|
Coğrafî
Konumu ve Adı
Bosna-Hersek Avrupa kıtasının güneybatı, Balkan
yarımadasının ise kuzeybatı köşesinde yer almaktadır.
Neretva nehrinin den ize döküldüğü mevkiide 20 km.lik bir
toprak parçası ile denize ulaşır, ancak limanı yoktur.
Kuzey ve batıda Hırvatistan, doğuda Sırbistan,
güneydoğuda ise Karadağ tarafından çevrelenmiştir.
Bosna-Hersek'in yüzölçümü 51.129 km2dir. Osmanlı
idaresinin son yıllarında Bosna vilâyetinin ayrılmış
olduğu sancaklar ve bunlara bağlı olan kazalar
şunlardır: Saray sancağı (merkezi: Saraybosna,
kazaları: Visoka, Foyniça, Çayniça, Vişegrad,
Çelebipazar, Kladine), İzvornik sancağı (merkezi:
Tuzla, kazaları: Maglay, Gradçaniça, Gradaçaç, Breçka,
Bjelina, İzvornik ,Birçe), Banaluka sancağı
(merkezi: Banjaluka, kazaları: Gradişka, Derbend, Teşene),
Bihke sancağı (merkezi: Bihaç, kazaları: Klyuç,
Novosel, Sazın, Krupa, Kostayniça, Priyedor), Travnik
sancağı (merkezi: Travnik, kazaları: Yayçe, Akhisar,
Glamoç, İhlivne), Hersek sancağı (merkezi: Mostar,
kazaları: Foça, Koniça, Dumna, Liyubuşka, İstolça,
Trebin, Bileke, Nikşik, Gaçka), Yenipazar sancağı
(merkezi: Yenipazar, kazaları: Yenivaroş, Mitroviça,
Gusinye, Tergovişte, Akova, Kolaşin, Prepol, Taşlıca).
Bu taksimât hemen hemen tadile uğramaksızın
Avusturya-Macaristan İmparatorluğu zamanında da muhafaza
edildiği gibi, eski Yugoslavya Devleti'nin mülkî
teşkilâtında da benzer biçimde korunmuştur.
Bosna kelimesi, Sava nehrine dökülen Bosna suyundan
gelmektedir. Hersek ise ortaçağ sonlarında burada
kurulan Hercegovina Dukalığı'ndan adını almıştır.
Nüfus ve
etnik yapı
Osmanlı Devleti'nin idaresi altında bulunduğu devrin
sonunda (1875) yapılan bir sayımda Bosna-Hersek'in
nüfusu 1.051.000 olarak tespit edilmiştir.
Avusturya-Macaristan Devleti'nin idaresi altında iken
yapılan 1895 sayımında nüfusun 1.591.036 ve 1910
sayımında ise 1.898.044 kişiye ulaştığı ve aynı sayımda
Müslümanların nüfusunun 612.090 olduğu görülmektedir ki
bu da genel nüfusun % 32.24'dür. Aynı sayım bu nüfustan
1.668.587 kişinin ziraat ile geçindiğini, geri
kalanların ise ticaret ve sanayi ile meşgul olduklarını
tesbit ediyordu.
I. Dünya Şavaşı'nı müteakip (31 Ocak 1921) yapılan
sayımda nüfusun 1.889.929 olduğu tesbit edilmiştir ki,
bu rakam 1910 sayımında elde edilmiş olan neticeden
biraz eksiktir.
Bosna-Hersek'te etnik olarak üç ana grup mevcuttur. Bu
gruplar, aynı Slav kökenden gelmesine rağmen mezhep, din
ve kültür farklılığı sebebiyle Müslüman Boşnaklar,
Ortodoks Sırplar ve Katolik Hırvatlar olarak
birbirlerinden tamamen ayrılmışlardır. Bu arada Yahudi
ve diğer unsurlar da azınlık olarak bulunmaktadırlar.
Muhtelif zamanlarda çeşitli kaynaklarda verilen nüfus
bilgilerini bir çizelgeyle aşağıya kaydetmeyi uygun
gördük.
Bosna'yı 1624'te ziyaret eden Papalık temsilcisi (Visitator)
Petros Masarechi'nin verdiği nüfus :
Müslümanlar 900.000 (% 66)
Katolikler 300.000 (% 22)
Ortodokslar 150.000 (% 11)
Bölgeyi l807-1808 tarihleri arasında gezen Fransız
seyyahı Chyamette des Fosses'in verdiği nüfus :
Müslümanlar 600.000 (% 49.18)
Katolikler 120.000 (% 9.83)
Ortodokslar 500.000 (% 40.98)
Fransız bilgini Ami Bove'nin verdiği 1836 tarihli nüfus
bilgileri ise şudur:
Müslümanlar 700.000 (% 70)
Hıristiyanlar 300.000 (% 30)
Ahmed Cevdet Paşa 1863'teki müfettişliği esnasında
Bosna-Hersek'in nüfusu hakkında Tezâkir'de şu bilgiyi
vermiştir:
Müslümanlar 472.000 (%41.25)
Katolikler 184.000(%16.08)
Ortodokslar 488.000(%42.65)
1870 tarihinde Türk makamlarınca yapılmış bulunan
istatistik de şöyledir:
Müslümanlar 315.228 (%50.84)
Katolikler 78.383 (%12.64)
Ortodokslar 226.312 (%36.50)
Şemşeddin Sami , Kâmûsü'l-a‘lâm adlı eserinde şu bilgiyi
vermektedir:
Müslümanlar 500.000 (%40)
Katolikler 150.000 (%12)
Ortodokslar 580.000 (%46.4)
Avusturya'nın Bosna-Hersek'i ele geçirdikten sonra
yaptığı resmî sayım çok mühimdir. Çünkü bu sayım ile
işgal esnasında şehit düşenler, sürgün edilenler ve
hicret edenlerden sonra geriye kalan nüfus miktarı
tesbit edilmiştir. Buna göre:
Müslümanlar 448.613 (% 38.73)
Katolikler 208.391 (%18.08)
Ortodokslar 496.485 (%42.88)
Daha sonra Avusturya'nın çeşitli bölgelerinden
Katoliklerin Bosna'ya akını, Müslümanların ise hicret
etmesinden dolayı Müslüman nüfusunun gittikçe azaldığı
görülmektedir.
Bölgenin 1895'te yapılan nüfus sayımı ise şöyledir:
Müslümanlar 548.632 (%34.99)
Katolikler 334.142 (%21.31)
Ortodokslar 613.246 (42.94)
Avusturya'nın bölgeyi ilhak ettikten sonra 1910
senesinde yaptığı sayım neticesi :
Müslümanlar 588.244 (%32.25)
Katolikler 417.152 (%22.87)
Ortodokslar 793.264 (%43.49)
1921 tarihinde Yugoslavya'nın kuruluşundan sonra yapılan
nüfus sayımında Bosna-Hersek'teki Müslümanların sayısı
612.137 (genel nüfusa oranı %31.12); 1931 senesindeki
Müslüman nüfusu ise 716.584 (% 30.92) olarak
kaydedilmiştir.
Bosna-Hersek Hükümeti'nin verdiği son yıllara ait nüfus
bilgileri ise şöyledir:
Müslümanlar
1.889.122 (%43.41)
Sırplar
1.367.155 (%31.25)
Hırvatlar
753.242 (%17.22)
Diğerleri
354.860 (% 8.11)
Toplam.
4.374.379 (%100)
Osmanlı
Hâkimiyetine Kadar Bosna-Hersek Tarihi
Balkan yarımadasının kuzeybatı bölgesi eski tarihlerden
beri, güneydoğudan gelip batıya giden veya kuzeyden
gelip güneye inen muhtelif kavimlerin geçtikleri bir
köprübaşı vazifesi görmüştür. Bölge eski çağlarda
İlliryalılar ve daha sonra da Romalıların nüfuzu altında
kalmıştır. Avarlar ve Slovenler'in VII. asırda burayı
istilâ etmesi ile Roma medeniyetinin nüfuzu ortadan
kalkmıştır.
626-640 seneleri arasında Sırp ve Hırvat kimliğini
taşıyan kabileler Balkan yarımadasının kuzeybatısını
işgal etmişlerdir. Hırvatlar, Hıristiyanlığın Katolik,
Sırplar ise Ortodoks mezhebini benimsemişlerdir. Ne
Katoliklik ne de Ortodoksluk Bosna'da tam bir zafer
kazanamamıştır. Bu kavmin iki din sahası arasında
kalması, Bogomilizm denilen, papazlar ile Macar ve Sırp
krallarının şiddetli takiplerine rağmen gittikçe
genişleyip yerleşen ve Bosna tarihinde orijinal bir iz
bırakan yeni bir mezhebe zemin hazırlamıştır.
Bogomillerin, vaftizi, Meryem Ana ile azizler kültürünü,
mukaddes resimleri ve haçı reddetmeleri yanında papaz
sınıfını da kabul etmediklerinden dolayı İslâmiyeti
kabul etmeleri kolay olmuştur. Bogomill mezhebi, Bosna-Hersek'te
XII. asırda gelişmiş ve Papalık buna karşı şiddetli
tedbirler almıştır. Bosnalılar, mezhep farkıyla
birbirinden ayrılan Sırp ve Hırvat milletleri arasında,
dili aynı, fakat dini farklı bir unsur olarak ortaya
çıkmıştır.
Bosna-Hersek'in
Osmanlı Devleti Tarafından Fethi
Bosna üzerine ilk Osmanlı akını 1386'da olmuştur.
1389'da Sırp Knezi Lazar'ın komutasındaki Bosna
askerleri Kosova Savaşı'na katılmışlardı. Savaşı
Osmanlıların kazanmasıyla Sırp Knezliği, Osmanlı
hâkimiyetini kabul etmek zorunda kalmıştır. 1392'de
Üsküp'ün fethi Sırbistan ve Bosna'nın durumunda önemli
değişikliklere yol açmıştır. Bölgede bir hareket üssü
meydana getiren Paşa Yiğit Bey zamanında Bosna'ya önemli
akınlar gerçekleştirilmiş, 1428-1429 yılları arasında
Osmanlılar tarafından haraca bağlanmıştır.
Osmanlıların İstanbul'u fethedip Bizans İmparatorluğu'na
son vermesi Avrupa'da büyük bir heyecan yaratmış ve Papa
İkinci Pi'nin öncülüğünde yeni bir haçlı seferinin
hazırlıklarına başlanmıştır. Papa'nın bu haçlı seferi
çağrısına Bosna Krallığı ile Hersek Dükalığı'nın verdiği
önem dikkatleri çekmiştir.
Fatih Sultan Mehmed Balkanlar'da Osmanlı Devleti
aleyhine gelişen bu durumdan oldukça rahatsız olmuş ve
hemen yanıbaşında büyüyen bu tehlikeyi ortadan kaldırmak
için Balkan fetihlerini tamamlamaya karar vermiştir. Bu
arada Bosna Kralı Stephan Tomaşeviç devamlı olarak
gönderdiği ellibin düka tutarındaki haracı da kesmiş
bulunuyordu. Bu işle ilgilenmesi için İstanbul'dan
görevli olarak gönderilen iki elçinin Bosna'da hapse
atılması bardağı taşıran son damla olmuş ve Bosna'nın
fethi bir zaruret halini almıştır. Bosna'nın fethi daha
sonra yapılacak Venedik seferleri açısından da
önemliydi. Çünkü Venedik üzerine yapılacak seferlerde
Bosna stratejik bir önem arzediyordu. Nihayet 1463
yılında açılan sefere Fatih Sultan Mehmed bizzat kumanda
etmiştir. Bosna Kralı, savunma amacıyla önce Yaytse
Kalesi'ne, daha sonra burada tutunamadığından Klyuç
Kalesi'ne çekilmiş, fakat kaleler fethedildikten sonra
teslim olmak zorunda kalmış ve buna rağmen idam
edilmiştir. Stephan Tomaseviç'in teslim olduğu halde
idam edilmesindeki en önemli sebepler, Osmanlı
Devleti'ne verdiği haracı kesip, gönderilen elçileri
hapse attırması ve haçlı seferlerinin hazırlıkları
sırasında Macaristan'ı, Venedik'i ve Arnavut Kralı
İskender'i Türkler aleyhinde kışkırtması ile Türk
düşmanlığını ön plana çıkarmış olmasıdır. Stephan
Tomaseviç'in "kraldan fazla kralcı" bir tavır içine
girmesi âkibetini hızlandırmıştır.
Bosna, Osmanlı Devleti'ne dahil olunca idarî bakımdan
sancak haline getirilmiş ve ilk sancak beyi de
Minnetoğlu Mehmed Bey olmuştur. Hersek sancağı ise
1470'te teşkil edilmiştir. 1463-1550 arası sancak
merkezi Bosnasaray iken 1550'de Travnik'e
naklolunmuştur. 1583'de Bosna eyalet haline getirilince
merkez Banaluka kabul edilmişse de 1684'te tekrar
Travnik'e nakledilmiştir. 1850'den sonra kurulan
teşkilâtla Bosnasaray, vilâyet merkezi olmuştur.
Bosna-Hersek'in fethi bölgenin sosyal yapısında önemli
gelişmelere sebep olmuştur. Timar sisteminin uygulanıp
yerli beylerin güçlerinin kırılmasıyla köylülerin
üzerindeki baskılar azalmış, hayvancılık ve madencilik
gelişmiştir. Hersek bölgesinde ise hayvancılıkla
uğraşanların boş ziraat alanlarına yerleştirilmeleriyle,
harap bölgelerin islâhı ve ziraatın gelişmesi için
yeterince insan gücü sağlanmış oluyordu. Bölge
fethedildikten sonra sipahilere timarlar tahsis
edilmiştir. Bu sipahilerin çoğu Müslüman, az bir kısmı
ise Hıristiyan idi. Hıristiyan sipahilerin Müslüman olan
torunları daha sonra sipahi, zaim, kale dizdarı hatta
vezir ve sadrâzam bile olmuşlardır. Fethedilen şehir ve
kasabalarda klasik Türk el sanatları, dericilik ve
kuyumculuk oldukça gelişmişti. Osmanlı'nın esnaf
teşkilâtı ve lonca sistemi de bölgenin ticari yapısına
büyük katkılar sağlamıştır.
Bosna'nın Osmanlılar tarafından fethedilmesiyle,
Venedik, denizden ve karadan tehdit edilir hale
gelmiştir. Venedikliler bundan dolayı aynı tehlikeyi
yaşamaya başlayan Macarlar ile bir ittifak yaparak 1463
senesinde Bosna üzerine taarruza geçmişlerdir. Taarruzun
kış mevsiminde yapılması ve Osmanlı kuvvetlerinin
yeterli yardım alamamasından dolayı Bosna'nın merkezi
Yaytse ile Srebrenice Macarlar tarafından ele
geçirilmiş, İzvornik ise kuşatılmış fakat alınamamıştır.
1464 ilkbaharında Fatih Sultan Mehmed ikinci defa
Bosna'ya sefer düzenlemiştir. Yaytse geri alınamamış,
fakat diğer kalelerin bir kısmı yıkılmış, lüzumlu
olanlarına ise asker ve mühimmât konmuştur. (Yaytse
ancak 1528 de geri alınabilmiştir).
Hersek Dükalığı 1467 yılında Vezir-i Azam Mahmud Paşa
tarafından ele geçirilmiştir. Düka Stephan Kassariç
bağlılık bildirdiğinden dolayı yerinde bırakılmıştır.
Osmanlı tarihinde vezir-i azamlığa kadar yükselen
Hersekzade Ahmed Paşa, Stephan Kassariç'in oğludur.
Stephan Kassariç'in ölümünden sonra dükalık ikiye
ayrılmış ve Kassariç'in diğer iki oğlunun Hersek'i ele
geçirmeye kalkışmaları üzerine 1480'de tamamen ortadan
kaldırılmıştır.
Osmanlı Devleti, Bosna'da, Kıla-i Hakaniye Kaptanları
adı verilen idarî bir sistem kurmuştu. İlk kaptanlık
1558'de Gradiçka'da en son kaptanlık da 1802'de
Hutovo'da kurulmuş ve toplam kaptanlık sayısı otuz
dokuzu bulmuştu. Her kaptanlık belirli bir araziye
sahipti ve arazi, dahilinde bulunduğu en büyük kale
adına göre adlandırılırdı. Kaptanların vazifeleri
arasında, hudutları muhafaza etmek, bölge çevresindeki
yolları emniyet altında bulundurmak, kalelere silâh ve
cephane temin etmek sayılabilir. II. Mahmud zamanında
kaptanlıkların askerî kuvveti 24.000 kişi kadardı.
Bosna'da görülen diğer bir özellik timar ve zeâmet
usulünün verâset yoluyla intikali idi. Bosna'nın
ticareti gelişmiş olsa da iktisadî yönden ziraatin önemi
daha büyüktü. Kaptan, ağa ve beylerin elinde bulunan
çiftliklerde kiralama usulü vardı. Toprağı işleyen bu
kiracılara kmet denilirdi. Bunlar elde ettikleri
mahsullerden yarımcılık, üçleme, dörtleme ve beşleme
usullerine göre arazi sahiplerine ücret öderlerdi.
Fatih Sultan Mehmed, Bosna'yı fethettiği zaman Osmanlı
devlet politikasının sonucu olarak bölge halkına dinî
serbestiyet getirmiştir. Osman Ergin'in Türkiye'de
Şehirciliğin Tarihi İnkişafı adlı eserinde, Fatih Sultan
Mehmed'in buradaki Latin papazlarına verdiği ferman
suretinde:
"Ben ki Sultân Mehmed Hanım. Cümle avâm ve havâssa ma‘lûm
ola ki, işbu dârendegân-ı fermân-ı hümâyûn Bosna
ruhbânlarına mezîd-i inâyetim zuhûra gelüp buyurdum ki,
mezbûrlara ve kiliselerine kimse mâni‘ ve müzâhim
olmayıp ihtiyâtsız memleketimde duralar. Ve kaçup
gidenler dahi emn ü emânda olalar.
Gelip bizim hâssa memleketimizde havfsiz sâkin olup
kiliselerine mütemekkin olalar. Ve yüce hazretimden ve
vezîrlerimden ve kullarımdan ve reâyalarımdan ve cemi‘-i
memleketim halkından kimse mezbûrelere dahl ve ta‘arrûz
edip incitmeyeler, kendülere ve cânlarına ve mâllarına
ve kiliselerine ve dahi yabandan hâssa memleketimize
âdem gelirler ise yemin-i mugallaza ederim ki yeri, göğü
yaratan Perverdigâr hakkıçün ve Mushaf hakkıçün ulu
Peygamberimiz hakkıçün ve yüz yirmi dört bin
peygamberler hakkıçün ve kuşandığım kılıç hakkıçün bu
yazılanlara hiç bir fert muhâlefet etmeye. Mâdâm ki
bunlar benim emrime mutî‘ u münkâd olalar. Şöyle bilesiz"
dediği belirtilmiştir. Bu ferman suretinde de görüldüğü
gibi Hıristiyanlar tam bir hürriyet ortamı içinde
hayatlarını sürdürmüşlerdir.
Fatih Sultan Mehmed, Bosna'yı aldığı zaman sadece
Katoliklere değil Bogomill mezhebindeki Bosna
Hıristiyanlarına da çok müsamaha göstermiş ve onların
devlet hizmetinde yetişmelerini sağlamıştır. Hz. İsa'yı
Allah'ın kulu olarak kabul etmeleri ve Hz. Muhammed'i
tanımalarından dolayı Bogomiller Müslümanlara daha yakın
görülüyorlardı. Türklerin vicdan hürriyetine hürmet
göstermeleri, bir kaç asır Katolik kilisesi ile bu
mezhepteki kralların ve Macarların zulmüne uğrayan
Bogomiller'in toplu olarak İslâmiyet'i kabul etmesine
sebep olmuştur. Hatta tarihî bir rivayete göre, Fatih
Sultan Mehmed bunlara dileklerinin ne olduğunu
sorduğunda, devlet hizmetlerinde görev almak
istediklerini öğrenmiştir. Bu suretle Osmanlı
Devleti'nin saraylarında ve ordusunda namuslu ve
sadakatli olarak görevlerini yapmışlardır.
Bogomill mezhebine bağlı Boşnaklar, şavaş kabiliyetleri,
Macarları iyi tanımaları ve Papalığa karşı derin bir kin
beslemeleri sebebiyle Macaristan ile yapılan şavaşlarda
etkin bir rol oynamışlardır. Müslüman Boşnaklar her
zaman Osmanlı Devleti'nin kuzeybatı hududunu yalnız
başlarına müdafaa etmişlerdir. Serdarların
kumandasındaki sipahilik teşkilâtına bağlı bulunan
kıtalar, Türk hâkimiyeti devam ettiği müddetçe sadakat
ve fedakârlıkla vilâyet makamına tâbi kalmış ve Bosna,
Osmanlı Devleti'nin bir kalesi olmuştur.
Boşnaklar, İslâmiyet'i kabul etmeleri, devlete bağlılık
ve güvenilirliklerini isbat etmeleri sayesinde Osmanlı
Devleti'nin çeşitli kademelerinde görev yapmışlar, hatta
defterdar, kaptan-ı derya ve sadrâzam bile olmuşlardır.
Osmanlı tarihini incelediğimizde beş kez sadrâzamlığa
getirilen Hersekzade Ahmed Paşa (1497-1516 ), yine üç
kez sadrazâmlık yapan Damad İbrahim Paşa (1596-1601 ) ve
bir devre imzasını atmış Sokullu Mehmed Paşa'nın Boşnak
asıllı olduklarını görüyoruz. Bunlar haricinde muhtelif
tarihlerde sadrâzamlık yapan diğer Boşnak sadrazâmlar
şunlardır: Lala Mustafa Paşa (1580-1580), Malkoç Ali
Paşa (1603-1604), Lala Mehmed Paşa (1604-1606), Derviş
Mehmed Paşa (1606-1606), Kara Davud Paşa (1622-1622),
Hüsrev Paşa (1628-1631), Topal Recep Paşa (1632-1632),
Salih Paşa (1645-1647), Sarı Süleyman Paşa (1685-1687),
Damad Melek Mehmed Paşa (1792-1794).
XVII.Asırdan
Sonra Bosna-Hersek
XVII. asırdan sonra Budin'in düşmesi ve 1697 Eylül'ünde
gerçekleştirilen son Nemçe Seferi'nin sonunda, Avusturya
karşısında uğranılan ve tarihlere Zenta Bozgunu diye
geçen facia üzerine Balkanlarda Osmanlı askerî gücü
zaafa uğramıştır. Bir ay sonra da Bosna Muhafızı Mehmed
Paşa'nın ölümüyle askerin başsız kalması üzerine
Avusturyalı ordu komutanı Prens Eugene de Savoye bir
takım palangaları yıkıp yaktıktan sonra açık bir şehir
olan Bosnasaray'ı da 120 camisiyle beraber yakmış ve
Osmanlı Devleti tarafından gönderilen yeni muhafızın
yaklaştığını haber alınca alelacele geri çekilmiştir (17
Ekim 1697).
1718 yılında Morava'nın Tuna nehrine karıştığı Pasarofça
mevkiinde Avusturyalılar ile akdedilen anlaşma ile
Bosna'nın Sava nehri aşağı mecrasındaki kısmı bu devlete
terkedildi. Venediklilere ise Hersek'te işgal ettikleri
bazı yerler verildi. 1737 yılında Hekimoğlu Ali Paşa
komutasındaki Osmanlı Ordusu Banaluka'da Avusturya
Ordusu'na karşı kesin bir zafer kazanmıştır. Bunun
neticesinde 18 Eylül 1739'da Belgrad'da Rusya ve
Avusturya devletleriyle yapılan anlaşma neticesi ve
1718'de kaybedilen topraklar tekrar geri alınmıştır.
Habsburglar siyasetinin batıya dönük olması sebebiyle
Bosna, doğuda kaldığından dolayı, XVIII. asırda Türk
hâkimiyeti altında kalmıştır.
1797'de Avusturyalılar ile Kampo Formiyo Antlaşması'nı
imzalayarak Venedik Cumhuriyeti'ne son veren Fransa,
bölgede yeni bir eyâlet kurmuş ve buraya Provinces
İllirienes adı verilmiştir. Bu eyaletin sınırları
Kattaro körfezinden itibaren, Spalatto, Zara ve
Triyeste'ye kadar uzanan topraklar ve Bosna'nın
batısındaki Karlovac, Vilach ve Tirol'e kadar olan
bölgedir.
XVIII.asırın başından itibaren, diğer imparatorluklarda
olduğu gibi Osmanlı Devleti de milliyetçilik
cereyanlarından menfî olarak etkilenmeye başlamıştır. Bu
etkilenmenin çıkış noktası da Balkanlar olmuştur. İlk
olarak Dalmaçya sahillerinin Fransızların eline
geçmesiyle bölgede Fransız İhtilâli'nin sonucu olan
milliyetçilik cereyanları etkisini göstermeye
başlamıştı. Fransızlar Dalmaçya'daki şehirlerde 25 okul
ve kız talebe için 25 lise açmışlar, hatta bir
üniversite dahi kurmuşlardı. Bunun neticesi olarak bu
bölgedeki Hırvatlar ile Hersek bölgesindeki Hırvatlar
birleşip Büyük Hırvatistan İdeali'nin gerçekleşmesi
emeline düşmüşlerdi. Ayrıca Napolyon, Dalmaçya'da
Bosna'ya giden yolları tespit ettirmiş ve Mostar,
Bosnasaray gibi merkezlerde özel haber alma teşkilâtı
bile kurdurmuştur. Napolyon Bonaparte'ın niyeti isyanlar
çıkararak Bosna'yı içten ele geçirmekti. Fakat Bosna
kaptanları Napolyon'un bu istilâ niyetlerinin
gerçekleşmesine engel olmuşlardır
1804 Sırp
İsyanı ve Bosna-Hersek
Bosnalılar, Napolyon'un muhtemel istilâsına karşı
memleketlerini savunmakla meşgul iken Sırbistan'da Kara
Yorgi önderliğinde çıkan isyan daha büyük tehlike
oluşturmaya başlamıştı (1804). Kara Yorgi'nin düşüncesi
Bosna-Hersek'teki Hıristiyanları ihtilâle katılmaları
için ayaklandırmak ve Karadağ ile birleşip büyük bir
Sırbistan kurmaktı. Zaten Bosna'daki Katolikler
Dalmaçya'daki Fransızlar tarafından himaye görmekte ve
Kara Yorgi'ye de sempati duymaktaydılar. İsyan
bastırılmadan 1806-1812 Osmanlı-Rus harbleri başladı.
Sırplar bundan sonra Bosna'ya karşı şiddetli hucumlara
girişerek Yadar, Radiyavana ve Böğürdelen'i ele
geçirmişler ve feci katliamlar yapmışlardır. Sırbistan
ve Karadağ'dan bir çok Müslüman ahali ihtilâlcilerin
zulmünden kurtulmak için Bosna'ya iltica etmişlerdir.
Göç edenlerin acıklı durumu ve Belgrad'ın düşmesi
Bosnalıları çok müteessir etmişti. Çünkü Boşnaklar
Belgrad Kalesi'ni kendi topraklarının kilidi
sayıyorlardı. 1808 yılında barış müzakerelerinin
yapıldığı sırada Sırplar Bosna'daki Ortodoks reayayı
ayaklandırmak için yeniden teşebbüse geçmişler ve
özellikle Gradiçka havalisi Ortodoksları ve diğer
Ortodokslar da bu ayaklanmaya katılmışlardır. Papaz
Joviç'in idare ettiği bu Hıristiyan isyanının yer yer
bastırılmasına rağmen 1809 yılında Ruslarla harp
başlayınca Sırplar Karadağlılarla birlikte Bosna-Hersek
ve Sancak bölgesinde taarruza geçmişlerdir. Fakat
yapılan savaş neticesi Karadağ ile Sırbistan'ın
birleşmesi mümkün olmamıştır. 1812'de akdedilen Bükreş
Antlaşması ile Ruslarla olan savaş bitince Sırp
isyanları da bastırılmış, Belgrad ve diğer kaleler geri
alınmıştı. Bu isyan hareketleri sırasında Boşnaklar
genel olarak devlet tarafında yer alarak eyâletlerini
savunmuşlardı. Sırplar Osmanlı Devleti'ne karşı
savaştıkları gibi Bosna içindeki Ortodoksları da isyana
teşvik ediyorlardı. Fakat Bosna kaptan ve askerleri
eyâletin asayişini muhafaza ederek buna izin
vermemişlerdir.
Napolyon Bonaparte'ın hâkim olduğu dönemlerde Avrupa'ya
karşı uyguladığı kıta ablukası siyaseti Bosna-Hersek'i
olumlu bir şekilde etkilemişti. Bosna, transit ticaret
yollarının üzerinde bulunduğundan dolayı ticareti
gelişmişti. Fakat bu dönemde Saraybosna'da halkla
idarecilerin arasında silâhlı direnişe kadar varan ciddî
anlaşmazlıklar olmuş, 1820'de Celaleddin Paşa sayesinde
bu olaylar sükun bulmuştur. II.Mahmud dönemi içinde,
l826'da Yeniçeri Ocağı merkezde kolayca kaldırılmasına
rağmen diğer eyaletlerde o kadar kolay kaldırılamamış ve
Bosna'da Yeniçeri Ocağı'nın kaldırılma meselesi yıllarca
devam etmiştir. Bu iç olaylar 1828-1829 Osmanlı-Rus
Harbi'nde Osmanlı Devleti'nin Rumeli'de öteden beri
askerî kudretleriyle tanınmış bulunan Arnavutluk ve
Bosna gibi eyâletlerden hiç bir yardım görmemesine sebep
olmuştur.
1831'de bazı yenilikleri uygulamaya koyma ve orduyu
yeniden düzenleme teşebbüsleri Hüseyin Kapudan
Gradasçeviç'in liderliğinde Bosnalı Müslüman âyanın
başını çektiği bir ayaklanmaya dönüşmüştür. 1832 yılında
isyan bastırıldıktan sonra kaptanlık müessesesi ortadan
kaldırılmıştır.
1861
Hersek İsyanı
Uzun süredir çete hareketlerinin devam ettiği Hersek'te
Hıristiyanlar idarecilerin kendilerine yaptıkları zulmü
ileri sürerek 1861'de Bâbıâli'ye karşı isyan etmişlerdi.
Bundan başka Hıristiyan halkı baş kaldırmaya sevk eden
başka sebepler de vardı. Bu isyanın en önemli sebepleri
arasında, Sırbistan'ın muhtariyet haklarını
genişletmesi, Kırım muharebesinin acısını çıkarmak
isteyen Rusya'nın Slavları tahrik etmesi, Avusturya'nın
asileri himaye etmesi ve nihayet eşkıya güruhu haline
gelen Karadağlıların Hersek asileriyle el birliği
etmeleri yeralıyordu.
Karadağ doğrudan doğruya Bâbıâli'ye karşı bir harekete
geçecek kudreti kendisinde görmediği için, komşuluğundan
faydalanarak Hersek'in Hıristiyan halkını ayaklanmaya
teşvik etmişti. Karadağlılar çeteler halinde
Herseklilere iltihak ediyorlardı. Karadağ'ın bu hareketi
Hersek isyanının kesin bir şekilde bastırılmasına imkan
bırakmamakta idi. Bâbıâli bu durum karşısında Hersek
isyanı ile Karadağ'ın müdahalesini bir mesele olarak ele
almaya karar verdi.
Serdar-ı Ekrem Ömer Paşa Hersek isyanını bastırmaya
memur edildi ve Hersek asilerinin Karadağ'dan yardım
almalarını önlemek için Karadağ sınırı üzerinde tarassut
postaları kurdurdu. Osmanlı Devleti'nin tabiî olarak,
kendini savunmak için aldığı tedbirler, Karadağ Prensi
Nicola tarafından protesto edilmişse de etkili
olamamıştır. Ömer Paşa 21 Kasım 1861'de asilere karşı
kazandığı Piva zaferiyle isyanın bastırılması yönünde
önemli bir başarı elde etmiş ve ortada çetelerden başka
bir şey kalmamıştır. Fakat Hersek isyanının tam olarak
ortadan kaldırılması Karadağ meselesinin halledilmesine
bağlıydı. Bu sırada Bâbıâli de İstanbul'daki büyük
devletler elçilerine bir nota vererek Hersek'te asayişin
sağlanması ve Karadağlıların cezalandırılması hususunda
gerekli tedbirlerin alınacağını ve Karadağ şehirlerinin
abluka edileceğini bildirdi. Bundan sonra Karadağ'dan,
silâhsızlanması, ilân edilen seferberliğin kaldırılması
ve askere alınanların terhis edilmesi istendi. Bu haklı
istekler kabul edilmeyince Karadağ'a karşı harekete
geçildi. Ömer Paşa komutasındaki Osmanlı orduları, büyük
başarılar elde ederek Karadağ'ın başkenti Çetine'ye
girmek üzereyken bu gelişmelerden rahatsız olan Avrupa
diplomasisinin araya girmesiyle İşkodra Antlaşması'nı
imzalamak zorunda bırakıldı. 1861'deki isyanın
yatıştırılması bu Karadağ zaferinden sonra mümkün
olmakla beraber Bosna-Hersek meselesi daha sonraki
yıllarda da devam etmiştir.
Bosna-Hersek'te
Ahmed Cevdet Paşa'nın Müfettişliği
Ahmed Cevdet Paşa'nın Tezâkir'de ifade ettiğine göre
isyanın bastırılması için Ömer Paşa'nın yaptığı askerî
harekâtla Bosna'yı zabt etmesi (1850-1851), ileri
gelenlerin sürgüne gönderilmesi ve lüzumundan fazla sert
davranılmasından dolayı Boşnakların askerlik ve hükümete
karşı bakış açıları değişmişti. Bu sebepten Boşnaklar
uzun zamandan beri devlete asker vermemekte
direniyorlardı. Müfettiş olarak Bosna'ya gönderilen
Cevdet Paşa ise Sadrâzam Fuad Paşa'dan askerî
meselelerde gerekli düzenlemeleri yapması için şifahî
talimât almıştı. Cevdet Paşa, Tezâkir adlı eserinde
Boşnakların iyi ve güzel ahlâklı, dindar, itikadı
sağlam, ulemaya hürmetlerinin ise fazla olduğundan
bahsederek yapılacak askerî düzenlemelerde başarılı
olacağına dair kanaatini belirtmektedir. Ahmed Cevdet
Paşa ayrıca vergi ve âşâr meselesinin mültezimlerin
suistimallerinden kurtarılması için bir komisyon teşkil
edip bu işleri de ele almıştır. Hersek'in eşrafından
olan komisyon üyelerinin halka sözlerini
dinlettirebilecek insanlar olmasından dolayı, bu
kişileri askerî düzenlemeler konusunda ikna etmek
niyetini taşıyan Cevdet Paşa bu şekilde halkın
askeriyeye karşı olan fikirlerini de değiştirmeyi
hedeflemiştir.
Hersek bölgesindeki halkın eğitiminin geri kalmış olduğu
gibi askerlik meraklarının da çok azaldığını ifade eden
paşa bunun sebebinin Boşnakların gurbete çıkmağa alışık
olmayışlarından kaynaklandığını belirtiyor. Bu
düzenlemelerde bölge eşrafından tertip olunan bir
heyetle müşavere eden Cevdet Paşa: "Sultan Abdülaziz Han
efendimiz hazretleri beni teftiş memuriyeti için buraya
gönderdi ve kadıaskerlik rütbesi verdi. Bunun ne manaya
işaret olduğunu derk edebilirsiniz. Ben kadıaskerim,
fakat askerim yok. Sizlerden bir yeni asker isterim.
Olmaz ise çok eğlenmeyip giderim"[1] demiştir.
Boşnaklar'dan oluşan bu meclis kendi aralarında bir aya
yakın gizli görüşmeler yapmıştı. Avusturyalılar ile
Sırpların bu durumdan kuşkulanıp araştırma yapmalarına
rağmen dışarı bir kelime sızdırmamışlar ve Cevdet
Paşa'nın güvenini kazanmışlardı. Neticede eşraf ve
muteberandan oluşan meclis askerliğe yazılma konusunda
halkı teşvik etmeyi kabul etmişlerdi. Hatta
Avusturyalıların Osmanlı Devleti'nin malî sıkıntı içinde
olduğu ve askere para veremeyeceğinden bahsetmeleri
üzerine "Para için askerlik etmek bizim dinimize
yakışmaz. Biz askerlik vazifesini ancak din ü devletimiz
için ifâya borçluyuz. Erkan-ı Vilâyet böyle münasib
görmüş, Kaza-i Erbaa (Saraybosna, Gradacaç, Travnik,
Mostar) müftüleri dahi fetva vermiş Biz ondan
dönmeyiz"[2] diye cevap vermişlerdi. Kısa zaman içinde
Boşnakların askerlik konusundaki fikirleri değişmiş ve
Bosna-Hersek bölgesinden üç tabur asker teşkil
edilmiştir. Bu taburların bazı zabitleri de eşraf ve
muteberandan şeçilerek beylerin de bu işe destek
vermeleri sağlanmıştır.
Cevdet Paşa müfettişliği esnasında Adriyatik yoluyla
Hersek'e giderken bölgedeki Klek Limanı ve Sutorina
sahilinin Osmanlı Devleti'ne ait olduğunun
unutulduğundan bahseder. Karadağ meselesi ortaya çıkıp
Hersek'e asker gönderilmesi gerektiğinde bu limanların
Osmanlı'ya ait olduğu buradaki Boşnakların
hatırlatmasıyla anlaşılmıştır.
Taşlıca'nın Granitza mahallinde bir kaç kişinin bir
Hıristiyanı öldürmesi üzerine bölge Hıristiyanları, bu
olayı ihtilâl çıkarmak için bir bahane saymışlar ve
kasabadaki dükkanları kapattırmışlardı. Ancak alınan
tedbirlerle isyan başlamadan engellenmiştir. Ahmed
Cevdet Paşa, Hersek'in merkezi olan Mostar'a vardığında
isyan eden asi nahiyeler meselesinin devlet için büyük
gaileler çıkardığından dolayı bunların hallinin
zorluğunu anlatır. Asilerin hepsi Karadağ'ın nüfuzunda
ve Rusya Devleti'nin politikasına bağlı bulunuyorlardı.
Bu asiler, destek aldıkları Avusturya ve Rusya
devletlerinin anlaşmazlığa düşmeleri sonucunda gelişen
durum üzerine Mostar'a gelip devlete bağlılıklarını
bildirmişlerdi. Cevdet Paşa'nın, asi reisleriyle yaptığı
görüşmelerin de isyanların sona ermesinde etkisi
olmuştur.
Hersek gezisi sırasında Novavaroş'a uğrayan Paşa buranın
Hıristiyan ahalisinin diğer kaza ahalisine göre terbiye
ve fikrî yapı olarak daha iyi durumda olduklarını
belirtmektedir. Nitekim Sırbistan'dan gelen eşkıya bu
bölge binalarına ve ahalisine zarar veriyordu. Paşanın
da belirttiği gibi Sırplardan yalnız Müslümanlar değil
Hıristiyanlar da zulüm görmüştür. Tarihin her döneminde
Sırp çeteleri kendileri gibi düşünmeyen ve devlete bağlı
olan Hıristiyanları da katletmişlerdir.
Ahmed Cevdet Paşa Dalmaçya sahili yakınlarında Liyubuşka
kazasındaki Avusturya hududunun emniyetsiz olması ve
Dalmaçya eşkıyasının bölgedeki tarla ve mezraları tahrip
etmesi üzerine, sınır üzerinde karakol ve sınır kuleleri
inşa edildiğini anlatır. Bu sayede eşkıyalık önlenmiş ve
alınan tedbirlerin neticesi olarak gümrük gelirleri de
artmıştır.
Cevdet Paşa, Bosna-Hersek'te eğitim meselesini de
düzeltmek ve geliştirmek için çeşitli faaliyetlerde
bulunmuştu. Bunlardan birinde Paşa, asi reisleriyle
görüştüğü esnada Benanlı Pop Todosiye adlı eşkıya
bölgede bir mektep inşası talep etmesine karşılık,
Rudine ahalisinden Vuko Aleksiç mektebe karşı olduğunu
ve kendilerine ilk olarak çoluk çoçuğunu barındıracak
kulube ve beslemek için de zahire lazım olduğunu
söylemiştir. Bunun üzerine Paşa "İbtida evleriniz
yapılır, fakr ü fâkâdan dahi kurtulursunuz ba‘dehu
mektebler dahi açılır her şey olur biter. Bunlar bir
günde olacak işler değildir. Bir kere işler yoluna
girsin de ba‘dehu bi’t-tedric cümlesi husûle gelir"[3]
deyip bu münakaşa konusunu halletmiştir. Ayrıca ihtiyaç
üzerine Mostar'da bir Latin mektebi de açtırmıştı.
Mostar bölgesinden Saraybosna'ya geçen Paşa buranın
mekteplerinin ve öğrencilerinin durumunun daha iyi
olduğunu zikreder. Cevdet Paşa'nın kız Hıristiyan
mektebine yaptığı ziyarette bir öğrenci tarafından
yapılan teşekkür konuşması Tezakir'de şöyle geçmektedir:
"Fehâmetlü efendimiz. Kudretlü azametlü Pâdişâhımız
Sultan Abdülaziz efendimiz hazretlerine teşekkür etmek
üzere mektebimiz şâkirdleri beni intihâb ve tevkîl
ettiler. Evvela Allahu Te’âlâ hazretlerine teşekkür
eyleriz ki bizi böyle merhâmetli ve şefkatli pâdişâhın
ülkesinde yarattı ve pâdişâh-ı âlem-penâh efendimiz
hazretlerine dahi teşekkür ederiz ki bizi her türlü ni‘met
ve ihsânına nâil etti ve zîr-i cenâh-ı müstelzimü'l-felâh-ı
Devlet-i Aliyye'de her türlü âsâyiş ve istirâhatte
bulunduğumuzdan dolayı ne vechile teşekkür edeceğimizi
bilemeyip refikalarımla beraber du‘â-yi tezâyüd-i
eyyâm-ı ömr ü âfiyet-i pâdişâhî tekrâr be-tekrâr merfû-ı
kabûl-gâh-i cenâb-ı Rabbü'l-ibâd kılınmıştır ve
mektebimizi bi't-teşrîf beyne'l-akrân bizi müftehir
buyurduğunuza dahi kezâlik cümle tarafından teşekkür
ederim"
Bu ifadeden, bölgede yaşayan Hıristiyanların eğitim
açısından da ne kadar serbest oldukları anlaşılmaktadır.
Saraybosna'yı ziyareti esnasında erkek Hıristiyan
mektebinde bir erkek öğrenci tarafından yapılan teşekkür
konuşması da şöyledir:
"Çok şükür olsun Cenâb-ı Hakk'ın bizlere inâyet-i
mahsûsa-i ilâhiyyesi olan Sultan Abdülaziz Han efendimiz
hazretlerinin asr-ı hümâyûnlarında böyle bir ferahlı
güne yetiştik. Bi’l-cümle sunûf-ı tebe‘ası hakkında kalb-i
rahîm ü şefîk ile mütesâviyen lûtf u iltifât
buyurdukları cihetle cümlemiz bahtiyârız. Bundan dolayı
ne vechile teşekkür edeceğimizi bilemeyüp du‘a-yı
tezâyüd-i eyyâm-ı ömr ü iclâl-i pâdişâh-ı merâhim
îtiyâda terdîfen me’mûr-ı murahhasları semâhatlü Cevdet
Efendi hazretlerine dahi du‘âlar eyleriz"
Bosna'da ticaretle uğraşan kişi sayısı oldukça fazlaydı.
Cevdet Paşa Tezâkir'inde bu konuya da değinmiştir. Bosna
eyâletinden ihraç edilen ürünler arasında buğday,
çavdar, mısır, arpa, yulaf gibi tahıl ürünleri, erik,
ceviz, fındık, gibi meyveler sığır, koyun, kürk, deri,
keçe, kilim, fıçı tahtası, kereste vs. yer alıyordu.
Bosna'nın ithalâtını ise şeker, kahve, pirinç, tütün,
sabun, fes, ipek, elbise, kağıt ve bunun gibi ürünler
teşkil ediyordu. İthâlât ve ihrâcât başta
Avusturya-Macaristan ve Osmanlı Devleti olmak üzere
Sırbistan, Karadağ, İtalya ve Arnavutluk ile
yapılıyordu.
Ahmed Cevdet Paşa müfettişlik görevini başarıyla
tamamlamış ve 20 Kasım l864'te Bosna-Hersek'ten,
İstanbul'a dönmek üzere ayrılmıştı.
1875
Hersek İsyanı
19. asrın sonlarına doğru Avrupa'da,
Avusturya-Macaristan, Rusya ve Almanya devletleri belli
başlı güç odakları durumundaydılar. Bu üç devletin
üzerinde durdukları en önemli konu Şark meselesi idi.
Dolayısıyla Osmanlı Devleti'nin hâkimiyeti altındaki
Hıristiyan unsurun tahrik edilerek Hıristiyanların
yaşadıkları bölgelerin kendi nüfuzları altına alınması
yolundaki faaliyetlerden geri durmamışlardır.
Avusturya-Macaristan İmparatorluğu'nun Bosna-Hersek
üzerinde uzun süredir emelleri bulunmaktaydı ve bu
devletin esas amacı Selanik'e ulaşmaktı. 1875 yılında
Bosna-Hersek'te yeni bir isyanın çıkmasında kuşkusuz
Avusturya'nın rolü çok büyüktür. Bosna-Hersek'in
Sırbistan ve Karadağ gibi iki Slav ülkesi ile Avusturya
arasında yer alması burayı propaganda için uygun bir
duruma getiriyordu. Ayrıca 1856 Paris Antlaşması'ndan
sonra Karadağ, Sırbistan ve Girit gibi yerlerin, çıkan
isyanlarla muhtariyet kazanmış olmaları da Bosna-Hersek'in
Hıristiyanlarını heveslendiriyordu. Hersek isyanı,
Nevesin kazası Hıristiyan ahalisinden bir kaç yüz
kişilik bir grubun Karadağ'a geçerek Prens Nicola'ya
Osmanlı vergilerinin ağırlığından bahsederek,
jandarmanın yaptığı zulümlerden şikayet etmesi ve
prensin de bu durumu İstanbul'daki Rus Elçisi
İgnatiyef'e bildirmesinden sonra mültecilerin
cezalandırılmamak şartıyla geri dönmelerine izin
verilmesiyle 1875 yılı Nisan ayında başlamıştır.
Bu durumdan sonra Hersek'e dönen mülteciler orada da
gördükleri muameleden cesaret alarak halkı isyana teşvik
etmişler ve isyan bütün Hersek bölgesine kısa sürede
yayılmıştır. Mültecilerin geri dönüşüne izin verilmesi
devletin bir zaafı olarak değerlendirilmiş, askerler
öldürülüp yollar kesilmiş ve Müslümanlar öldürülmeye
başlanmıştır (Temmuz 1875). Bosna Valisi Müşir Derviş
Paşa'nın hemen müdahale etmeyerek İstanbul'a görüş
sorması ve takviye kuvvet gelmesini beklemesi sebebiyle
isyan kısa zamanda genişlemiştir.
Bosna'ya gerekli takviyenin, Karadağ ile Rusya'nın
müdahelesine yol açacağı düşüncesi ile Sadrâzam Esad
Paşa tarafından gönderilmemesi, konunun önemi ve
derecesi dikkate alınmadan ya da yanlış
değerlendirilerek, bir takım nasihatçilerin gönderilmesi
ile konunun çözümleneceği düşüncesiyle hareket edilmesi,
zaman kaybına sebep olmuştur. Ancak Hersek'in Karadağ
hududundaki bazı yerlerinin asilerin eline geçmesiyle
işin iyice çığrından çıktığı anlaşılmış ve 4.200 kişilik
bir kuvvet bölgeye gönderilmiştir. Bu tarihte Bosna-Hersek'in
nüfusunun 515.000'ini Hıristiyanlar, 685.000'ini de
Müslümanlar teşkil ediyordu. Müslüman ahali de bu
olaylar karşısında can ve mal güvenliği için silâha
sarılmak zorunda kalmıştır. İsyana müdahalede geciken
Esad Paşa azledilerek yerine Mahmud Nedim Paşa
sadrâzamlığa getirilmişti. Fakat Bosna-Hersek'in coğrafî
konumunun uygunsuzluğu, Sırbistan, Karadağ, Avusturya ve
Rusya'dan sürekli olarak yardım gelmesi, ayrıca
Hıristiyanların, Müslüman-Türk zulmü altında kaldıkları
şeklindeki görüşlerinin, İngiltere ve Fransa'da
yayılması Osmanlı Devleti'ni iyice güç durumda
bırakmıştır. Devamlı dış destek bulan Hersek isyanı,
Hersek sancağını kısa sürede Osmanlı Devleti ile yerli
Hıristiyanlar, Karadağlılar ve Sırplar arasındaki bir
savaş meydanı durumuna getirmiştir.
İsyan sırasında Avusturya'nın üstlendiği himayeci rol ve
buraya yönelik yayılma emelleri Rusya'nın tepkisini
çekmeye başlamıştı. Avusturya imparatorunun Dalmaçya'yı
ziyareti sırasında Hersek'ten gelen Hıristiyan heyet ile
görüşmesi ve Karadağ prensini kabul etmesi Avusturya'nın
bölgeye yönelik politikasının tipik örnekleridir.
Avusturya ile Rusya arasındaki bir gerginliğin Avrupa'da
yaratacağı buhranı gören Fransa Hükümeti, Hariciye
Nazırı Dük Decazes vasıtasıyla bir teklif getirmiştir.
Bu teklif Bosna-Hersek isyanının Osmanlı Devleti'nin
yöneticileriyle isyancılar arasında yapılacak görüşmeler
ile çözülmesi ana fikri üzerine kurulmuştu. Fakat Batı
Avrupalıların da kendileriyle ilgilenmeye
başlamalarından iyice cesaret alan isyancılar daha
önceden kullandıkları "Islahat" tabirini terkedip bu
defa "İdare-i mümtâze" den bahsetmeye başlamışlardır.
Bosna-Hersek isyanının çıkışı ve hızla yayılışında,
yabancı devletlerden çekinilerek ilk anda gereken
müdahalenin yapılmasında tereddütlü davranılması ve
yeterli askerin bölgeye gönderilmemesi ile Rusya ve
Avusturya devletlerinin yaptıkları kışkırtmaların çok
büyük rolü olmuştur.
Bu olaylar üzerine Almanya, Avusturya ve Rusya
devletlerinin başvekilleri Berlin'de bir araya gelerek
Osmanlı Devleti'ne bir nota vermeyi kararlaştırdılar. Bu
notanın gerekçesini Osmanlı Devleti'nin o ana kadarki
islâhat teşebbüslerinin sonuç vermemiş olduğundan daha
sonraki ıslâhatların yabancı devletlerin gözetiminde
yapılması oluşturuyordu. Kendilerince Osmanlı
Devleti'nin içişlerine karışmak niyetinde olmadıklarını
fakat bölgedeki karışıklığın giderilmesi açısından nota
vermeye gerek duyduklarını bildiriyorlardı. Lâyihayı
hazırlayan Avusturya başvekili'nin adıyla Andrassy
Layihası diye bilinen 31 Ocak 1876 tarihli metinde şu
hükümler bulunmaktaydı:
1- Hıristiyanlara tam bir din serbestliği
2- Vergilerde düzenleme
3- Kadastro ıslâhatı
4- Hıristiyanlarla Müslümanlardan bir meclis teşkili
5- Vergi gelirlerinin sadece mahallî ihtiyaçlar için
kullanılması
Osmanlı Devleti tarafından kabul edilen, bu şartlar
isyancılar tarafından kabul edilmeyerek, Bosna-Hersek'ten
Türk askerinin çekilmesi ve bütün ıslâhatların Avrupa
devletlerinin ortak kefaletleri altında yapılması
fikrini savunmuşlardır. Bu durum aslında Osmanlı
Devleti'nin notayı kabul etmesinin bir zaaf olarak
değerlendirilmesinden kaynaklanıyordu. Asilerin bu ilâve
şartlarının devlet tarafından kabul edilmesi isyanı daha
da hızlandırmıştır.
Bu arada 6 Mayıs 1876 tarihinde Selanik'de Müslüman
olmaya karar veren bir Bulgar kızı yüzünden çıkan
karışıklıkların Alman ve Fransız konsoloslarının
öldürülmesiyle son bulması üzerine Avrupa'nın üç güçlü
devleti Berlin Memorandumu'nu toplamaya karar verdiler.
Bu toplantı 11 Mayıs 1876 tarihinde Almanya Başvekili
Bismarck, Rusya Başvekili Gorçakof ve Avusturya
Başvekili Andrassy arasında gerçekleşmiştir. Bu
memorandumda şu kararlar alınmıştır: Bosna-Hersek
meselesinin Andrassy lâyıhasındaki esaslara göre
çözümlenmesi, Bosna-Hersek'te iki aylık bir mütareke
ilânıyla Türk kuvvetlerinin belli bir bölgeye çekilmesi,
tahribatın tazmin edilmesi, konsolosların ıslâhatları
kontrol etmeleri. Mütareke müddeti içinde bunlar
yapılmadığı takdirde mezkûr devletlerin fiilen
müdahalesi öngörülmüşse de bu memorandum Osmanlı
Devleti'ndeki saltanat değişikliği sebebiyle hiç bir
zaman tebliğ ve tatbik edilememiştir.
İsyan daha sonra Osmanlı Devleti'nin Sırbistan ve
Karadağ ile savaşa girmesiyle devam etmiştir. Çünkü Sırp
ve Karadağ'lı gönüllüler Hersek asilerine yardım
etmekteydi. Osmanlı ordusu bu savaşta başarı kazanmasına
rağmen Rusya'nın 31 Ekim 1876'da verdiği ultimatom ile
mütareke imzalamak zorunda bırakıldı. Bosna-Hersek ve
Bulgaristan meselelerinde islâhat yapılması için Rusya,
İngiltere, Fransa, Avusturya-Macaristan, Almanya ve
İtalya tarafından akdedilen Londra Protokolu'nun( 31
Mart 1876 ) Osmanlı Devleti tarafından reddedilmesi
üzerine 19 Nisan 1877'de Rusya, Osmanlı Devleti'ne harp
ilân etmiş, savaş Osmanlı Devleti'nin aleyhine gelişmiş
ve sonuçta Ruslarla 31 Ocak l878'de Edirne'de mütareke
yapılmış; Daha sonra da Ayastefanos Muahedesi
imzalanmıştır (3 Mart 1878). Bu antlaşmaya göre Romanya,
Sırbistan, Karadağ bağımsızlıklarını kazanıyor,
Bulgaristan Osmanlı hâkimiyetinde muhtar bir prenslik
haline getiriliyordu. Ayrıca Bosna-Hersek'teki halktan
vergi bakayası istenmeyecek ve 1880 yılına kadar olan
vergiler de zarar görmüş olan kimselerin zararlarını
tazmine sarfedilecekti. Bu tarihten sonraki verilecek
vergiler hakkında Rusya ve Avusturya karar sahibi
olacaktı.
Bu antlaşma ile Rusya tek başına büyük kazançlar elde
etmiş ve Balkanlar'daki nüfuzunu arttırmıştır. Avusturya
ile İngiltere ise Osmanlı Devleti'nin kendilerine
müracaatı üzerine antlaşmanın tadili için gayret
göstereceklerini, ancak bu çalışmalarına karşılık
kendilerine arazi terk edilmesini istemişlerdir.
1878
Berlin Antlaşması ve Bosna-Hersek'in
Avusturya-Macaristan Tarafından İşgali
Bu durum üzerine Berlin'de büyük Avrupa devletlerinin
katılmasıyla bir kongre toplandı (13 Temmuz 1878).
Avusturya-Macaristan Murahhası Kont Andrassy, Osmanlı
Devleti'nin Bosna-Hersek'te asayişi sağlayamadığından
dolayı bu durumun Avusturya-Macaristan Devleti'ni de
rahatsız ettiğini belirtmiş ve bunun üzerine İngiltere
Murahhası Lord Salisbury de Bosna-Hersek'in Avusturya
tarafından işgal edilmesini önermiştir. Bu teklif Rusya
Murahhası Prens Gorçakof tarafından da kabul edilmiştir.
Osmanlı Murahhası Alexandır Karatodori Paşa bu teklife
şiddetle karşı çıktıysa da Prens Bismarck: "Kongre
teşkilinden maksat Osmanlı Devleti'nin menfaatlerini
savunmak olmayıp, Avrupa'nın menfaatlerini korumaktır.
Kongre Osmanlı Devleti'ne Makedonya ve Bulgaristan'ı
iade ettiğinden dolayı Osmanlı Devleti'nin şikâyete
hakkı yoktur"[1] diye cevap vermişti. Sonuçta
Avusturya'nın belirsiz bir süre için Bosna-Hersek'i
işgal etmesine, gerekirse Yenipazar'da dahi asker
bulundurmasına karar verilmiştir. Ancak daha sonra
Yenipazar'ın yönetimi Osmanlı Devleti'ne bırakılmıştır.
İngiltere ise bu arada geçici olarak Kıbrıs'a
yerleşmiştir.
Alexandr Kara Todori Paşa, Osmanlı Devleti'nin
Bosna-Hersek üzerindeki hükümranlığının,
Avusturya-Macaristan'ın işgali ile kalkmayacağı ve
kongreden sonra işgalin ayrıntıları hakkında iki taraf
arasında bir anlaşma yapılacağı konularında bir
beyannameyi hazırlayarak Avusturyalılara kabul
ettirmiştir.
Ayastefanos Antlaşması'nın maksadı Balkanlar'daki
Osmanlı topraklarının Rusya nüfuzu altındaki Balkan
Devletleri arasında taksimi olduğu halde, Berlin
Antlaşması, diğer devletlerin iştirakiyle taksim
hadisesini imparatorluğun geneline yayıyordu. Keza
Avusturya'nın işgali altına girmesiyle Bosna-Hersek'in
elden çıkma merhalesi başlamıştır.
Bosna-Hersek'in Avusturya tarafından işgal olunacağı
haberi ahali arasında büyük tepkilere neden olmuş,
Osmanlı Devleti'nin konunun bir kez daha müzakare
edilmesi teşebbüsleri de başarısız kalmıştır.
Nitekim Avusturya'nın işgaline karşı Boşnaklar şiddetle
karşı çıkmış, önce Hersek'in merkezi olan Mostar, sonra
da Bosnasaray , büyük direnişlerle karşılaştıktan sonra
Avusturya tarafından işgal edilebilmiştir. İşgal 29
Temmuz'da başlamış 28 Ekim l878'de tamamlamıştır.
Bosna-Hersek'in işgalinin tamamlanmasından sonra Osmanlı
Devleti'ne bırakılmış olan Yenipazar'ın da Avusturya
işgaline girmesi tehlikesine ve Bosna-Hersek üzerindeki
Osmanlı hükümranlığının tesbitine dair Avusturya ile
müzakereye girişilmesine karar verildi ve bunun için
Hariciye Nazırı Alexandır Karatodori ve Maarif Nazırı
Münir Paşalar görevlendirildi. Bu müzakereden amaç
Bosna-Hersek üzerindeki Osmanlı hükümranlığının devamı,
işgalin geçici olması, ahalinin Osmanlı kanunlarına tâbi
olması ve Yenipazar'a gönderilecek Avusturya
askerlerinin sayısı ve kalacakları yerlerin tesbit
edilmesi idi. Yenipazar konusunda Osmanlı Devleti'nin
endişesi burasının da Avusturya'ya geçmesinden sonra bu
devletin Selanik'e kadar ilerleyebileceği idi. Zaten
Avusturya'nın Yenipazar'a girmesi ile Bosna-Hersek'te
olduğu gibi silâhlı bir direnişle karşılacağı
muhakkaktı. Bu durumda Osmanlı askerinin, kendini
savunmaya başlayacak Müslüman ahaliye yardım edip
etmeyeceği de ayrı bir mesele idi.
Bosna-Hersek üzerindeki Osmanlı hükümranlığına halel
getirilmemesi, ahalinin ibadetlerine karışılmaması,
Osmanlı parasının kullanılmaya devam edilmesi, Osmanlı
askerine ait silahların ne yapılacağı gibi konular
üzerinde en çok durulan hususlardı. İşgalden sonra bölge
bir askerî vali tarafından idare edilmeye başlanmıştır.
Bosna-Hersek'in Avusturya-Macaristan'a ilhakı
5 ekim 1908'de Bosna-Hersek'in Avusturya-Macaristan'a
ilhakı ilân edilmiştir. İlhak kararı Rusya,
Avusturya-Macaristan, Sırbistan ve Osmanlı Devleti
arasında bir buhran meydana getirmişti. Bu olay o an
için bir savaşla neticelenmese de daha sonraki yıllarda
I.Dünya Savaşı'nın başlamasının sebeplerinden birisi
olmuştur. Nihayet Osmanlı Devleti Nisan 1909'da
Avusturya-Macaristan'dan emlâk-ı emiriyye bedeli olarak
2,5 milyon altın alarak ilhakı tasdik etmek zorunda
kalmıştır.
Bosna-Hersek'in Avusturya-Macaristan Devleti'ne
ilhakından sonra eski kanunlar iki yıl yürürlükte kalmış
ve 1910 yılında yeni anayasa yapılmıştır. Bu kanuna göre
yalnız mahallî meseleleri halletmek üzere teşrî-i
selâhiyeti olan bir Diyet Meclisi kurulmuştur. Bu meclis
yetmiş iki milletvekili ve tayinle getirilen yirmi
üyeden meydana geliyordu. Meclis üyelerinin bir kısmı
dinî temsilciler, bir kısmı yüksek ünvanlı devlet
görevlilerinden oluşuyordu. Bu arada Bosna-Hersek'in
idaresi Bosnasaray'daki yerli hükümete bırakılmıştır. Bu
hükümetin başında, sivil bir muavini de olan yüksek
rütbeli bir komutan bulunuyordu. Hükümet adlî, idarî,
siyasî, malî olmak üzere dört şubeye ayrılmıştı.
Bosna-Hersek'in Sırbistan'a ve Daha Sonra da
Yugoslavya'ya Katılması
Bosna-Hersek I.Dünya Savaşı'nın sonuna kadar
Avusturya-Macaristan İmparatorluğu'nun idaresinde
kalmıştır. Bu savaştan mağlûp olarak çıkan imparatorluk
parçalanmış; bölgenin 24 Kasım 1918'de Sırbistan
Krallığı'na ilhakı ilân edilmiş, 1 Aralık 1918'de yeni
kurulan Sırp-Hırvat-Sloven Krallığı'na Sırbistan'ın bir
parçası olarak geçmiş ve bu durum 1919'daki St.Germain
ve Trianon barış antlaşmalarıyla tasdik edilmiştir.
II. Dünya Savaşı sırasında Hırvatistan, Almanya ve
İtalya arasında akdedilen 15 Mayıs 1941 Zagreb ve 18
Mayıs 1941 Roma antlaşmaları gereğince Bosna-Hersek'in
bir kısmı yeni kurulan Hırvatistan Devleti'ne geçmiş
öteki kısmı da Alman işgali altında kalmıştır.
Almanya'nın yenilmesinden sonra Bosna-Hersek 1945'te
birleştirilerek 31 Ocak 1946 tarihli Teşkilât-ı Esasiyye
Kanunu'na göre kurulan Yugoslav Federal Halk
Cumhuriyeti'ni oluşturan altı cumhuriyetten biri
olmuştur. Diğer beş cumhuriyet Sırbistan,Hırvatistan,
Slovenya, Makedonya ve Karadağ dır.
Yugoslavya'nın karmaşık etnik ve dinî yapısı uzun süre
Tito yönetimi tarafından bir arada tutulabilmişti. l980
yılında Tito'nun ölümüyle etnik ve millî kıpırdanmalar
meydana gelmeye başlamıştır. Anayasaya göre 1991'de
devlet başkanlığı sırası gelen Hırvatistan'ın bu hakkı
uygulamaya geçirilmedi. Buna sebep Sırbistan'ın
dağılmakta olan Yugoslavya'ya tek başına sahip çıkmak
istemesinden kaynaklanmasıdır. Sırpların kurmak
istedikleri büyük Sırbistan hayali yüzünden Yugoslavya
tam bir kaosa sürüklenmiş ve bu olay diğer
cumhuriyetlerin ayrılmasıyla neticelenmiştir.
(Yugoslavya halen Sırbistan ve onun güdümündeki
Karadağ'dan oluşmaktadır). Ancak Sırbistan bu
bağımsızlıkları tanımamış ve önce Hırvatistan ve
Slovenya'ya saldırmış fakat (bu cumhuriyetlerin Katolik
olması hasebiyle) Avrupa Topluluğu ve özellikle
Almanya'nın çabalarıyla buradaki çarpışmalar sona
ermiştir.
Bosna-Hersek'in
Bağımsızlığını İlân Etmesi
Bosna-Hersek Cumhuriyeti'nde ise 1990 yılı sonlarında
yapılan seçimleri Ali İzzet Begoviç liderliğindeki
Demokratik Eylem Partisi ( SDA ) kazanmış ve Begoviç
devlet başkanı seçilmiştir. Bosna-Hersek Cumhuriyeti,
ırkçı Sırpların boykotuna rağmen bir referandum
düzenlemiş ve çıkan sonuç üzerine Mart 1992'de
bağımsızlığını ilân etmiştir. Bu referandumda
Müslümanlar, Katolikler ve cumhuriyet sınırlarında
yaşayan diğer unsurlar bağımsızlık yönünde oy
kullanmışlardır. Fakat bu olay neticesinde Bosna-Hersek'te,
çeteci Sırp milisleri neredeyse tamamı Sırp olan
Yugoslav Federal Ordusu'nun da desteğini alarak XX.
yüzyılın en büyük katliamlarından birini
gerçekleştirmişlerdir. Bu katliam halen tüm dünyanın
gözleri önünde devam etmektedir.
Önceleri ırkçı Sırplara karşı birlikte savaşan
Müslümanlar ile Hırvatlar 1992 yılı sonlarında
birbirlerine karşı savaşmaya başlamıştır. Bu olay
öncesinde Sırbistan ve Hırvatistan hükümet başkanlarının
toplanıp aralarındaki savaşı sona erdirmeleri oldukça
ilgi çekicidir. Böylece Boşnaklar tamamen yalnızlığa
mahkum olmuşlar ve yetersiz de olsa Hırvatistan
üzerinden gelen yardımlar kesilmiştir. Gelişen bu menfî
olaylar neticesinde Bosna-Hersek'in üç etnik kesime
bölünme teklifine şiddetle karşı çıkan İzzetbegoviç,
yapılan barış görüşmelerinde bu teklifi kabul etmek
zorunda kalacağını belirtmektedir. Avrupalıların
arabuluculuk yaptığı barış görüşmelerinde yapılmak
istenen şey nüfusun çoğunluğunu oluşturan Boşnaklara
cüzi bir toprak parçası bırakarak ekonomik ve siyasî
güçlerini ve aynı zamanda nüfuslarını da kademeli olarak
yok etmektir.
 |