşam tarzını teşkil ettiği artık herkesçe
bilinmekte ve kabul edilmektedir.
Köken olarak eski Yunanca’dan gelen ve mobil ya da
göçebe bir yaşam ve ekonomi tarzını sürdüren kimse
anlamını taş ıyan
nomad sözcüğü Türklerin doğal yaşam alanı olan Avrasya
bozkırlarında uzun zamandan beri cereyan eden kültürel
çevreyi, dünyayı algılayış biçimini, gelenek ve
görenekleri ifade eden bir kavramdır.
Bunca uzun bir geçmişi olan ve günümüzde yaşayan
Türklerin ortak kültürel miraslarının bir kenara
bırakılması mümkün görünmemektedir. Zaten bu miras
Türklerin özünü oluşturmaktadır. Dolayısıyla, hızla
küreselleşme sürecinin yaşandığı dünyamızda öz kültürel
mirasa sahip çıkmak ve geçmişimizle köprüler kurarak
kültürel anlamda bütünlüğü devam ettirmek her
zamankinden çok daha önemli bir hal almıştır. Göçebe
geçmişimizi hatırlamak tarihimizle bütünleşmek anlamını
taşımaktadır. Türklerin bütün destanları bu yaşam tarzı
üzerine kurulmuş, bundan kaynak almıştır.
Göçebelik Türklerin yalnızca bir geçmişi değildir, çünkü
günümüzde de Türk dünyası coğrafyasında birçok Türk
boyunun yaşadığı bölgede bu geleneksel yaşantı bütün
güçlüklere rağmen hala da sürdürülmektedir. Burada Türk
göçebeliğinin özelliklerinden birinin de mevsimlik
göçebelik olduğunu söylemek gerekir. Yani, Türk
göçebeliği sürekli yolda olan ve hiçbir zaman yerinde
durmayan anlamında göçebelik yaşamamıştır. “Tört pulung”
(yani dört köşe) dünya algılayış felsefesi çerçevesinde
yaşayan Türkler kutsal saydıkları güneşin doğduğu yerden
battığı yere kadar bütün toprakları doğal yaşam alanları
olarak görmekteydi.
Yayla ve kışla, kimi Türk boylarında ise buna ilaveten
bahar ve güz dönemlerinde (örn.: Asya kıtasının tam
ortasında Altay dağlarının eteklerinde ezelden beri
yaşayan Hakas Türklerinde yayla ve kışla anlamına gelen
çaylağ ve hıstağ sözcüklerinin yanı sıra bahar ve güz
mevsiminde göçün yapıldığı çastağ ve küsteg gibi
kavramları mevcuttur) de sürdürülen Mevsimlik göçebelik
de Türklerin yaşadığı iklim kuşağında doğanın akımına
son derece uyumlu, dolayısıyla da günümüzdeki tabiriyle
çevreci bir nitelik taşımaktaydı. Doğayı zorlamayan,
otlakların dinlenmesine imkan veren bir şekilde
yürütülen göçebelik Türklerin günümüzde birkaç milyon
kilometre karelik bir coğrafyaya yayılmasının esas
motoruydu. Unutulmamalıdır ki engin Avrasya kıtasında
kurulan devletlerin yüzde ellisinin fazlası göçebe
kültürler tarafından kurulmuştur. Bu oran, bu alanda
araştırmalar sürdüren Amerikalı bilim adamı A. Hazanov
tarafından verilmiştir.
Bu denli önemli bir geçmişimiz olan Türk göçebeliğini
ancak ne yazık ki araştıran bilim adamının sayısı hem
dünya hem de Türk dünyası çapında yok denilebilecek
kadar azdır. Örneğin, yine A. Hazanov’un verilerine
başvuracak olursak dünyada göçebelik alanında
araştırmada bulunan bilim adamlarının sayısı 200’ü
geçmezken Avrasya göçebeliğini inceleyen bilimcilerin
sayısı ise yüzü bile bulamamaktadır.
Kazak Türklerinin yaşadığı Avrasya coğrafyasında en
geniş ülkelerden biri olan Kazakistan’da bu yıl kurulan
ve dünyada bir ilk olarak kabul edilen Göçebelerin
Kültürel Mirası Enstitüsü (Institute of Cultural
Heritage of Nomads) Müdürü ve göçebelik tarihi alanında
sayılı uzmanlardan olan Nurbulat Masanov’a göre
günümüzde dünyada göçebe yaşam tarzını sürdüren yaklaşık
40 milyon kişi yaşamaktadır. Bilim dünyası da
çalışmalarını bu kişilerin çağdaş yaşam koşullarına
geleneksel kültürlerine zarar vermeyecek bir biçimde
nasıl adapte edilebileceği üzerinde yoğunlaştırmaktadır.
Göçebelerin modern sanayi ve sanayi sonrası yaşam
ortamına adaptasyonunun sağlanmasının az önce belirtilen
çerçeveden mümkün olmadığını tarihsel birikime vurgu
yaparak savunan N. Masanov yine de göçebelerin, üzerinde
yaşadıkları toprakların ait olduğu devlet yönetimleri
tarafından kaçınılmaz er ya da geç ancak kaçınılmaz bir
biçimde yerleşik bir düzene geçirileceğini
belirtmektedir.
Göçebe olan kültürlerin aslında yerleşik olan
kültürlerle kıyaslandığında hiç de geri kalacak bir
tarafının olmadığı rahatlıkla söylenebilir. Nitekim,
göçebeler esas olarak hayvancılıkla uğraştığı ve bu
konuda uzmanlaştığı için sanılanın aksine yerleşik
kültürlere bağımlı değildi. Çünkü hayvancılık bağlamında
bu kültürler göçebelere yeni bir şey sunmaktan çok
uzaktı. Ayrıca göçebe kültürlerin dünya tarihinde birçok
güçlü devlet yapılanmasını ortaya çıkarmış oldukları da
bilinmektedir. Yeni topraklara yayılarak yeni devletler
kuran göçebeler dünya uygarlığına dinamikliği
kazandırmakta, çeşitli kültürler arasındaki temasları
artırmaktaydı. Çeşitli kültürleri birbirinden ayıran
uzun mesafeleri aşılabilir kılmaktaydı. Yani, bir
anlamda iletişimi sağlamaktaydı.
Türk göçebe kültürü yine sanıldığının aksine son derece
gelişmiş olup dünyada başka kültürlerde nadir
görülebilecek demokratik karar alma mekanizması olan
kurultay geleneğine de sahipti. Çok önemli olan bu nokta
günümüzde de günceliği ve anlamını korumaktadır.
Maalesef bu ve buna benzer daha nice Türk geleneği
yeterince bilinmemektedir. N. Masanov’a göre bunun
nedeni ise tarihin genelde göçebe toplumlara ilişkin
olarak yerleşik kültür sahibi toplumlara mensup kimseler
tarafından kaleme alınmış olmasıdır.
1920’li yıllarda İstanbul Üniversitesi’nde bir düzine
ders vermiş bulunan tanınmış Rus bilim adamlarından
tarihçi V. Barthold’a göre de Türk ve Moğol halklarının
göçebe atalarınca kurulan Tatar-Moğol devleti Rusya’yı
boydan boya kemiren feodal parçalanmışlık dönemini sona
erdirmiş, bunun yerine güçlü ve alan bakımından büyük
merkeziyetçi bir devlet konseptini Rusya’ya miras olarak
bırakmış oldu.
Rusya, daha doğrusu Sovyetler sınırları dahilinde
yaşayan Kuzey Türkleri ya da Sovyetlerdeki Türkler
geleneksel göçebe yaşam tarzlarından güç kullanılmak
yoluyla kopartılmış, yüzyıllarca toplanan maddi ve
manevi birikim bu gelişmeden dolayı neredeyse yitirilmiş
oldu. Bundan da ötesinde, geleneksel yaşam tarzından
koparılan Türkler özerkliklerini, yani, kendi
yaşamlarını kendi başına idame edebilme yetisinden yosun
bırakılmış oldu, tamamen devlete bağlı bir duruma
düşürüldü.
Örneğin, araştırmacı N. Masanov, Kazak Türklerinin diğer
göçebe yaşam tarzına sahip olan Türkler gibi geleneksel
yaşamından Sovyetler döneminde koparılmış olduğunu ifade
etmektedir. Bu ise artık halk kendine bakamaz bir hale
yapay olarak düşürüldüğünden dolayı Türkler açlığa,
ölümlere, kültürden kopuşlara yol açmıştır. Bunun
neticesinde bu dönem zarfında Kazak Türklerinin toplam
nüfusunun yüzde ellisi yok olmuştur. Sovyetler döneminde
Rusya yönetimince alınan özel tedbirler yoluyla kendi
bölgelerinin yerlisi olan Türklerin ani yaşam tarzına
müdahale edilmesi anılan halkların maddi ve manevi
kültüründe ayak uydurulamayacak hızda sosyo-kültürel
çevre değişimlerine neden olmuş, bunun sonucunda mevcut
birçok gelenek ve görenek, değer ve norm geri dönülemez
biçimde kaybolmuştur. Böyle bir duruma sokulan Türklerin
kendi hayatlarını kendi başına idame ettirememesi ya da
bu güçten yoksun düşmesi/düşürülmesi bunun en açık
belirtisidir. Ya da başka bir örnek. Geleneksel yaşam
geleneğinden kopan Türkler artık atalarının kışla ve
yaylalarının yerini bilmemekte, atalarının mezarlarını
dahi bilmeyenlerin varlığı söz konusu olabilmektedir. Bu
böyle olunca da tarihsel ve kültürel bütünlükten
bahsetmekte oldukça güçtür.
Bütün bunlarla birlikte günümüzde Türk dünyasında ortak
geçmişimiz olan göçebelik mirasının yeniden hatırlanması
ve araştırılması için özel bilimsel kurumsallaşmaya
gidilmesi özellikle tarihimizle yeniden kucaklaşmak
açısından umut verici bir durumdur.
Timur B. DAVLETOV
 |