|
Ahıskalı Türkler’in yurtlarından Stalin döneminde sürgün
edilişlerini yaşayan bir ailenin torunu olan Gül Sefa
Aşkın ve kardeşi Tevfik Suliyev, dedeleri Server
Suliyev’in yaşantısından yola çıkarak Ahıskalıların
soykırım hikayesini yazıyorlar

Yaklaşık on yıl öncesine kadar, Ahıska Türkleri’nin
yaşantısına dair fazla bir bilgiye sahip değildik...
Bizim onları tanımaya başladığımız dönemlerde, yegane
gayeleri Türkiye’ye sığınmaktı. Çünkü Türkiye’nin bir
çok yerinde, amcaları, dayıları vardı.
Türkiye’de yaşayan Ahıskalı Türkler, geçmişte
dedelerinin başından geçen tarihi olayları farklı
şekillerde duyurma çabası içindeler.
Gürcistan sınırları içinde bulunan Ahıska bölgesi 16.
yüzyılda Osmanlı sınırlarına dahil edilmiş, Yozgat,
Konya gibi Anadolu’nun çeşitli bölgelerinden Türkler
buraya yönlendirilmişti. Türkiye sınırına sadece 15
kilometre uzaklıkta olan bölge insanının başına pek çok
olay geldi.
1829 yılında Osmanlı—Rus Savaşı’nın son bulmasıyla
imzalanan Edirne Anlaşması’yla Rus yönetimine
bırakıldılar. 1853—1856 Osmanlı—Rus Savaşı’nda ise
Osmanlı Ordusu’na yardımcı oldular ve bunun bedelini
Çarlık Rusyası yönetimi tarafından baskı ve işkenceye
maruz kalarak ödediler. Çoğu Erzurum’a kaçtı.
O dönemlerde yollara döşenen dikenli telleri aşmak
pahasına da olsa Türkiye’ye kaçış yagane tutkuydu Ahıska
Türkleri için. Bir kısmı Türkiye’ye ulaşmayı başardı.
Geride kalanların yazgısında ise savaş ve sürgün vardı.
1944 sürgününü yaşayan bir ailenin torunu olan Gül Sefa
Aşkın ve kardeşi Tevfik Suliyev kardeşler, dedeleri
Server Suliyev’in hayatını yazıyorlar. Tamamen
gerçeklerden yola çıkarak oluşturdukları romanda, Server
Suliyev’in henüz 15 yaşında olduğu sürgün yılları
ağırlıklı olarak yer alıyor. İstanbul’da medresede
okumuş Kamil Hoca’nın oğlu olan Server Suliyev’in iki
ağabeyi, Enver ve Serdar sürgünden kısa bir süre önce
Almanya—Rusya savaşı için askere alınıyorlar. Dönüşte
köylerini boş bulan Server ve Enver kardeşlerin
Türkiye’ye geldiklerini belirtiyor yazar Gülsafa Aşkın
ve Tevfik Suliyev kardeşler. “Öyle bir korku yaşamışlar
ki, Ahıskalı olduklarından kimseye bahsetmek
istememişler” diye de ekliyorlar.
Yazar Gülsafa Aşkın ve Tevfik Suliyev’in Ahıska
Türkleri’nin sürgün ızdırabını bir film şeridi gibi
gözler önüne serecek romanları, Ahıskalı Türklerin 56
yıllık vatan arayışlarını bir kez daha hatırlattı bize.
Ümidi hâlâ diri
Şimdilerde 80’inde olan Dede Server Suliyev’in sürgün
anlatımına bakılırsa onun doğduğu yerlere dönme
yönündeki ümidi hiç tükenmiş değil: “1944’ün
sonbaharı... 14 Kasım’ı 15 Kasım’a bağlayan gece, sabaha
karşı askerlerin sesiyle uyandık. Ellerindeki emre göre
iki saat içinde tüm Ahıska boşaltılmalıydı. Bize 20
dakika verdiler. Sonra kamyonlara bindirip istasyonlara
götürdüler. İstasyonda çocuklar ve kadınlar ağlıyor,
yaşlılar iki büklümdü. O gün, nice ölümler göreceğimiz,
açlık ve hastalıklarla kıvranacağımız günlerin
başlangıcıydı. Sabahları eğer uyanmışsak kendimizi
şanslı hissediyorduk. Günler geçtikçe daha fazla ölü ve
acı gördük.
Yolculuk sonunda Kazakistan’ın Almatı şehrine geldik.
Bizi Almatı’nın 60 km yakınındaki köyde, Rus ailenin
yanına yerleştirdiler. Yiyecek olarak çok az kepek ve
mısır verdiler. Babamla annem Rus ailenin evinde yemek
yemiyordu. Nedeni ise o kaplarda domuz eti
pişirilmesiydi. Bize o evin iki odasından biri
verilmişti. Ben, annem, babam, kardeşim, ağabeyimin
hanımı ve küçük çocuğu bir odada kalıyorduk. Ama yine de
Allah’a şükür o soğukta başımızı sokacağımız bir çatımız
vardı.
O acı günlere, ölümlere ve nice kayıplara rağmen, biz
benliğimizi, dinimizi ve dilimizi kaybetmedik. Babam
imamdı. Her cuma farklı evde toplanarak namaz
kıldırırdı. Kültürümüzü unutmadık. O günden beri, yaban
ellerde yaşamaya çalışan, sürgündeki bir halk olarak
yaşıyoruz...”
Sürgünden çok daha önce
1919’da Ahıska, Gürcistan tarafından işgal edilmişti. O
tarihten bu yana Ahıska toprakları Gürcistan yönetiminde
bulunuyor. Toprakların asıl sahibi olan Türkler ise Asya
ve Avrupa’nın muhtelif köşelerinde sürgün hayatı
yaşıyorlar. Çok az bir bölümü ise Türkiye’de.
Ahıska Türleri’nin sürgün edilmesi fikri, sürgünden çok
önceye dayanıyor. 1921 yılından sonra Sovyet yönetiminin
Ahbaz ve Asetin’lere özerk cumhuriyet kurma hakkı
tanırken, Ahıska Türkleri’ne bu hakkı tanımaması,
1930’lu yıllarda halkın lideri durumunda olan binlerce
aydın ve din adamının hapse atılması, 1940 yılında 40
bin civarında Ahıskalının Alman cephesine gönderilmesi
ve geride kalan kadın ve ihtiyarların da demiryolu
yapımında çalıştırılması bunu ifade ediyor.
Alman cephesinde 25 bin kadar Ahıska Türkü öldü.
Savaştan dönenler ise köylerini boş buldular.
Ahıska Türkleri, 1944’te, Sovyetler Birliği’nde sürgüne
uğrayan halklar kervanına katılan son halkaydı. Sürgün
edilmelerinin nedeni bugüne kadar netliğe kavuşmuş
değil; ancak bir çok kuvvetli ihtimal üzerinde
duruluyor. Ahıskalıların muhabbet besledikleri
Türkiye’ye sınırdaş bir bölgede yaşamaları, herhangi bir
durumda Türkiye’ye yardımcı olma ihtimalleri ve
yüzyıllar boyu bölgeyi Türklerden temizlemek isteyen
Ermenilerin Moskova’ya uyguladığı baskılar sürgün
sebepleri arasında sayılabilir.
Ahıska Türkleri’ne sürgün döneminde “Sizleri Alman
tehlikesinden korumak için başka yerlere naklediyoruz”
dendiği de öne sürülüyor. Ahıskalı Türkler’in sürgün
edilmesi, resmi belgelerde tahliye olarak gösterilmişti.
Türkiye ile savaş tehlikesi olduğu belirtiliyordu.
Dolayısıyla muhtemel bir savaşta Ahıskalı Türkler
Türkiye’den yana tavır çizebilirdi. Devlet Savunma
komitesinin İ. Stalin tarafından imzalanan 31 Temmuz
1944 tarih ve 6279 sayılı “gizli” yazısıyla Ahıska
bölgesinin Müslüman nüfusu “Türk” diye adlandırılarak
top yekûn sürgüne tabi tutuldu.
31 Temmuz 1944 tarihli, 6279 sayılı belgeye göre, alınan
kararların Gürcistan SSC devlet sınırını korumak amaçlı
olduğu belirtiliyor.
Bu doğrultuda, Gürcistan SSC’nin sınır şeridi olan
Ahıska ve diğer yerlerde bulunan toplam 86 bin kişiden
oluşan 16 bin 700 hanelik nüfusun 40 bininin Kazakistan
SSC’ye, 30 bininin Özbekistan SSC’ye ve 16 bininin de
Kırgızistan’a tahliye edilmesi isteniyor. Söz konusu
belgedeki bazı hususlar dikkat çekici.
* Gürcistan SSC sınırı bölgesinde tahliye edilen
göçmenlerin bütün değerli şahsi eşyalarını, paralarını,
ev eşyalarını, giyecek, ayakkabı, kap kacak, mobilya vb.
ve aile başına azami 1000 kg olmak şartıyla yiyecek
almalarına izin verilsin.
*Sınır şeridinden tahliye edilen göçmenlerin
beraberlerinde götüremeyecekleri tarım ürünlerinin, ev
hayvanlarının, tarım araç gereç ve aletlerinin ve gayri
menkullerin teslim alınması için SSCB halk toprak
mahsûlleri komiserliği ve Halk Maliye Komiserliğinin
iştiraki ile Gürcistan SSC Halk Komiserliği Şurası
Başkan Yardımcısı’nın başkanlığında (Yoldaş Khoştariya)
komisyon kurulsun...
Bu gibi kararların belirtildiği metnin altındaki imza
ise Devlet Savunma Komitesi Başkanı İ. V. Stalin’e ait.
47 yıl gizli kaldı
Türk nüfusunun Ahıska’dan sürülmesine ilişkin kararların
bulunduğu belgeler sürgünden sonra 47 yıl gizli
tutulduğu için konuyla ilgili olarak araştırmacılar
sürgünün siyasi ve hukuki nedenleri hakkında sadece
tahmin yürütebilmişlerdi. Daha sonra 1991’de sürgünle
ilgili belgelerin yayımlanması ile konu tartışılmaya
başlandı. SSCB Halk İçişleri Komiseri Gürcü asıllı
Lavrentiy Beriya, savaş nedeniyle yasama ve icra
yetkisini elinde toplamış olan Devlet Savunma Komitesi
Başkanı İ.V. Stalin’e gönderdiği gizli mektupta bu
sürgünü bir nevi belgelemişti.
Belgelere göre, Türk nüfusunun sınır güvenliği için
tehlike oluşturmasına dair iddia (eşkıyalık, kaçakçılık,
casusluk vb.) sürgün için gerekçe olarak geçerli
değildi; çünkü erkeklerin çoğu silah altında olup
Almanya savaşındaydı. İhtiyar, çocuk ve kadınların
tehlike oluşturacağı düşünülemezdi.
Dolayısıyla Ahıska Türkleri Türkiye Türkleri ile aynı
millet olarak ele alınmış ve güvenilmez oldukları
vurgulanmıştı.
Sürülen Türklerin köylerine ve mülklerine Gürcü
köylüleri yerleştirilmiş ve bu uygulamayla Türklerin
Ahıska’ya dönüşü bugün bile olduğu gibi imkansız hale
getirilmişti.
Dönüşü olmadı
Sürgün edilen toplam 200 bin civarındaki Türk, 1944’ün
soğuk kışında Orta Asya’ya ulaştılar ve Semerkant’tan
Alma Ata’ya kadar uzanan araziye dağıldılar. Özel kamp
hayatı yaşadılar. Yerli halk “Siz suçlu olmasaydınız
sürülmezdiniz” şeklinde yaklaşıyordu onlara.
Ahıskalıların sürüldükleri yerlerde, hava çok soğuk
olduğu için o yıllarda açlık hüküm sürüyordu. Kısa süre
sonra özellikle çocuklar ve yaşlılar açlıktan öldüler.
Çünkü Özbekistan’a, Kazakistan’a vesair yerlere
vardıkları zaman NKVD’nin (Sovyet Gizli Polis Teşkilatı,
KBB’nin ilk hali) “özel iskan” kontrolüne tabi
tutulmayarak açlık ve sefillikle baş başa bırakıldılar.
Özel iskan başlatıldığında ise çok geç kalınmış ve 50
bin insan ölmüştü.
Ahıskalıları yurdundan sürme nedeni olarak gösterilen
Almanya—Rusya Savaşı 1945 yılında İkinci Dünya Harbi’nin
sona ermesiyle bitmişti; ancak, gerekçeye kurban giden
Türklerin çilesi bitmemişti.
1956 yılına gelindiğinde Kuruşcev’in Kominist Partisi,
sürgündeki Karaçay, Balkar, Çeçen, İnguş ve Kalınuklar’a
kendi ülkelerine yeniden geri dönme imkanı tanırken,
Ahıska Türkleri uygulama dışında tutuldu ve onlara
yurtlarına dönüş hakkı verilmedi. Bununla da kalınmayıp,
Ahıskalıların ülkelerine misafir olarak gitmelerine bile
müsaade edilmedi.
Çeşitli dilekçelerle yurtlarına dönmek istediğini
belirten Ahıskalılar’a KGB’nin başkanı Alexei İnavr buna
müsaade edilmeyeceğini, sadece Azerbaycan’a
gidebileceklerini söylemişti.
1958 yılında Gürcülerin ileri gelenleri Ahıska
Türkleri’nin Gürcü olduklarını kabul etmeleri şartıyla
ülkeye dönmelerine izin verilebileceğini ileri sürdüler.
1990 yılında Ahıska Türkleri’nin hem Moskova
Büyükelçiliğimize, hem de Devlet Bakanlığına
müracaatlarıyla, konu tekrar gündeme geldi. Zamanın
cumhurbaşkanı rahmetli Turgut Özal’ın talimatları
üzerine Ahıskalılara Türkiye’nin kapısı açıldı.
Ahıska Türkleri’nin Türkiye’ye kabül ve iskanına dair
2.7.1992 tarih ve 3835 sayılı Kanun 11.7.1992 tarihinde
Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdi; ancak 1944
sonbaharında ülkelerinden sürülüşlerinden bu yana
Ahıskalılar ülkelerine geri dönme ümidini yitirmiş
değiller. Görünen o ki, ülkelerinden sürülmeleri için
Türk olmaları yeterli bir sebepti.
aksiyon,378
 |